|
Rengarenk • Işın Beril Tetik
Küçük kız gözlerini açmaya korkuyordu. Titreyerek saklandığı yerde kulaklarını örtmüş, ileri geri sallanarak kendini yaşadığı andan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Bir an önce annesinin sıcak kucağında, konukları olan genç adama tatlı tatlı gülümserken, bir an sonra aniden gelen baygınlıkla kendini kaybetmiş ve bedeninin hafiflediğini hissederek paniğe kapılmıştı. Zorla hareket ederek, onu dehşetin ortasında kalmaya zorlayan o korkunç bağı zorlayarak odasına kaçmıştı.
İçeride, evin salonundan gelen korku ve acı içindeki sesleri duymamak için, annesinin ona öğrettiği çocuk şarkısını mırıldanırken vücudu korkuyla olduğu yere, küçücük odanın köşesindeki yatağı ile dolabın kenarındaki daracık boşluğa büzüşmüştü.
Bir erkeğe ait olduğu belli olan acıyla dolu kısık çığlıkları gene de duyuyordu. Sesler bedeninin içinde yankılanır gibiydi. O kulaklarını kapatıp sesini yükselttikçe çığlıklar da yükseliyor, güçlü bir zonklama ile şiddetleniyordu.
Billur yaşların yanaklarından akmasına izin verdi. Bebekliğinden beri her dolunayda yaşadığı bu
dehşete alışmış olması gerekirdi. Ama o içgüdüsel olarak şahit olduğu vahşetin yanlış olduğunu biliyor, her seferinde kurbanın acısını içinde hissediyordu. Ve annesinin açlığı.... O kızıl açlığın doyduğunu da hissediyor, en kötüsü de kendi içinde hissettiği o garip boşluk doluyor, tüm bedeni tuhaf bir şekilde canlanıyordu.
Saatler geçti... Sesler yavaş yavaş dinerken, kendini, ruhunun üstüne rahatlatıcı bir örtü gibi çöken uykunun kollarına teslim etmemek için direndi. Bir süre sonra annesinin yanına gelerek onu kollarına alacağını biliyordu. Ama önce, onunla yüzleşmek zorundaydı...
Odasının kapısı yavaşça aralandı ve salondan gelen loş ışıkla hafifçe aydınlandı. Küçük kız sımsıkı kapadığı yaşlı gözlerini açarak korkuyla kapıya baktı. Kapıda duran şeyi tanıyordu ama ölene kadar varlığına alışamayacağını da biliyordu. Annesi ona Rengarenk diyordu. Yaratık odanın kapısını kaplayacak kadar büyüktü. Bir kadının siluetini anımsatan bedeni, şeffaf bir zarla kaplanmış gibiydi. Yaratığın zarla kaplı bedenin içinde sadece sis vardı. Şeffaf, renksiz bir balonun içine sigara dumanı hapsedilmiş gibi... Rengârenk sis topakları, zarımsı derinin içinde dalgalanıyor, neşeyle dans edercesine ahenkle salınıyorlardı. Siluet yaratık yavaşça odanın içine adım attı. Bulunduğu dünyaya ait olmayan iğrenç bir vızıldamayla sızlandı. İhtiyacı olan şeyi aranıyordu. Sislerle dolu göğsü hırıltılı bir iç çekişi ile şişip indi. Göz çukurlarının yerinde habis bir neşeyle parlayan iki soluk mavi nokta, sağa sola bakınarak küçük kızı arandı. Odanın köşesindeki dolabın kenarından görünen minin ayakları görünce heyecanla atıldı.
Küçük kız az sonra yaşayacaklarının korkusuyla yeniden şiddetle titremeye başladı. Gözlerini yeniden sımsıkı kapayıp sıkıştığı yerde kaybolmak istercesine iyice büzüşerek kendini ufaltmaya çalıştı. Yanağında hissettiği buz gibi dokunuşla inledi. Soğuk vücuduna yayılırken hemen yanına çömelmiş olan yaratığın mutlu mırıltılarına acılı bir inlemeyle itiraz etti. Yaratık uzanarak hayaletimsi kollarını küçük kıza sardı ve kız acıyla bağırdı. Binlerce minik, buzdan kelebek bebeksi tenine saldırıyor, ısırıyordu sanki. Acı dayanılmaz hale gelince küçük ağzı sonsuz bir çığlıkla açıldı ve gırtlağını parçalarcasına bağırmaya başladı. Acının etkisiyle minik vücudu istem dışı seğiriyor, sarsılıyordu. Soğuk acı benliğinin en ufak noktasına kadar süzülürken o sadece bağırabiliyordu. Dayanamayacak noktaya geldiğinde göğsünün derinliklerinden bir inleme koptu ve kendini, zihnini saran karanlığın rahat kollarına bıraktı...
Uyandığında yatağındaydı. Birbirine yapışmış kirpiklerini zorla ayırarak gözlerini araladı. Sabah güneşi krem ve pembe renklerde döşenmiş çocuk odasına sızıyor, bahar ayının tazeliğini yatağının kenarına kadar taşıyordu.
Yorgundu. Gece gördüğü kâbus onu bitkin düşürmüştü. Yavaşça kıpırdandı ve sırtı arkasında yatan annesinin sıcak kucağına değdi. Kızının uyandığını anlayan kadın yavaşça elini uzatıp altın sarısı yumuşacık saçları okşadı.
"Gece çok bağırdın tatlım,"
Küçük kız olduğu yerde dönüp annesinin melek güzelliğindeki yüzüne baktı.
"O şey gene geldi anne. Çok soğuktu. Canım çok yandı..."
Genç kadın yedi yaşındaki kızının al yanaklı yüzünü ellerinin arasına alarak burnunun ucuna minik bir öpücük kondurdu.
"Sadece kötü bir rüya meleğim. Bak, senin yanındayım. Sana kimse bir şey yapamaz."
Sakinleşen küçük kız mutlulukla yanda uzanan annesinin sıcak kucağına kıvrıldı.
"Bugün o gördüğüm bebeği alabilir miyiz?" diye sordu annesine en tatlı sesiyle.
Genç kadın endişeyle daldığı düşüncelerden sıyrılarak kızının başını okşadı.
"Tabi ki meleğim, söz verdim, değil mi?"
Küçük kız, büyük bebek mavisi gözlerini dikkatle annesinin kendisinin aynı olan gözlerine dikti.
"Babamı da bulacak mısın anne? Söz vermiştin..."
Genç kadın gözlerindeki acı dolu ifadeyi saklayarak gülümsemeye çalıştı. Hiç tanımadığı babasını merak eden kızına her zaman verdiği cevabı verdi.
"Bir gün onunla tanışacaksın güzelim. Hazır olduğunda mutlaka tanışacaksın. Onu senin için bulacağım..."
Küçük kız birkaç saat sonra gördüğü kâbusu tamamen unutmuştu. Annesiyle alışverişe gitmiş ve o beğendiği bebeği almışlardı. O gün onun neredeyse yaşamı boyunca en mutlu günü olmuştu. Hatta annesi çilekli dondurma yemesine bile izin vermişti. O akşam annesinin en yakın arkadaşı olan Dalya teyzesi gelmiş ona yatmadan önce en sevdiği hikâyeleri anlatmıştı. Hikâyeleri seviyordu. Özellikle de şövalyelerin ve prenseslerin olduğu hikâyeleri.
Tam uykuya dalmak üzereydi ki annesi ve Dalya teyzesinin konuştuklarını duydu. İsmi geçmese aldırmayıp uykunun yumuşacık rahatlığına bırakıverecekti kendini. Ama merakı üstün gelmişti. Ses çıkarmamaya çalışarak yataktan indi ve odasının kapısını araladı.
"Ona kabus gördüğünü söyleyip duramazsın. Bir yolunu bulup ona gerçeği açıklamaya çalışmalısın..."
Annesi ve teyzesi salonun ortasındaki yemek masasına yerleşmiş, bir yandan çay içerken bir yandan da kısık sesle tartışıyorlardı.
"Bunu yapamam, benden nefret eder. Anlayamayacak kadar küçük daha."
Dalya kızgın bir şekilde başını salladı.
"Yeterince büyük. Eğer açıklamazsan, ona bununla nasıl yaşayacağını öğretmezsen, onu çıldırtabilirsin. Bunu ona yapma Riya. Bizim, kendisinin ne olduğunu öğrenmesi gerek. Onu eğitmekle ve hazırlamakla yükümlüsün. Onu seviyorsun, hepimiz mirasçılarımızı seviyoruz ama bu onları gerçeklerden korumak uğruna savunmasız bir başlarına bırakabileceğimiz anlamına gelemez."
Genç kadın başını ellerinin arasına alıp inledi.
"Babasını sorup duruyor, ne yapacağımı şaşırdım. Ona nasıl söylerim..."
"Ona asla bir babası olmadığını açıklamalısın. O tamamen senin parçan, senin canından can olduğunu anlaması gerek. Olduğun şeyi yadsıyamazsın Riya, ona anlatmazsan tüm bu sorular ve kâbuslar devam edecek. Kabullenmesi ve alışması için bir şans ver, yoksa onu tamamen kaybedeceksin. Zamanın azalıyor, bayrağı ona devretmeden evvel onu hazırlamalısın. Yolunu kendi bulamaz.... "
Genç kadının gözleri yaşlarla doldu. Elleriyle yüzünü sıvazlayıp içini çekti. Gözlerini derin bir hüzün kaplamıştı.
"Çok korkuyor. Ben de korkmuştum ama bu kadar değildi. Canın acısıyla kendinden geçiyor. Nasıl kabullenebilir ki? Kendimi kontrol edemiyorum ve her seferinde buz gibi oluyor."
Dalya masadan kalkarak salonda dolanmaya başladı.
"Bunu açıklayabilirsen dayanmayı da öğretebilirsin. Ona bizim yolumuzu göstermelisin. Korkacak diye her şeyden sakınmayı bırakmazsan benliği ikiye ayrılacak. Gerçek ile kâbusun ne olduğunu kesin çizgilerle bilmeli. Bu onun kaderi ve kaderiyle yaşamayı öğrenmek zorunda. Bizler bu şekilde var oluyoruz, o da bunu benimseyecektir. "
Riya masanın örtüsünün parmaklarının arasında buruştururken hıçkırdı.
"Böyle olmak zorunda mıydı? Onu bundan koruyamadığım için benden nefret edecek. İğrenecek"
Dalya sert bir ifade ile kafasını salladı. "Bizler kadim bir ırkın uzantılarıyız Riya, hep bu şekilde oldu ve dünya sona erene kadar bunun devamını sağlamak senin görevin." Lafını bitirdiğinde bir hareket sezinleyerek küçük kızın odasına doğru baktı ve parmağıyla Riya’ya sus işareti yaptı. Dikkatlice küçük odanın kapısına gidip aralıktan içeri baktı. Melekler gibi yatağında uyuyan küçük kızı görünce rahatladı. Yavaşça odanın kapısını kapadı.
"Bunu en kısa zamanda halletmelisin... O bir kurban değil Riya, o bir nefer. Seden nefret etmeyecek. Zaten içgüdüsel olarak bunu biliyor. Bu onun genlerinde."
Riya sadece başını sallamakla yetindi.
Küçük kız ise yatağında uyuyormuş gibi yaparken bir yandan da duyduklarını anlamaya çalışıyordu. Gördüğü kâbusların annesi ile ne alakası vardı? Ona ne açıklayacaktı? Düşünceler, sorular zihninde dönüp dururken fark etmeden uykuya dalmıştı bile.
***
Genç kadın kızını neşelendirmeye çalışarak marketin oyuncak reyonundaki bebekleri gösteriyor, beğenip beğenmediğini anlamaya çalışıyordu. Aradan haftalar geçtikçe kızının o neşeli canlı hali zayıflamış, soluklaşmıştı. Melek güzelliğindeki yüzü gülmüyordu. Bedeni sanki zayıflamış, olduğundan daha da ufalmış gibiydi. Zamanları azalıyordu... Küçük kız umutsuz gözlerle annesine baktı. Neye ihtiyacı olduğunu bilmiyor, buna rağmen sessizce annesinden yardım istiyor gibiydi. Hayat ışığı sönüyordu ve genç kadın yapılması gerekeni daha fazla erteleyemeyeceğini biliyordu.
Yaşlı bir kadın küçük kızı görünce ellerini iki yana açarak yanlarına geldi.
"Ah canım, ne kadar güzel bir kız çocuğu. Sizin mi?"
Genç kadın nazikçe gülümseyerek aşıyla onayladı.
"Evet, benim kızım."
Yaşlı kadın hafifçe kıza doğru eğilerek sevimli bir şekilde gülümsedi.
"Merhaba tatlım, sen ne kadar da güzelsin böyle. Belli, annenden almışsın güzelliğini."
Küçük kız sesini çıkarmadan yorgun bir ifadeyle gülümsedi yaşlı kadına.
Kadın merakla genç kadına kaldırdı gözlerini.
"Nesi var? Hasta mıydı? Biraz soluk gibi... Ah canım, umarım çabuk iyileşirsin."
Riya nazikçe teşekkür etti yaşlı kadına ve hüzünlü gözlerle kadının kızının başını son bir kez okşayıp uzaklaşmasını seyretti.
"Ben hasta mıyım anne?"
Genç kadın aceleyle kızının yanına çömelip kollarının iki yanından tuttu.
Genç kadın, "Ah tatlım, sadece biraz yorgunsun o kadar," derken bile içinde yükselen paniğe engel olamıyor, sakinliğini korumakta zorlanıyordu. Reyonları dolaşmaya devam ederlerken kızının gittikçe ağırlaşan bedenini kendi içinde hissediyordu. Yiyecek reyonuna geldiklerinde genç kadın yardım için Dalya’yı araması gerektiğini düşündü. Çantasında telefonunu ararken izlediğini hissederek başını kaldırdı.
Genç bir adam hayran hayran genç kadına bakıyordu ve kadının güzelliği karşısında afallamış gibi olduğu yerde hafifçe sallanıyordu. Kadının da onu fark ettiğini anlayarak yakışıklı yüzünde tatlı bir ifadeyle "Selam" dedi yavaşça.
Genç kadın üzgün gözlerle bir an kızına baktı ve o an kararını verdi. Çantasında telefonunu aramaktan vaz geçerek güzel yüzünde hayranlık uyandıracak bir gülümseme ile "Selam" dedi.
"Size böyle baktığım için lütfen beni affedin ama o kadar güzelsiniz ki..."
Genç kadın utangaç bir eda ile genç adama baktı ve kızının sızlanmalarına aldırmadan elini adama uzattı. "Ben Riya ve bu da kızım Niva. Ve sizi affediyorum."
"Yabancısınız galiba, adınız değişik. Ben de Sabin."
"Siz de yabancısınız herhalde, sizin isminiz de değişik."
Genç adam yakışıklı yüzünü buruşturarak sırıttı. "Annem Fransız"
"Güzel isim," diye mırıldandı genç kadın karşısındaki yakışıklı yüzü incelerken.
Genç adam yere çömelerek elini küçük kıza uzattı. "Selam Niva,"dedi sevimli bir şekilde.
Küçük kız yorgun yüzünden beklenmeyecek bir gülümseme sundu genç adama ve utangaç bir şekilde "Selam," dedi.
"Bugün dolunay var, sanırım küçük güzel kızlara kadar herkesi etkiliyor," diyerek doğruldu genç adam. "Böyle zamanlarda nedense insanlar kendilerini farklı hissediyorlar. Mesela normalde asla genç ve güzel bayanlarla tanışmak için böyle hamleler yapmam. Ama hem dolunay hem de güzelliğiniz prensiplerimi yıktı geçti."
Genç kadın, adamın samimi itirafına kıkırdayarak karşılık verdi. "Ben de öyle her önüme gelenle tanışmam. Sanırım benim de etkilendiğim bu şekilde anlaşılmış oluyor."
Genç adam dikkatle kadının büyük mavi gözlerine baktı. Ciddi bir tavırla "Benimle bir şeyler yer misiniz?" diye sordu.
Genç kadın biraz düşünür gibi yaptı ve "Elbette, neden olmasın," diye cevap verdi.
Hep beraber alışveriş merkezindeki lokantalara doğru yürürken neşeyle sohbet ediyorlardı. Yemek boyunca samimiyeti ilerlettiler. Saatler saatleri kovaladı ve genç adam saatine baktığında epey geç olduğunu fark etti.
"Oh, epey geç olmuş. İzin verin sizi eve bırakayım. Bu saatte sizi tek başınıza eve yollayamam." diyerek genç kadına çapkınca göz kırptı.
Küçük kız yerinde zıplayarak annesinin eteğine sarıldı, "Ne olur anne, Sabin de bizimle gelsin," diye sızlandı.
Genç kadın bir an karşısında oturan hayat dolu yakışıklı adama baktı ve tereddüt etti.
"Hadi ama, belki sadece bir fincan kahve isterim, sonra paşa paşa eve dönerim. Merak etme."diye ısrar etti genç adam. Gözlerinde oynaşan ışıklar başka şeyler söylüyordu...
Riya içini çekerek küçük kızının beklenti dolu yüzüne baktı ve omuzlarını silkti. "Pekala."
Kızı neşe içinde yerinde zıplarken gene de çok az enerjisinin kaldığının belli olduğunu düşündü. Dolunay yüzünden, diye içinden geçirdi genç kadın. Kızı, bilmese de, dolunayın dehşetini tanıyor, hissediyordu.
Arabada evlerine doğru giderken yanında oturan genç adama bakıp durdu. Doğru mu yapıyordu? O doğru kişi miydi?
Evlerinin önüne vardıklarında genç adam hayranlık dolu bir ıslık koyuverdi. "Çok güzel bir ev."
Geniş, çiçeklerle dolu bir bahçenin tam ortasındaki beyaz ev, sokağın ışıklarının yansıması ile beyaz bir inci gibi parıldıyordu. Bulunduğu çevreye inat beyaz bir kuğu kadar mağrur bir yapıydı. Çevresini saran sisi tülden bir eşarp gibi bedenine sarmıştı.
"Burayı satın mı aldınız yoksa miras mı kaldı. Epey yaşlı duruyor, ama hala çok güzel. Ayrıca dikkatimi çekti, bir tek sizin evin bahçesinde sis var. Sanırım bahçedeki çiçeklerden kaynaklanıyor olsa gerek, o kadar çoklar ki... Çok güzeller."
Genç kadın evine sevgiyle bakarak içini çekti. "Mimariye ilgi duyuyorsun sanırım? Bu ev kuşaktan kuşağa geçerek bize geldi. Ona sahip olmanın bedeli ağır ama gene de, biz buradan başka bir yerde yaşayamayız..Onun yaşayan bir ruhu var ve bizim ruhlarımız da ona bağlı diyebiliriz. Onu bu kadar özel yapan da bu."
Genç adam hayranlıkla etrafına bakınırken kadının oldukça garip ama bir o kadar güzel olduğunu düşünüyordu. "Ruhu olan bir ev, ilginç, çok ilginç.." diye mırıldandı. Bahçeden geçip eve girdiler.
Genç adam evin içini gezerken hala methiyeler düzüyordu. "Gerçekten çok güzel döşemişsiniz. Belki sadece beyaz ve krem yerine biraz renk katsaydınız daha hareketli olurdu. Gene de çok modern ve rahat. Sıcak bir havası var."
Riya amerikan stili mutfağa doğru giderken kafasını çevirip misafirine gülümsedi. "Lütfen, rahatına bak. Ben kahve suyunu koyayım." Sonra kızına doğru dönüp elini odasına doğru sallayarak, "Sen de marş marş odana tatlım, üzerindekileri çıkarıp geceliğini giy." dedi.
Küçük kız alt dudağını sarkıtarak tam, "ama anne..." diyecekti ki birden o tanıdık soğuk hissi fark etti. Gözleri korku ile açılarak annesine baktı ve onun gözlerindeki ateşli çılgınlığı gördü.
Annesi, "Geceliğini giyip gel, biraz daha bizle oturabilirsin," dediğinde şaşkınlıkla bakakaldı. Belki de artık kabus olmayacaktı?
O soğuk ürperti, küçük kızın düşüncelerini yalanlarcasına ensesine dokunuverdi. Küçük kız onun varlığına aldırmamaya çalışarak odasına gidip üstünü değiştirdi. Fırfırlı uzun geceliğinin bacaklarına dolanmasına aldırmadan salona, annesi ve Sabin in beraberce oturdukları ikili koltuğun yanına gitti. Tatlı tatlı sohbet eden ikili küçük kızı görünce bir an sustular.
Sabin utanarak dalgınlıkla okşadığı Riya’nın elini bıraktı ve uzanıp küçük kızı kucağına aldı.
"Sana masal anlatmamı ister misin?"
Küçük kız ciddi bir ifadeyle başını salladı ve genç adamın kucağına rahatça yerleşti. Ensesinde hissettiği o buz gibi dokunuş hala oradaydı. Genç adamın ahenkli sesiyle anlattığı hikâyeye odaklanmaya çalıştı.
Genç adam hikâyeyi anlatırken soğuk hissi tüm vücudunu sarmaya devam etti. Küçük kız inatla aldırmamaya çalışıyordu. Yanlarından oturan genç kadın acı içinde kızının teninin gittikçe mavileşmesini izliyordu.
Kadın başını çevirip camdan tabak gibi aya baktı. Gözlerini ayırmadan yanındaki genç adamın elini avuçlarının içine alıp okşamaya başladı. Genç adamın üstüne tuhaf bir uyuşukluk çökse de hikayeyi anlatmaya devam etti. Genç kadın yavaşça doğrularak dudaklarını genç adamın kulağına yaklaştırarak, yabancı, garip bir dilde bir şeyler fısıldamaya başladı.
Genç adam bir anlığına okumayı bırakarak kucağındaki küçük kıza baktı. Küçük kız gözlerini ona dikmiş, derisi mavileşmiş bir halde dikkatle ona bakıyordu. Gözleri mavi rengini kaybetmiş neredeyse şeffaflaşmıştı. "Çok soğuk, kucağımda çok soğuk..." diye mırıldandı rüyada gibi. Uyuşmuştu. Kadının kulağına fısıldadığı her bir kelime onu gerçeklikten biraz daha koparıyor, ne genç kadındaki ne de kucağındaki küçük kızdaki garip değişiklikleri algılayamıyordu.
Küçük kızın bedeninde ışıklar parlamaya başlamıştı. Aynı anda genç kadının da tıpkı kızı gibi vücudu ışıldamaya başlamıştı. Ellerinin içindeki eli biraz daha hapsederek fısıltılarına devam etti. Küçük kız annesindeki değişikliği büyülenmiş bir şekilde izlerken kendi bedeninin de değiştiğini hissetti. Kalbinin olduğu yerden bir ışık huzmesi çıkıp annesine saplandı ve kadının avucundaki elden çekip aldığı enerjiyi aralarındaki ışıklı bağdan çekerek içmeye başladı. Küçük kızın bedeninin etrafında güçlenen ışık huzmesi top top gruplanmaya başlayarak sisli ışık topakları gibi çevresinde dönmeye başladılar. Kucağında oturduğu genç adam artık sesini kesmiş tuhaf ürpertilerle sarsılıyordu.
Küçük kız neler olduğunu anlayınca genç adamın kucağından sıyrılarak odasına kaçmaya çalıştı. Ama her zamankinin aksine annesinin elleri onu durdurdu. Şaşkınlık ve dehşetle annesine baktığında genç kadının neredeyse şeffaflaşmış yüzü acıyla kasıldı.
"Hayır!" dedi titrek ve yankılı sesi. "Artık öğrenmenin vakti geldi. Bunu sonuna kadar yaşayacaksın. Artık yalanlar yok. Bunu anlayacak kadar büyüdün."
Küçük kız gözlerinden yaşlar akarak annesine itiraz etmeye çalıştı.
"Anne lütfen, bırak... Canım yanıyor, üşüyorum..."
"Bir tanem, yaşamak için ondan aldığına ihtiyacın var, artık zamanım kalmadı. Bunun ne olduğunu ruhunun derinliklerinde biliyorsun. Kâbuslarını hatırla, onları hatırla bebeğim,"
Küçük kız tereddüt ederken bedeninin etrafında dönen topakların ondan ayrılarak ayrı bir siluet oluşturmasını seyretti. İstemeyerek de olsa gözlerini şeffaf zarının içinde renkli sis topaklarının döndüğü bedene çevirdi. Yaratık garip bir üzüntü hissi ile olduğu yerde dalgalanıyordu. Sonra yaratıktan çıkan sislerden oluşmuş şeridin farkına vardı. Bu şerit, tıpkı bir göbek bağı gibi küçük kıza doğru uzanıyor, göbeğine girip orada kayboluyordu. O anda o çok korktuğu, şeffaf derisinde sisli ışık topakları dönen yaratığın aslında kendisi olduğunu anladı.
"O senin bebeğim, o sensin. Şimdi yapman gerekeni yap... Ne yapacağını biliyorsun! Her zaman bildin. Bu senin yaşam şeklin ve bu olmadan var olamazsın! Yap şunu!"
Küçük kız ağlayarak uzaklaşmaya çalıştı ama bu sefer eğer kaçarsa saklanamayacağını hissediyordu. Üzerine garip bir sakinlik çöktü. Hafızasının gerisinde tüm kuşakların yaşamı bir film şeridi gibi geçmeye başladı. Her şeyi gördü... Dalya teyzesini ve annesinin nasıl annelerinden koparak oluştuklarını gördü. Onlardan önceki kuşakların nasıl annelerinden kopup dünyaya geldiklerini... Yaşam enerjilerini nasıl topladıklarını ve çocuklarına miraslarını nasıl teslim ettiklerini... Topladıkları enerjiyi nasıl yeryüzüne armağan ettiklerini ve onun da yaşamını sağlayabilmesi için verdikleri çabayı, yaptıkları fedakarlığı gördü. Onlar Rengarenk’ti. Gökkuşağındaki ruhlardı onlar. Yeryüzünün canından parçaydılar. Yaşam enerjisini dalga dalga yaşayan her varlığa yayan ve yok oluşu ertelemek üzere görevi kuşaktan kuşağa devralan yeryüzünün nöbetçileriydi onlar...
Görüntüler sona erdiğinde artık ne yapması gerektiğini biliyordu. Yavaşça içinde renkli sisler dönen yaratığa doğru gitti ve elini uzatarak ona dokundu. Soğuktu. Ama artık canını acıtmıyordu.
Yavaşça gözlerini kapadı ve içindeki acil, yakıcı ihtiyacın bedeninden akarak kendinden bir parça olan yaratığa akmasına izin verdi. Yaratık neşeyle şakıdı ve iştahlı vızıltılarla koltukta donmuş gibi oturan genç adama doğru süzüldü. Yaratığın yaklaştığı her adımda genç adamın bedeni içten gelen bir enerjiyle parlamaya ve seğirmeye başladı. Yaratık iyice yaklaşarak genç adamı sarmaladı ve adamın bedeninin içinden akan enerjiyi içine çekmeye başladı. Işıldama iyice artarak güçlendi. Genç adamın bedeni giderek sararmaya, solmaya ardından kurumaya başladı. Yaratığın bedeninde dönen renkli sisiler yanıp sönerken, genç adamın yaşamı bedenini terk ediyordu.
Hemen yanda duran genç kadın yaşlı gözlerle kızının yaratığını izledi. Yaratık ona bağlı olanlara çektiği yaşam enerjisini kat be kat arttırarak geri veriyordu. Yaşam alıyor, onu yüklüyor ve görev için yeterli hale gelene kadar şeffaf bedeninde yoğuruyordu.
Son nefesi bedenini terk ederken genç adamın kadavraya dönüşmüş bedeni yerinde titredi ve acılı çığlıklar atmaya başladı. Hemen ardından sessizlik geldi.
Koltuğun üzerinde artık sadece kemik ve derinden oluşmuş bir ceset vardı. Bir an sonra deri ufalanıp tuz halinde dökülmeye başladı ve ardından kemikler de tuzla buz oldu.
Birkaç dakika içinde koltuğun üzerinde genç adamdan geriye sadece bir avuç inci beyazlığında toz kalmıştı.
Eski haline dönmüş olan genç kadın başıyla yaratığa işaret etti ve yaratık küçük kıza doğru gidip önünde durdu.
Küçük kız sakin denizler kadar durağanlaşmış yüzünü yaratığa kaldırıp sevgiyle baktı. Küçük kollarını açıp onu davet etti. Yaratık genç kızın yanında çömeldi ve ona sarıldı. Soğuğun acısıyla inleyen kız dayanmaya çalışarak yaratığı içine çekti. Yaratık küçük kızın bedeninin içine doğru çekilmeye başladı. Santim santim girerek kızın bedeni içinde kayboldu. Artık olması gerektiği gibi birdiler.
Genç kadın içeri gidip küçük bir kutu aldı. Koltukta kalmış olan inci gibi parlayan tozu kutuya süpürdü. Kızına elini uzattı ve beraberce evin dışına çıktılar. Tam bahçenin köşesindeki ufak bir çukurun önünde durduklarında küçük kız merakla annesine baktı.
Genç kadın kızına hüzünlü bir gülümsemeyle, "Onlar bize ve yeryüzüne yaşam verir ve biz onları onurlandırırız." Genç kadın kutudaki tozu çukura boşalttı ve evin sıvası dökülmüş olan küçük bir yerini işaret etti. Sıvası dökülmüş küçük bölge bir süre sonra inci beyazlığıyla kaplanmıştı. Tüm ev pırıl pırıl parlamaya başlamıştı. Küçük kız evin neşeli şarkısını duyarak gülümsedi.
Annesi "Yapmamız gereken ufak bir şey daha var." diyerek kızının elinden tutarak onu bahçenin ortasına götürdü ve yere çömelerek onun da karşısına çömelmesi için işaret etti. Elele tutuşurlarken genç kadın gülümsedi ve bir an sonra bedenlerinden yere, toprağın içine süzülmeye başlayan ışıklı enerji ipliklerini işaret ederek yumuşak bir sesle fısıldadı, "Bir Rengarenk, yeryüzüne yaşam vermek için yaşam alır...Asla renklerinden korkma, bebeğim."
Küçük kız anlamış bir ifadeyle neşeyle başını sallayıp gülümsedi.
***
Genç adamın mısır gevreğini yiyebilmek için süte ihtiyacı vardı. Aptallaşmış bir şekilde düzinelerce süt markasını incelerken mis gibi kokan parfümü duyarak hemen yanında duran genç kıza baktı.
Büyülenmişti... Evet kesinlikle büyülenmişti. Altın sarısı bukleli saçları, bir meleğinkine benzer yüzü ile muhteşemdi. Hayranlıkla kıza bakarken kız ona doğru döndü ve tatlı bir gülümseme ile kocaman bebek mavisi gözlerini ona dikti.
"Çok özür dilerim, bu şekilde gözlerimi dikerek bakmak istememiştim. Ama o kadar güzelsiniz ki..."
Genç kız utangaç bir şekilde gözlerini yere eğerek "Önemli değil, affedildiniz!"dedi.
Genç adam kızdan aldığı karşılığı fark ederek sırıttı. "Belki size bir kahve ısmarlayarak kendimi affettirmeme izin verirsiniz?"
Genç kız bir an ciddi gözlerle genç adamı inceledi. Sonra karar vermiş gibi omuzlarını silkerek narin elini uzattı.
"Neden olmasın, adım Niva".... |