|
Pusova • Galip Dursun
Giriş:
Ali uyuyordu.
Derin ve sessiz, hain ve sır dolu bir uykuydu bu; Ali’nin ince bedeninin alışık olmadığı türden, huzurlu, sakin ve durgun bir rüya...
Ali uyuyordu.
Gerisindeki şeytanı ve onun parıldayan kızıl gözlerini saklamada maharetli bir rüyaydı bu.
Sinsi ve öyle görünmese bile kabus olan, kara bir düştü.
* * *
"Aliş, atın ayağı kaç?"
Ana’nın gözleri nicedir böyle dikine ve ciddi bakmıyor; kara alevler ile kaplanmış kıvılcımlar saçmıyordu. Yaşlı kadının morarmış dudakları kenarlarından kıvrılmıştı. Suretindeki kırışıklık ve kararmış renk cümbüşü, gözlerindeki uğursuz parıltıyı daha da güçlendiriyor; çirkin yüzüne tuhaf bir alaycılık, ürkütücü bir karanlık veriyordu. Ali, gerilen dudakların ardındaki dişleri fark etti. Çürük kenarlarının sivrilttiği dişler, Ana’nın ağzının karanlığında tehdit edici şekilde sarı sarı parlıyorlardı.
Ali’nin ürken bedeni iyice sarsılmıştı. Panik ve şok her bir hücresine yayılmış, etlerini uyuşturmuştu. Bir süre cevap veremeden durdu. Farkında bile olmadan sustu.
Yaşlı kadının gözlerinin halen sormakta olduğunu görebiliyordu. Ama cevap verecek gücü kendinde bulamıyordu bir türlü. Yutkundu, son bir gayretle cevap verdi.
"Dört ana..." diyebildi. İki kelime kesik ve aralarında hayli bir zaman boşluğuyla çıkmıştı ağzından.
Ana öfkeyle ve yaşlı, hantal bedeninden beklenmeyen bir çeviklikle atıldı, kararmış sivri dişlerinin üstünden sıyrılan mor dudakları hiddetten incecik olana dek gerdi yüzünü. Bir insana ait olamayacak bir gürültü ile kükredi.
Ali kollarını kendini korumak istercesine yukarı kaldırdı, bedenine özellikle de başına sardı, doladı.
Ana onun bu zavallı halini görünce durdu. Bir adım geri çekildi. Alıcı kuş gibi başında durarak nerdeyse canını bedeninden çıkarıyordu Ali’nin. Bu istediği bir şey değildi, yaşlı kadının. Put gibi durup güçlü ve sert bir sesle ünledi; odayı inletti. Sivri dişlerinin arasından çıkan ses hafif bir tıslama da barındırıyordu.
"Dört deme Aliş, dört deme!"
Ali yaşlı kadının odanın izbe havasını yırtan sesiyle kendine geldi; olduğu yerde sıçradı.
Ana’nın, o uğursuz ünleme ile söz söylerken kıpırtısız duran bedeni yerinden oynadı. Yaşlı kadın yine aynı çeviklikle olduğu yerde dönüp odanın kapısına yürüdü. Bir yandan da söyleniyordu.
"Dört deme Aliş, seni yerim... Atın ayağı dört değil."
Tam kapıyı açıp dışarı çıkacakken durdu ve Ali’ye döndü. O nursuz suretini Ali’nin zihnine kazımak istercesine dik ve açık görünüyordu.
"Atın ayağı," dedi Ana yüzünde iğrenç bir gülümseme ile, "üç... Dört deme..."
Ali zavallı bir et sarmalı olup kendine dolanmıştı. Ana kapıdan çıkarken Ali farkında bile olmadan mırıldandı.
"Demem ana..."
Yaşlı kadın bir çeyrek saat sonra tekrar odaya girdiğinde eli yüzü kan içindeydi. Yer yer kararmış et parçaları nursuz yüzünü kaplamıştı. Ana, bu haline aldırmayıp odanın içinde dolanmaya başladı. Sonra yerdeki döşeğin altından kirli bir yemeni çıkarıp ağzını sildi.
Ali odanın bir köşesine sinmiş, katılaşmış bir korkuyla yaşlı kadını süzüyordu.
Ana temizlenmesini bitirdikten sonra sahte bir şefkatle Ali’ye baktı. Yüzüne tekrar o habis gülümseme yerleştiğinde hırıldayarak konuştu.
"Atın ayağı kaç Aliş?"
Yaşlı kadının gözlerinde, aklını yitirmiş bir neşe vardı.
Ali yutkundu. Son gücünü topladıktan sonra cevap verdi. Gözleri sımsıkı kapalıydı; Ana’nın yüzündeki pis ifadeyi görmemeye çalışıyordu.
"Üç, Ana."
Zavallı sözünü bitiremeden Ana atıldı. Öncekinden daha güçlü bir kükreme odayı doldurdu.
"Üç deme Aliş, üç deme!"
* * *
Ali, Pusova’nın ağzındaki ikiz dikitlerin arasından kendine güven ve pür neşe içinde, gençlikle dolu olarak gireli kaç saat olmuştu?
Acıyla kıvrandığı kabusun içinde, güçsüz aklını zorlayarak Pusova’nın girişini düşündü; durup öteki uca baktığını hatırlamaya çalıştı..
Altında güçlü kısrağı Âl, kalbinde umursamazlık varken başına gelecekleri biliyor muydu? İhtiyar ninesini Pusova’nın öte ucundaki tek odalı evinin önünde otururken düşündü. Kimbilir bir ziyarete ne kadar sevinecekti kadıncağız. Ova’nın girişindeki dikitlere alaycı bir selam verip kısrağını içerlere sürdü.
İki Cemre arası Pusova’dan geçmek uğursuzluk getirir, derlerse de pek aldırmamıştı ovaya girerken… Ne de olsa böyle masallar için yeterince büyüktü.
BÖLÜM I.
"Biz kaçağı severiz…"
Willys marka cip, köy yolunda ağır ağır ilerliyordu. Güçlü motoru ve dişli lastikleri keçi patikasından bozma yola tutunmasını sağlıyor, safi çamur ve umutsuzluktan türemiş dağ yolunu aşılması mümkün kılıyordu.
Muşamba camlarından birini paltosunun dirseği ile silen şoför hiç konuşmadan yoluna devam etti. Keyifsiz ve rahatsız yolculuk altı saattir sürüyordu ve cipin diğer dört yolcusuyla sohbet edebileceği hiçbir konu kalmamıştı. Yol boyunca havadan, şehirden, yoksulluktan ve zengin olma yollarından -bazı kanunsuz fırsatları ayrı tutarak- bahsedip durmuşlardı. Aslında onunla sadece arka koltukta oturan orta yaşlı adam birkaç kelime konuşmuştu. Sohbetin geri kalanını neredeyse kendiyle konuşur bir halde, tek başına etmişti.
Şoför yanındaki koltukta oturan iyi giyimli genç adamı, diğerlerine hissettirmeden süzdü. İfadesiz suratında hayat belirtisi olmayan, son derece ciddi ve ketum bir adamdı bu delikanlı. Cipin içindekilerin hepsi öyleydi, kendisi ve arka koltuktaki orta yaşlı hariç.
Çıkarıp bir sigara yaktı. Parmak kalınlığındaki sarma sigaradan aldığı derin bir nefes cipin içini dumana boğmasına yetti. Kimsenin aldırdığı yoktu. O da aldırmadı.
Cip, sallana sallana yoluna devam etti. Birkaç kilometre daha tırmandıktan sonra nihayet köye ulaştığında şoför sıkıntıdan patlıyordu. Diğerleri ise yine aynı sessiz hallerindeydiler. Şoför tutulmuş sırtını elinin ulaştığı yere kadar ovalarken gökyüzüne baktı. Doğudaki tepenin üstünde biriken kurşun renkli bulutlar yaklaşan fırtınayı haber veriyordu. Sıkıntıyla sırtını ovmaya devam etti. Diğer eliyle de orta yaşlı yolcusuna muhtarın evini gösteriyordu.
"Nah, işte şurası…" dedi. "Hava bozacağa benziyor, çok da fazla bekleyemem. Halledin, gelin siz."
Orta yaşlı yolcu, şoföre baktı.
"Sen bizi bekleme, işimiz uzun sürer."
Muhtarın bir odasını yazıhane olarak kullandığı evi olabildiğince köhne ve terk edilmiş bir şeydi; köydeki diğer tüm yapılar gibi. En son bakımın bir kuşak önce yapıldığı belli bir şekilde dikilen yaşlı bina asırlık görünüyordu.
Kapının önünde dikilen yolculardan üçü güvensiz bakışlarla etrafı süzerken orta yaşlı olan, Muhtarın kapısını çaldı. Adam fötr şapkasını düzeltirken kapı açıldı.
Muhtar şaşırmış görünüyordu.
"Emin Bey," dedi belli belirsiz bir sesle. "hoş geldiniz, sefalar getirdiniz."
Emin Bey başıyla selamı aldıktan sonra içeri girdi. Kapının önündeki adamlardan bir tanesi de onu takip etti. Diğer ikisi evin iki yanına yerleşip kapıda beklediler.
Muhtar, kapı önündeki çekingen halini üzerinden atmış görünüyordu.
"Emin Beyim, hoş geldiniz, yahu hiç beklemiyorduk."
Mehmet Emin Yalı yüzünde neşesiz bir gülümseme ile karşılık verdi.
"Bekleseydiniz işimizi doğru yapamıyoruz demektir zaten."
Muhtar’ın sırıtışı yılışıktı.
"Doğru dersiniz, hele buyurun."
Yazıhane odasına girdiler. Muhtar konuklarını sobanın yanındaki sedirlere yerleştirmeye çalışıyordu. Mehmet Emin Yalı çöktüğü halde yanındaki adam oralı bile olmuyor, kapının yanında put gibi dikiliyordu. Muhtar sonunda pes edip evin içine seslendi.
"Avrat, çay koy, yemek çıkar, imansız karı nereye kayboldun. Hele hele, misafir geldi ya koydunsa bul bizim avradı..."
"Bırak kadını uğraştırma. Otur şuraya, konuşacaklarımız var." Mehmet Emin Yalı’nın sesi sakin ve buyurgandı.
"Tamam, beyim de bir çay olsun yaptırayım." Muhtar kapıdan çıkıp evin içinde kayboldu. "Avrat, öldün mü gâvur tohumu!"
On beş dakika boyunca evi dolduran gürültü kesildi; beyaz ve ince yemenisini ağzına kadar bürünmüş zayıf bir kadın elinde bakır bir tepsiyle içeri girdi. Tepsinin üstünde kararmış bir demlik ve üç tane ince belli çay bardağı vardı.
Muhtar da hemen karısının arkasından odaya girdi. Kadına dik dik bakıyor, memnuniyetsiz ama konuklarına karşı da mahcup bir halde kekeleyerek konuşuyordu.
"Çayımızı içelim, buranın havası fena çarpar adamı. Gerçi siz alışıksınızdır beyim ama. Avrat çayları dök."
Mehmet Emin Yalı başıyla kapıdaki adamına işaret etti. Adam sakince ilerleyip kadının elindeki tepsiyi aldı, yere diz çöküp çayları doldurmaya başladı. Muhtar afallamış bir vaziyette onlara bakınıyordu. Neden sonra şaşkınlığı geçti, karısını odadan gönderip Emin Yalı’nın karşısına kuruldu.
"Afiyet olsun beyim," dedi bardağı konuğuna uzatırken. "hoş geldiniz."
Emin Yalı elini göğsüne koyup "Eyvallah" dedi. Yüzünde halen o sakin ifade vardı.
"Muhtar, kısadan söyleyeceğim."
"Buyur beyim."
"Hududun öte yanından bir şeyler gelecek… Getirecek adam arıyorum, ağzı sıkı, gözüpek adamlar ama cengâverlik istemez."
"Kaçak diyorsunuz, he mi? Aman beyim, benim aram yok o işlerle."
"Deme yahu? Senin hiç aran yok öyle mi?"
Emin Yalı son cümleyi biraz alay, biraz da tehditle karıştırıp söylemişti. Muhtar yüzündeki yaltaklanan ifadeyi silip ciddileşti.
"Ey biz kaçağı severiz, hudutta kaçaksız iş mi görülmüş. Ama benim aram yoktur. Yeminlen bak, beyim."
"Peki senin aran yok, arası olan biri var mı bu dediğim gibi?"
"Orasını da bilemem ki beyim. Bazı bazı, köydeki durumu iyi olmayan bir iki kişi çıkıyormuş kaçağa ama benim haberim yok vallaha."
"Öyle mi? Senin haberin olmadan olur mu?"
Muhtar sıkıntılıydı.
"Kulağımıza bazı şeyler çalınıyor. Ama dedim ya gariban takımı, göz yumuyoruz."
"Hah şöyle, yola geliyorsun. Var mı kulağına çalınan böyle bir adam." Emin Yalı elini paltosunun iç cebine götürüp katlanmış bir banknot destesi çıkardı. "İyi para var burada, bak. Hem bizim işimiz görülsün hem de garibanların."
Muhtarın gözlerinden sinsi bir parıltı geçti.
"Aslında biri var ama çok para ister soysuz."
Emin Yalı gülümseyerek yeni bir deste daha çıkardı.
"Ne yapacakmış dağın başında o kadar parayı?"
Muhtarın keyfi iyice yerine gelmişti. Gözlerini para destelerinden ayırmadan sözüne devam etti.
"Genç adamlar nihayetinde beyim, evlenmek barklanmak lazım. Öyle tek başına olmaz ki, hele hudutta bir başına; mümkünü yok."
Emin Yalı destenin birini Muhtarın kucağına attı.
"İyi bakalım, öyle olsun. Adı neymiş bu delikanlının?"
Muhtar parayı kaptığı gibi cebine indirdi; aceleyle ayağa kalkıp kapıya yöneldi.
"Ebubekir var, tam aradığın adamdır beyim. Çağırtayım gelsin."
Emin Yalı çayından büyük bir yudum aldı. Yüzü tekrar o ilk sakin haline bürünürken mırıldandı.
"Gelsin bakalım."
BÖLÜM II.
İz.
Ebubekir’in paraya ihtiyacı bir sır olmamakla beraber hududun mert bir kaçakçı ailesinden gelmesi her işi kabul etmesini engelliyordu. Altı göbekten kaçakçı olan bu kanunsuz soy kendine göre bir adalet ve ahlak anlayışına sahipti. Ailenin yaygın söylentiye göre Suriye üzerinden göçüp gelmiş ataları kaçağı aczi ve fukaralığı kırmak için bir araç olarak kullanmayı seçmiş idi. Ebubekir’in fakir hayatı geçmişlerinin zengin bey masalları ve görkemli ziyafet hatıraları ile doluydu. Fakat genç kaçakçı bunların hiçbirini yaşamamıştı. Son altı nesildir yaşayan kimse olmadığını biliyordu. Yine de köyün yazısız hatıralarında zenginliğin asaleti çağrıştırdığı renkli bir semboldü onun ailesi. Hal böyle olunca kaçakçılık yapmayı düşmüşlük sayan dedeler ve babalar arasında, bir lokma ekmeğin peşinde dağ tepe dolanarak büyümüştü.
Ailesinin yasakladığı kaçaklar olduğu bilinen bir şeydi. Hududun öte yanından yağ, tuz, şeker, çay, sigaralık tütün ve sigara kağıdı kaçırmak onların pek de yapmak istemedikleri türdendi. Esrar, içki ve diğer haram şeylere ise el sürmezlerdi. Daha çok kıymetli eşya ve silah kaçırmada iyiydiler. Ebubekir’in soyu güçlü, hızlı ve laf dinleyen katırları ve bellerinden eksik olmayan pırıl pırıl tabancaları ile de meşhurdular.
Yine de bir aksilik silsilesi son üç kuşaktır iyice onları sarmış, fukaralık bellerini bükmüştü. Gece karanlığında kaçınıp gizlendikleri sadece kanun ve jandarma olmuyordu artık. Namlarına düşkün mağrur kaçakçılar çay ve tütün denklerini sınırın bir yanından ötekine kaçırırken kendi köylülerinin küçümseyen bakışlarından da kaçmak zorunda kalıyorlardı.
Fakat zaman birçok eksiği tamamladığı ya da kusuru umursamaz bir şekilde kabullendirdiği üzere Ebubekir’in gururlu kaçakçı ailesini ve ucuz kaçakçılıklarını köyün nazarında sağaltmayı becermişti. Gel zaman git zaman fukara Ebubekir’in güçlü katırı Fidan’ın sırtında ne getirip götürdüğünün bir önemi kalmamıştı.
Birkaç gün öncesine kadar her şey normal seyrinde devam ediyordu. Hudutta yaşam zor olduğu gibi tek başınalık da ayrı bir bela idi. Ebubekir başlık parasını doğrultup kendine güzel bir avrat almayı kafasına koymuş, bunun için uzun zamandan beri para biriktiriyordu.
Ve sonra o adamlar geldi. Cipin sırtında ve muşamba camların gerisinde, köylüye kendilerini göstermeden doğruca muhtarın evine inen dört kara adam…
Mehmet Emin Yalı avcundaki köstekli saate dikkatlice bakıp tekrar cebine koydu. Muhtar odadan çıkıp köye doğru koşar adım gideli bir çeyrek olmuştu. Odanın camından dışarı baktığında karın üzerinde bata çıka gelen iki karaltı gördü. Demek ki muhtar aradıkları adamı bulmuştu. İçinden, işini bilen köylüyü takdir etti.
Ebubekir ifadesiz bir suratla içeri girdiğinde Emin Yalı düşünceliydi. Kafasında yapılacak işin ayrıntılarını tasarlıyor, son olarak düzenlemeler yapıyordu. Genç kaçakçı karşısında dikilince düşüncelerinden sıyrılıp tüm dikkatini ona yöneltti.
"Hoş geldin, delikanlı." dedi.
"Siz de hoş gelmişsiniz beyim," diye cevap verdi Ebubekir.
"Ne diyorsun muhtar, yapar mı bu delikanlı bizim işi; hak edebilir mi?"
Ebubekir biraz çekinceli biraz da alınmış olarak cevap verdi.
"Evellallah, elimizden kurtulan olmaz kaçak işinde beyim."
"Güçlüğü zorluğu adamına göre değişir; ama hızlı olmalı, görünmez olmalı, duyulmaz olmalı. Kimsenin ruhu duymadan alıp getirmeli bir iş."
Mehmet Emin Yalı çayından bir yudum aldı. "Yapar mısın sen şimdi bu işi?"
"Yaparım Beyim."
"Peki o zaman. Vaktimiz dar, hemen bu sabah yola düşmeli. Var mı bir mazurun?"
"Peki Beyim, yoktur bir mazurum."
Ebubekir’e bir rahatlama gelmişti. Başka kimseye teklif edilmeden direk kendisine gelmelerine de ayrıca sevindi. Göz ucuyla sobanın üstündeki çaydanlığa bakıyordu. Sonra odanın içine bakıp gözüne oturacak bir yer kestirdi. Muhtarın sırtını sıvazlamasının ardından yere çöküp çayını beklemeye koyuldu.
Muhtar kendi eliyle çay doldurup genç kaçakçıya uzatırken Mehmet Emin Yalı konuşmaya devam etti.
"Fazladan söylemeye lüzum yok, anladın. Bizim işimiz çok gizli. Yavuklu, ana baba, eş dost arkadaşla konuşmak yok. Soran olursa her gün ne taşıyorsan o gün de onu getiriyorsun. Ne somurtup işkillendirecek ne de çok konuşup berbat edeceksin. Boşboğazlığı sevmem."
"Estağfurullah Beyim," dedi Ebubekir. Sözlerin dikliği ve doğrudan yüzüne söyleniyor olması gücüne gitmişti. "Bu eksikliğimizi, bir hatamızı mı dediler yoksa? Muhtar emmi bilir, ben bir ketum adamım. Anamdan başka da ne akrabam ne de bir eşim dostum yoktur buralarda. İşten gayrı sebeple konu komşuyla da pek sohbetim olmamıştır."
"Kimse bir şey demedi, ama ben başından söylemekte fayda gördüm. Muhtarı kefil sayıyorum sana ve söylediklerine. Aksi bir hal olursa hepimizin başı ağrıyacak, emin ol. Kimin kimsen olması çok önemli değil delikanlı. Lafı dolandırmanın lüzumu da yok. İşi bozarsan geride pek kimsen kalmayacaktır. Bunu bil, ona göre kabul et."
Muhtar yutkunup Ebubekir’e döndü. Garip bir sakinlik genç kaçakçıyı iyice ele almıştı. Hiç korkar çekinir bir hali yoktu.
"Eyvallah beyim. Biz işimizi biliriz."
Mehmet Emin Yalı dik dik baktı genç kaçakçıya. Bir zaman süzüp tarttıktan sonra kararını vermiş olacak ki konuşmaya başladı.
"Pekala, madem öyle diyorsun. Bir işimiz var. İki sandık getirilecek karşı taraftan. Tek katır yeter, öyle şehirdi köydü gezinmeyeceksin de. Her şey ayarlandı. Getirip bir düzlüğe bırakacaklar. Sen de gidip alacaksın. Teslim etme, teslim alma yok. Kimseyi görmeyecek, kimseyle konuşmayacaksın. Kimse de seni görmeyecek, sesini izini duymayacak."
"Eyvallah Beyim."
Ebubekir gizli kapaklı işleri seven birisi değildi. Hudutta böylesinden ürkmek ama ne olursa olsun yapmak da adettendi. O yüzden fazla soru sormayıp adamın kafasını bulandırmamaya karar verdi.
"Pusova’ya yılan gibi süzülüp girecek, yükü alıp çıkacaksın. Ardına bile bakmak yok."
Ebubekir’in cesur yüzü ilk defa olarak asıldı.
"Pusova mı?!"
* * *
"Orasına bu mevsimde gidilmez Beyim," dedi kısaca, genç kaçakçı. "İki cemre arasında gitmek bile…"
Sözünü bitiremeden Mehmet Emin Yalı devam etti.
"bile tehlikeli olur ama biz sana nerden gireceğini nerden çıkacağını söyleyeceğiz. Bunu biz de duyduk. Ama her şeyi ayarlandı işin."
Ebubekir, Emin Yalı’nın sözlerini duymamış gibi devam etti.
"İki cemre arasında gitmek bile tehlikelidir. Orası tekin değil. Hele ki kışın."
"Ey biz tekin miyiz, sence?" Mehmet Emin Yalı’nın yüzünde garip bir gülümseme oluştu. "Masaldan, cinden periden mi korkuyorsun?"
Ebubekir aldırmadı.
"Cini periyi bir kenara bırak, kışın imkanı yok geçit vermez orası."
"Verdiği bir yer var, sana öğreteceğiz gecidi."
"Olmaz Beyim."
"Biraz aklı başında ve de cesur davranırsan gider gelirsin. Hiçbir şey de olmaz. İyi para alacaksın delikanlı. Hayatın kurtulur; buradan da alır başını gidersin. O kadar çok para, öyle üç beş kuruşluk iş değil bu."
Ebubekir duruldu. Karşı gelecek pek bir hali kalmamıştı.
"Düşünmek lazım, Beyim."
Mehmet Emin Yalı geriye yaslanıp çayından bir yudum daha aldı.
"Düşünmek için sakin kafa ve geniş zaman lazım. Bizde ikisi de yok. Düşünmeli iş olsa feylezofa giderdim, kaçakçıda işim ne! Huduttaki iş çabuk olacak, bir an önce bitecek. Kararı verdin mi namludan çıkan mermi gibi işleyecek, delikanlı." Bu sözü söylerken silahını ceketinin altından çıkarıp dizinin üstüne koydu. Namlu Ebubekir’e dönüktü. "Senle ben hemen kararımızı vereceğiz, şuracıkta."
Ebubekir’in yüzündeki kan çekildi, sureti kül rengini aldı. Şaka değil, adam şimdi çekip vuracaktı, eğer hayır dese! Neye bulaştım ben yarabbim, diye düşündü genç kaçakçı.
Muhtar elini Ebubekir’in omzuna koyup azarlar gibi söylendi.
"Hele sen şu yükü uçur bu tarafa, sonra ömrün boyunca düşünürsün; yoksa şimdiye kadar düşündüğüne sayacaklar…"
BÖLÜM III.
Sis:
Ali’nin öyküsü Ebubekir’in köyünde en bilinen deyişlerden olmakla birlikte, dinleyeni korkudan kaskatı edecek bir surette anlatmak herkesin yapabileceği bir şey değildi. Üstelik öykü, hiçbir zaman tam olarak bilinememişti. Yaşlılar saygı ile karışık, nazlarına oynandığında üç beş kısmını daha anlatırlardı. Bunların ise ne kadarının gerçek hikayeden aktarılan rivayet, ne kadarının anlatıcının uydurması olduğunu kestirmek imkansızdı. Zavallı Ali’nin başına gelenlerin bir kısmı hep gizli kalırdı.
Ama bilinen bazı kesimleri gerçeklik payı içeriyordu. Çoğu insan batıl inanç sayıp gülüp geçse de hudutta yaşayanlar için şakaya gelmez bir gerçekti, Ali’nin hikayesi… Daha sınır hattı, buralarda hiç bulunmamış ulu kişiler tarafından lüks masalar üzerindeki haritalarda çizilmeden evvel yaşanmıştı.
Ali adında bir delikanlı, uğursuz olduğuna inanılan kış ertesinde ninesini görmeye Pusova’ya gidiyordu. İki cemre arasında çıktığı bu yolculukta, namı buzdan bir cehennem ovasına dönüşen Pusova içlerinde, bir yamacın üstündeki yeşil bir düzlükte, anasının evi sanıp bir kulübeye giriyor, atını da kulübenin yanındaki depo gibi bir odunluk barakasına bağlıyordu. Ninesi bir tuhaf geliyordu sonra Ali’ye. Ona hep Aliş diye hitap eden yaşlı kadının gözleri garip bir alevle yanıyor, ışıl ışıl parıldıyordu. Ana’nın ikide bir odadan çıkıp girmesi Ali’yi iyice kuşkulandırsa da genç adam diyecek bir şey bulamıyordu.
İşte farklılık gösteren hikayeler bu noktadan itibaren türüyordu. Her anlatanın bir şeyler eklediği tekinsiz bir Anadolu öyküsü değişik haller alıyordu. Sızılı bir karanlık Ali’nin macerasını sarıp sarmalıyordu. Kimisi Ali’nin ninesinin aslında bir cin olduğunu öne sürüp ona göre anlatıyor; bir başkası da Ali’nin yanlışlıkla ninesi diye bir cinin evine misafir gittiğini söylüyordu. Ninenin iki cemre arasında kimseleri kabul etmemesi konusunda da birlik olunamıyordu. Sonuçta kadıncağız Pusova’nın yerlisi olması nedeniyle ecinnilere karışmış sayılıyorsa da yabancı ziyaretçilerinin tehlikede olması nedeniyle misafir kabul etmemesi mümkün sayılıyordu. Ninenin iki cemre arasında ecinni tayfasıyla iyice haşır neşir olduğu da rivayetler arasındaydı.
Ebubekir, yaşlı ninesinin dizinin dibinde geçen çocukluğu boyunca sık sık bu öyküyü dinlemişti. Gözlerini, tek oda evlerinin camından, birikmiş karın elverdiğince dışarı diker ve soğuk kış gecelerinde babasını beklerken hep Ali’yi düşünürdü. Öykünün tamamını bildiğini iddia eden birkaç kişiden birisi olan ninesi Ali’nin kurtulduğunu ima etse de asla öykünün tamamını anlatmazdı. Kaçakçı babasını bekleyen köylü çocuğunun aklını karışık ve rahatsız tutmak belki de esas sebepti. Ne olursa olsun, Ebubekir’in yaşlı ninesi işini biliyordu.
Ve Pusova hududun en tekinsiz yeri olarak anılmaya devam ediyordu.
* * *
Ebubekir yamacı güçlükle çıktı. Hava bunaltıcı ve etraf da aksi gibi sessizdi. Pusova’nın girişindeki dikitleri geçtiğinden beri çevresini saran uğursuzluğu hissedebiliyordu. Huzursuzluk beyaz bir örtü bürünüp tüm düzlüğü kaplamıştı sanki. Boynundaki poşuyla yüzündeki teri silip yoluna devam etti. Her adımda sisin ortasında daha fazla görülebilen bir şey vardı. Dikkat kesilip gözlerini ileriye diktiğinde ortalık yerdeki karaltıyı gördü. Az ilerde iki yeşil sanduka onu bekliyordu.
Fidan’ın huysuzluğu bugün üstündeydi. Havanın lüzumundan fazla sıcak ama burnunun ucunu bile güçlükle görebileceğin bir sisle dolu olması hayvanın sinirlerini bozmuş olacaktı. Ebubekir’in sinirleri de normal sayılmazdı. Fakat şimdi düşünecek ya da can sıkmaya sebep bulacak zaman değildi. Bir an evvel bu lanet düzlükten ve onu çepeçevre saran manasız sisten çıkmalıydı. Elini çabuk tutması konusundaki ciddi tavsiyeyi tutmaya kararlıydı. Aklına Mehmet Emin Yalı geldi; adamın sakin, huzurlu suratını ve kendisine çevrilmiş silahını düşündü. Küfürler görüntüleri takip edip garip bir devam oluşturdular.
Ama ortada bir gerçek vardı adamın söylediği her şey harfiyen çıkıyordu. Genç kaçakçıyı karşısına alıp yarım saat boyunca nereden gideceği, nerelerden geçeceği ya da geçmeyeceği üzerine uzun bir ders vermişti. Okuma yazması olmayan Ebubekir’in eline bir kağıt parçası tutuşturmanın abes olması bir yana işin gizliliği açısından da sözlü anlatım yerinde olurdu. Ebubekir alışık olmadığı bir şekilde gideceği yolun tarifini bir yabancıdan alıyordu. Fakat buna aldırmadı. Zira adamın anlatışı çok başka ve açıktı. Söylediği her kelime tuhaf bir şekilde aklına kazılıyor, bahsettiği her gedik ya da yolda karşısına çıkacak her bir kaya parçasına kadar görüntü gözlerinin önüne geliyordu.
Sandukaların yanına gidip etrafına bakındı. Küçük bir yamacın üstündeki kusursuz bir düzlüktü burası. Birkaç yüz metre genişliğinde olmalıydı. Sisin tam ortasında durduğunu sandı bir an. Fakat belirsizliğin içinde her yer tam orta yer sayılırdı. Garip bir şekilde etrafındaki sisin açıldığını, dağıldığını fark etti. Ve gözünün önüne serilen manzara insanın içini açıyordu. Sisin içinde söylenirken geçtiği düzlük bir cennet köşesiydi şu an. Burada kendisine bir ev yapmak istedi birden. Fakat bu düşünceyi aklından hızla çıkardı, adeta kovdu. Pusova’nın orta yerinde bir evde kim yaşamak isteyebilirdi ki…
* * *
Ali, yamacı çıkıyordu. Etrafını saran yoğun sis tabakası havayı daha da boğucu bir hale getiriyordu. Kasvetli bir kış ertesi sıcak bir gün yaşamak kat kat giyinmiş delikanlının canını sıkıyordu. Teninin her yerinden ter fışkırıyordu adeta.
Atı yorgunluk bir yana, daha önce hiç yapmadığı şekilde huzursuzluk içindeydi; sahibine sürekli karşı çıkıyordu. Kaç defa bir yolunu bulup yamaca giden yoldan geri dönmek istemişse de Ali’nin acımadan indirdiği kırbaç darbeleri ile yolu bulmuştu. Güç bela yamacı çıktıklarından Ali rahat bir nefes aldı. Ovanın kalbindeki bu yamaçta ninesinin evi vardı. Biraz soluklanıp atını dinlendirir ve sonra da yoluna devam edebilirdi. Yamacın sonunda başlayan düzlüğün ilk belirtilerini gördüğünde sevindi. Fakat sevinci hemen belirsizliğe bıraktı yerini. Sis her yerdeydi. Ve Ali’yle atına dünyayı dar etmeye kararlı görünüyordu.
Düzlüğün içinde ilerledikçe sisin açılması Ali’nin biraz olsun keyfini yerine getirdi. Bu güzel düzlüğü seyretmek ona ayrı bir zevk verirdi. İnsanlardan uzak, adeta onlardan kaçarak yaşayan ninesine gıpta ediyordu çoğu zaman. Çok büyük ya da çok geniş bir yer değildi bu düzlük. Ama henüz ilk cemrede bile yemyeşil bir çayırlık halini almıştı. Bereket topraktan fışkırıyor, güzel kokular tüm düzlüğü kaplıyordu. Ali derin bir nefes alıp ciğerlerini iki cemre arası bu cennetin kokusu ile doldurdu.
* * *
Ebubekir yeşil sandukaları Fidan’a yüklerken son derece dikkatli ve etraftan gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı tetikteydi. Çoğu kaçakçının omzundan eksik etmediği tüfek işi ona hamallık olarak görünürdü. Yine de belinin bir yanına baba yadigarı Smith Wesson revolveri, öte yanına da eski Fransız onlusu’nu sokuşturmadan işe çıkmazdı. Kalın paltosunun astarına iki sıra mermi kütüğü ile mermi cebi dikiliydi.
Tüfek taşımayı lüzumsuz görüp bunca cephaneyi niye taşıdığını soran bir ahbabına şakayla karışık şöyle demişti uzun zaman evvel:
"Allahın unuttuğu bu dağlarda yanında taşıyacağın iki şarjör merminin yükü, lazım olduğunda pişman olmaktan iyidir."
Arkadaşı onca lafın arasından Allah’la alakalı kısmı alıp kızmış, söylenmişti Ebubekir’e.
"Haşa de lan, dürzü. Çarpılacan alimallah!"
Ebubekir gülümsedi. Tabancalarını yoklayıp sandukaları yüklemeye devam etti.
* * *
Ali düzlüğün ortasındaki kulübeyi süzüyordu. Garip bir şekilde, kulübenin etrafında sis neredeyse kaybolmuştu. Üstelik ninesi ortalıkta görünmüyordu. En ufak bir iz bile yoktu. Ninesini merak edip hemen eve girmeyi düşündü. Atını o yana doğru sürüp tam kapının önünde atından atladı. Kulübenin, yeşil kökboyası ile bezenmiş duvarları ağaç gövdelerinden dizilmişti ve epey yaşlı görünüyorlardı. Ali atını evin yanındaki odunluğa bağlayıp hemen eve yöneldi. Kapıdan içeri girdiğinde ninesi döşeğinde oturuyordu. Gülümseyen gözleri hiç şaşırmışa benzemiyordu. Ama sahte şaşkınlıkla yerinden fırlamıştı yaşlı kadın.
"Hoş geldin yavrum, nerden çıktın geldin böyle…"
Ali ninesinin kurumuş kemikli elini öperken cevap vermedi. Aslında aklındaki tek şey odanın ne kadar soğuk olduğuydu.
* * *
Ebubekir yükü Fidan’ın sırtına güzelce aktarıp yola çıkmıştı bile. Sandukalar garip bir şekilde göründüklerinden daha ağırdılar. Sis de önünde dağılıp açılıyordu. Ebubekir, Mehmet Emin Yalı’ya bir kez daha küfredip yamaçtan aşağı inmeye koyuldu. Uzaklaşırken attığı her adımla, sandukaları aldığı yerde beliren görüntü arkasında kalıyordu. Ama o henüz fark edememişti.
* * *
Ağzı kanlar içindeki yaşlı kadın nerdeyse canını alacaktı ki birden bir mucize olmuş yer gök birbirine karışmıştı. Sanki ev yerinden sökülüyor, korkunç bir kuvvetle evin altı üstüne getiriliyordu. Ana’nın şaşkınlıkla evin tavanında gezinen bakışları Ali’yi içinde bulunduğu şoktan çıkarmaya yetmişti. Yaşlı kadın evin her sallanışında biraz daha süzülüyordu. Ali birden bire içine dolan son bir güçle atılıp yaşlı kadını yere yatırdı. Ana halen tavanın sallanışına bakıyordu, inanmaz gözlerle. Ali dışarı çıkıp savuşmak için hamle edecekken durdu.
Daha önce bunları yaşamıştı.
Ana içeri her girişinde yüzünde biraz daha habis fakat hayat dolu bir kızıllık oluyordu.
Ali hareketsiz duruyordu şimdi.
Evin her sallanışında yaşlı kadın biraz daha ufalıyordu, altında.
"Atın ayakları," diye mırıldandı delikanlı. "onlar bitince ben de…"
Ali ölüyordu.
Garip bir şeydi bu… Tuhaf, insanın tüylerini ürperten bir şeydi. Kendi ölümünün anlatıldığı nursuz bir masalın içinde yaşıyordu Ali. Diğer insanların aksine, sonu belli ve de her anlatıldığında tekrar tekrar yaşanılan bir işkence gibiydi.
Ali altında iyice küçülmüş yaşlı kadına tiksintiyle baktı.
Aklı başına geliyordu.
Gözlerinin önüne binlerce kez gelen sahne başkaydı. Ali’nin öyküsünün her anlatılışında bir kez daha tattığı ölüm bu defa ondan çok uzaktı. Alaca bir kabus dünyasında, sızıltılı bir hayal kurbanı olarak can veriyordu her defasında. Her anlatılışında Ali’nin atını yiyip bitiren nine en son elindeki kör satırla gelip delikanlının canını alıyordu. Fakat şimdi böyle olmamıştı. Bu defa farklıydı. Birden bir mucize bir düğüm bozan, işlek bozan durum hasıl olmuş Ali’ye bir şans vermişti.
Ali yüzünde duygusuz bir gülümseme ile evin sarsılan duvarlarına baktı. Yaşlı kadının şekilsiz ellerinden kör satırı alırken gülümsemesi rahatsız edici bir gülümsemeye dönüştü. Sonra başını kaldırıp tavana baktı. Tanrı’yı gördüğünü sandı, ona bu şansı veren karaltı gibi bir suretle orada bir yerlerde bir Tanrı olmalıydı. Kör satırın zavallı atın etine ve kanına bulanmış ağır namlusunu diklemesine indirdi ninesinin yüzüne.
Kırılan kemiklerin sesi ilahi gibi gelmişti.
Kesilen çürük bedenin feryadı ise cansızdı.
Ali yaşlı kadına öldürmeye niyetli darbeler indirirken gülümsüyordu.
Şansını sonuna kadar kullanacaktı…
Ali zorlukla kendini dışarı attığında ilk yaptığı atını aramak oldu. Fakat hayvan yerde cansız yatıyordu. Bacaklarının üçü parçalanmıştı. Etrafa saçılmış kan ve et parçaları Ali’yi olduğu yere çiviledi. Titreyerek olduğu yerde dönüp, düzlüğe girdiği yöne baktığında uzaklaşan bir karaltı gördü. Yamacı inen karaltı, Ali’nin hayatını bağışlayan olmalıydı. Ali minnetle karaltıya baktı; aklına gelen bir duayı tutulmuş dilinin döndüğünce mırıldanıp okudu. Karaltının gittiği yönün tersine doğru koşmaya başladı.
Ecinnilerin cirit attığı Pusova’nın içlerine doğru seğirtti. Aklı başında değildi. Bir süre sonra her tarafı saran sisin içinde yok olup gitti.
Artık uyanmıştı. Yeni doğmuş bir bebek kadar dinç ve bir o kadar da kafası karışıktı.
BÖLÜM IV.
Gök tenli gelin.
Genç kaçakçı kısılmış gözlerle tepeye baktı. Yaklaşan tipinin esas kuvveti, bu tepesinde biriken kara bulutlar olacaktı. Genç kaçakçı kafasını salladı. Pusova geçilmezdi bu halde.
Dönüp katırı Fidan'ı kontrol etmeliydi. Zavallı hayvan, sırtındaki ağır sandukalar yüzünden iki büklüm olmuştu. Sınırda hayvanına zulüm eden kaçakçının ahmaklıktan başka bir sıfatı olmayacağı gibi iyi huylu bir katır gibisi de yoktu. Ebubekir sert rüzgarın dondurduğu yüzünde sahte bir gülümseme ile katırının yanına seğirtti. Hayvan canını teslim etmeden önce yükleri oynatıp dengelerini sağlamalıydı. Sonra kıpırdanan dudaklarının arasından küfürle karışık dualar okuyarak tepeye yöneldi. Zirvede eski bir kaçakçı barınağı, tek oda bir mağara vardı. Fidan huysuzluk etmeden sahibini takip ediyordu.
Mağaraya girdiklerinde hayvan tekrar huzursuzlanmaya başladı. Ebubekir şansına bir kez daha okkalı bir küfür savurdu. Ama yapabileceği başka bir şey yoktu.
Kasketini başından çıkarıp başına sardığı pamuklu poşusunu gevşetti. Mağaranın içinde yaktığı ateşin dışarıdan görülmesini önlemesine gerek yoktu. Zira içeri doğru girişte bir kıvrım ile doğa bu işi asırlar evvel çözmüştü. Genç kaçakçı derin bir nefes alıp geriye yaslandı. Yeni tutuşan dal parçaları çıtırdıyor ve Ebubekir’in yorgun bedeni cehennemi bir ninniyle gevşiyordu.
Fidan’ın yükü sırtından indirilmiş mağaranın ortasında duruyordu. İki büyük sanduka üstünden indikten sonra hayvan rahatlamış, fakat iyice bitkin etrafına bakınıyordu. Ebubekir palazlanan ateşin içine bakarken dalıp gitti. Ateşten çıkan is mağarayı büyülü bir bilinmezlikle dolduruyordu. Ebubekir’in bedeni sıcağın da etkisiyle uyuşmaya başladı. Kulaklarında tiz ama rahatsız etmeyen bir ıslık peydah oldu. Genç kaçakçının kendinden geçmesi fazla uzun sürmedi.
Birkaç dakika sonra puslu rüyanın içinde buldu kendini. Ali karşısındaydı; tek dizi altında, döşekte oturuyordu. Ninesi ise kapıdan girdi biraz sonra. İkisi de Ebubekir’in orda olduğunu fark etmemişti. Genç kaçakçı garip bir haz ile kendini rüya pusunun içine daha da gizledi. Yaşlı kadın yüzünü gizlemeye çalışırcasına duvara dönüktü. Ali ise onu görmek için yerinde kıpırdanıyordu. Fakat korkudan bu hareketliliği belli etmemeye çalışıyordu. Yaşlı kadın elindeki odun parçalarını odanın içindeki kararmış ocağın içine doldurmaya koyuldu. Ali, Anasının boş bulunup döndüğü bir anda yüzünü görebildi. Kadının yanakları al al, dudaklarının kenarları ve çenesi kan içindeydi.
Ebubekir düşün korumasına daha çok sarıldı. Ürperti Ali gibi onu da ele almıştı iyice...
Sonra birden pus dağılır gibi oldu. Genç kaçakçı, Ali ve Ninesini geride bırakıp göğe yükseldi.
Ebubekir, silkinip doğruldu. Yeni daldığı uykunun etkisi henüz tüm bedenine yayılmamıştı. Ateş iyice palazlanmış, mağaranın içini sıcak bir hava kaplamıştı. Kaçakçı, parkasını çıkarıp altına serdi. Potinlerini ayağından sıyırıp baş kısmına koydu, katladığı poşusunu da potinlerin üzerine yerleştirdi. Yatağı hazırdı. Başını zoraki yastığına koyup yeniden uykuya daldı.
Bir kez daha Ali’yle karşılaştı. Ali, çaresiz gözlerle Anasına bakıyordu.
* * *
Uykusunun en güzel yerinde kıpırdanıp üzerine yattığı yanını değiştirdi. Bu esnada uykusu biraz dağılmış, uyanır gibi olmuştu. Mağaraya gireli ne kadar olduğunu kestirmeye çalıştı. Hava hafiften kararmışsa da fırtına yüzünden buna bakarak saati kestirmenin imkansız olduğunu düşündü. Göz ucuyla ateşi kontrol etti. Alevler sönmüş fakat korlar duruyordu. Binbir zahmetle kalkıp ateşe biraz daha odun attı. Sonra da tekrar sert döşeğine uzandı.
Uykuyla uyanıklık arasında, o gölgeli ve belirsiz bölgeden geçerken ateşin öbür yanındaki sandukaların hareket ettiğini gördü sanki. Fakat buna aldırmadı. Ateşten yükselen çıtırtılar onu yine etkisi altına almıştı. Gözleri kapanırken sandukaları unutmuştu bile.
Sandukalardan, diğerine daha göre daha küçük olanı bir kez daha hareketlendi. Üst kapağı kenara sıyırıp avcunu toprağa yaslayan yeşil tenli cılız bir kol sandukadan dışarı sarktığında Ebubekir çoktan uykuya dalmıştı.
Genç kaçakçı rüyasında kendini çok rahat bir döşekte dinlenirken gördü. Gözleri evin şık tavanındaki işlemelerde geziniyor, siluetleri andıran şekilleri çözmeye çalışıyordu. Üzerinde beyaz bir entari vardı. Geniş bir odanın içinde olduğunu fark etti. Odanın öte ucunda beliren ince bir suretin kendisine yaklaştığını görünce döşekten doğruldu. Gelen dünyalar güzeli bir kızdı. Sırma saçları beline kadar uzanıyor ve üzerinden dökülen ince elbisesinden zarif hatları görülüyordu. Ebubekir kasıklarında yükselen ateşin zoruyla ve şaşkınlıkla gülümsedi. Huri yanına gelip elini kalp gibi atan erkekliğine dokundurduğunda zevkle titredi. Aralanmış ağzının arasından uzanan tatlı bir dil Ebubekir’in dudaklarının gerisinde dans ederken genç kaçakçı mutluydu.
Sandukadan çıkan cılız beden ateşten sakınarak genç kaçakçıya sokuldu. Çıplak teni yeşil ile mor arasında cansız ve donuktu. Zayıf ve kemikli elleri uzanıp Ebubekir’in erkekliğini kavradığında kaçakçı gerildi. Genç adamın yüzünde şaşkın bir gülümseme vardı. Yaratık cinsiyetsiz ve hatları oluşmamış küçük bedenini Ebubekir’e daha da yaklaştırdı. Kızıla çalan göz bebekleri adamı ilgiyle süzüyordu. Derken dudakları aralandı ve çatal dili uzanıp Ebubekir’in açık dudaklarının arasından geçti; onun diliyle buluştu.
Henüz ergenliğe ulaşmamış, ve fırtına-gök rengindeki cinsiyetsiz tenini Ebubekir’e doğru bastırdı.
Ebubekir, hurinin maharetli eli ve diliyle zevklerin en tuhafını tadıyordu. Bedeni daha evvel duymadığı bir hazla gerilmiş ve tüm vücudu en uç sinirlerine kadar hassaslaşmıştı. Tanımadığı zarif gelinini kucağına alıp yumuşak döşeğe uzattı. Bol elbisesinin altından yolunu arayan nasırlı parmakları bir yandan küçük göğüsleri çekinerek okşarken bir yandan da daha aşağılarda tutkulu bir keşfe çıkmıştı. Kısa bir gezintiden sonra kadınsı ıslaklıkla buluştuğunda keyifle irkildi. Vücudu ne yapması gerektiğini biliyordu, üzerindeki gecelik entariyi beline kadar sıyırdığında haz tüm bedenini ele geçirmişti. Hurinin yarı aralanmış gözlerinde aynısını görünce daha da hareketlendi. Gelinin zarif bedeni kaçakçının kara tenini sararken tek vücut oldular.
Yaratık, Ebubekir’i yavaşça soyuyor bir yandan da şalvarını aşağıya sıyırmaya uğraşıyordu. Çıplak ölü bedeni ise yay gibi kıvrılmış, kaçakçının altında ona yol göstermek için küçük, çelimsiz bacakları aralanmıştı. Ateşten çıkan ışık ikisinin hem ölü hem de yaşayan bir bütün olmalarından hemen önce üstlerine vurdu; mağara duvarında gölgeleri sevişmeye devam ederken huzursuzca kıpırdandı.
Ebubekir bedenini saran tatlı ama soğuk bir dokunuşla irkildi. İnce yapılı, güzel bir el göğsünde gezinirken sırtında daha geniş bir soğukluk hissetti. Fakat bu soğukluğun geçmesi çok uzun sürmedi, yerini tatlı bir ılıklık aldı. Beline dolanmış ince bacaklar hareket etmesini engelliyordu. Yine de olduğu yerde hafifçe yana dönerek ona dokunan şeyin ne olduğunu görmeye çalıştı. Güzel yüzlü bir başka huri ona gülümsüyordu. Dudaklarına uzanan kadına hayır, diyemedi. Dolgun bir öpücükle bir kez daha uyarılırken huriyi iyice kendine çekti. Aynı anda altındaki güzel kadını da ağırlığıyla ezerek zevkini sürdürüyordu.
İkinci sanduka onlar sevişirken yavaşça açılmış; içinden erişkin bir kadın görünümünde bir başka yaratık sürünerek dışarı çıkmıştı. Küf ve çürümüşlük kokusu mağarayı kaplarken kadın yaratık Fidan’a baktı. Ona gülümseyip çarpık işaret parmağını kurumuş dudaklarına götürdü; korkutucu bir ‘sus’ işaretiydi bu. Fidan olduğu yere çöküp titredi. Zavallının ağzından köpükler saçarak canını teslim etmesi uzun sürmedi.
Yaratık Fidan’ın yılgın ve donuk ölü bakışları altında, sevişenlerin yanına süzüldü sessizce. Yeşil teni ve beceriksiz adımları ile mağara zemininde sürünen bir yılanı andırıyordu. Ebubekir’e sarılırken genç kaçakçının gözleri kapalıydı. Öpüşü mide bulandırıcı olsa da Ebubekir bunu pek umursamadı.
Ebubekir ter içinde kalmıştı. Yeni gelen kadın onu geriye itip üstüne sıçrarken karşılık vermedi. Yüzünde saf bir gülümseme ile olacakları beklerken kasıklarında hissettiği ıslak bir sıcaklık tüm bedenine yayılıyordu. İlk huri güzel bedenini Ebubekir’in terli tenine yapıştırıp ona nefesini unutturacak bir öpücük vermekle meşguldü. Genç kaçakçı yaşadıklarına inanamıyordu.
Birden sırtına batan bir şeyin acısıyla sıçradı.
Oda ve içindekiler kaybolup tekrar kendini mağarada bulması uzun sürmedi.
Işığa alışmaya çalışan gözleri ölü tenli bir kadını fark ettiğinde irkildi. Kucağındaki kadın onu ölü bedeninin derinliklerine misafir ediyor ve genç adamın sağ elini yeşile çalan morarmış göğsüne bastırıyordu. Cansız tenin soğukluğu Ebubekir’in korkuyla titremesine neden oldu.
Sertleşen erkekliği kadının soğuk, ölü teninde aşk sıcaklığı ararken kaçakçının midesi bulanıyordu.
Diğer yaratığın çocuksu bedeni üzerine eğilirken kendinden geçip bayıldı.
* * *
Ebubekir bütün gece boyunca mağaranın içinde ölüler ile sevişti ve canlılığı, ruhu ve benliği o iki uğursuz ölü tarafından damla damla içildi; kurutuldu. Bütün bir gece ürpertiyle uyanıp durdu ve sonra da vücudunun her bir noktasında dolanan çatal dillerin, kemikli parmak ve ölü tenlerin dokunuşları ile karşılaşıp tekrar kendinden geçti.
Sabahın ilk ışıklarında yüzünde hissettiği soğuk bir dokunuş ile bir kez daha uyandığında ise mutluydu. Zira çıplak bedeni mağara zemininde terk edilmiş olarak yatarken alnına dayanmış olan şeyin bir silah namlusu olduğunu biliyordu. Duygusuz çelik alnına ölüm üflerken Ebubekir hiç üzülmedi. Geçip giden yaşantısı, bu son gecesini unutmak için kendini yiyeceği bir cehennem olmayacağı için sevinçliydi.
Mehmet Emin Yalı tabancasını kemerine sokarken acıyarak genç kaçakçıya baktı. Ceketinin iç cebinden çıkardığı banknot destesini Ebubekir’in çıplak göğsüne atarken hiç vicdan azabı hissetmedi.
Sonuçta genç adama anlaştıkları parayı vermişti.
Mehmet Emin Yalı mağaranın içini dikkatlice süzerken boş sandukaları gördü. İfadesiz suratında uzun zamandan beri ilk defa bir duygu belirtisi ortaya çıktı.
Bunu görecek kimsenin olmaması kötüydü.
Son
(ya da Öyküden çıkış…)
Aslı şu ki Ferhas ve onun Udarlar ile İnsanların ortaklaşa kurdukları bir tuzakla ortadan kaldırılmasının ardından beraberinde gömülen dadısı dört bin yıldır Pusova’nın kalbinde gömülüydüler. Cesetlerinin gizlendiği yerden, sisin içine gömüldükleri Ali Mezarı’ndan çıkarılmaları 1962 yılının kışına rast gelir.
Bunca zaman boyunca onlara korumalık eden ise Ali’nin mahkum edildiği kabus dönümü olmuştur.
Onları Pusova’dan çıkaran Ebubekir adındaki kaçakçının adı ortalardaysa da kendisi, cismi bir daha hiç görülememiş olup kimilerine göre bu uğursuz ikilinin Pusova’ya geri döndükleri, kimilerine göre de Ebubekir’in bedeninden çaldıkları hayat özüyle Ferhas’ın biricik anası Kino’nun müritlerine ulaşmayı başardıkları rivayet edilir..
Olayın bu kısmı bir muamma olarak gizemini korumakla beraber Mehmet Emin Yalı’nın 1963 baharı boyunca hudutta sürdürdüğü av harekatı ve acımasız baskınları Udar’lar arasında halen öfkeyle hatırlanır.
|