|
Sisli bir sabahta Şehr-i İstanbul • Umut Dülger
Genç kadın acı ile haykırırcasına çalan saate kısık gözlerle baktı. Sabahın ilk zamanında kendisini hayal aleminden çekip alması için kurduğu saate karşı şu an nefret doluydu. Çünkü o hayal alemindeki hayatından, özellikle bu gece gördüğü rüyaların sonucunda oldukça mutlu idi.
Rüyasında hiçbir zaman gerçek olamayacak kadar güzel bir yaşam sürüyor, şimdi “keşke” diyerek hayıflandığı hiçbir şeyi yapmıyor ve mutlu mesut yaşayıp gidiyordu. Ama tabii adı üzerinde, bu bir “rüya” idi.
Saatin bir süre daha çalmasına izin verdi ve ardından sert bir şekilde düğmesine basarak onu susturdu. Yumuşacık yatağına sırt üstü uzanarak kollarını ve bacaklarını her iki yana doğru esnetti ve kendi kendine “kalkma vakti” diyerek doğruldu.
Orta boylu olmasına rağmen ince kemik yapısı yüzünden çok daha uzun ve olduğundan çok daha genç gösteriyordu. Eğer yan odada yatan ve liseye henüz yeni başlamış kızı olmasa kimse onun bir anne olduğuna bile inanmazdı. Çıkık elmacık kemikleri, ince ve kısa kaşları, ufak ve hafiften çekik mavi gözleri ve neredeyse beline kadar gelen uzun kumral saçları ile genç kadın oldukça güzel sayılırdı.
Her sabah yaptığı gibi ılık bir duş almak için banyoya doğru yollandı. Tam banyonun kapısından içeri adım atacakken aniden döndü. Fikrini değiştirmişti, zira içini garip bir his kaplamış. Henüz erken olduğu için uykusunun en tatlı zamanlarını yaşayan kızına göz atma isteğine kapılmıştı. Usulca kızının odasına doğru yöneldi ve vardığında aralık olan kapıdan göz ucuyla odayı süzdü.
Sorun yok gibi görünüyordu, her zamanki gibi dağınık olan odanın loş karanlığında kızı bir melek gibi sessizca uykusuna devam ediyordu. Onun için ne kadar çok çalıştığı aklına geldi. Bu zorlu hayatta yalnızdı ve bakması, en önemlisi de geçmişine bulaştırmaması gereken bir kızı vardı. Ona birçok konuda yalan söylüyordu. Bundan gurur duymuyordu ancak mecburiyeti bu yalanları vicdanında meşru kılmasına yardımcı oluyordu.
Derin bir iç çektikten sonra kızına sessiz bir öpücük gönderdi. Sabahları işe gitmek için erken çıkması gerektiğinden, eğer kızı uykusuz bir gece geçirmediyse pek karşılaşmıyorlardı. Zorlu bir iş gününün ardından eve adeta koşarcasına gitmesini ve yaşadığı hayatın çirkinliğinden sıyrılmasını sağlayan yegane varlık kızıydı.
Onun için planladığı gelecek için gereken parayı toplamak için önünde daha yıllar vardı. Hem de her günü oldukça zor geçen yıllar. Onun yüzüne her baktığında çok hızlı geçiyormuş gibi geliyordu zaman. Öyle olmasa da....
...duşunu aldı ve hiç sevmediği halde giymek zorunda olduğu ceket-pantolondan oluşan takım elbisesini üzerine geçirdi. Sıra kendine ayırabildiği bu yegane zaman diliminde yapmaktan en çok keyif aldığı şeye gelmişti; kahvaltı. Özenle demlediği çayı yudumlarken bir yandan da üzerine kekik ve kırmızı biberle süslenmiş zeytinyağı sürdüğü ekmeğinden bir ısırık kopardı. Göz ucu ile masada duran gazeteye bakıyordu. Ne de çok ölüm ve depresyon içeren haber vardı. Sanki dünyada hiçbir güzellik yokmuşcasına sürekli olarak insan ruhunun en derinlerinde saklı olduğuna inandığı, güçlü ve ilkel duyguların öne çıktığı haberlerle doluyordu sayfalar. Cinayet, cinnet, intihar, katliam, zulüm...
Kahvaltısını bitirdi ve evin içinde son bir tur attıktan sonra herşeyin yolunda olduğuna ikna olmuş bir şekilde kapıya yöneldi. Tam dışarı çıkacakken aklına camdan dışarıya bir göz atmak geldi. Zira son zamanlarda İstanbul’da havasının ne gibi bir sürpriz yapacağı hiç belli olmuyordu. Nisan ayının son günlerinin yaşandığı bu günlerde insan vücudunun dengesini bozacak kadar hızlı hava değişimleri yaşamak mümkündü.
Hızlıca holü geçti ve dış kapıya en yakın yer olan salona girdi ve cama yöneldi. Kapalı tülü ve ardından güneşliği açtı. Gözlerine inanamıyordu. Oturmakta olduğu ev binanın giriş katında olmasına rağmen şu an sokağı göremiyordu. Dışarıda oldukça yoğun ve bembeyaz bir sis hakimdi. Yön duygusu kuvvetli olduğu için buna pek de aldırış etmedi. Senelerdir gide gele ezberlediği sokaklardan ana caddeye çıkışı bulacağı konusunda kendine güveniyordu. Emin olmak istediği tekşey hava sıcaklığı idi ve bunun için camı açtı. Başını hafifçe camdan dışarı çıkartıp, derin bir nefes ile ciğerlerini doldurdu. Sabah serinliği ciğerlerini hafifçe yaktı ve bu da ona öğrenmesi gereken tüm bilgiyi veriyordu.
Camı kapatıp, tülü ve güneşliği düzeltti. Ardından geriye dönerek evin kapısına yöneldi. Portmantodan pardesüsünü aldı ve giydi. Yürümekte zorlanıyor olsa da topuklu ayakkabılarını da giyerek kapıyı açtı, dışarı çıktı ve kızının üzerinden kilitleyerek kapattı.
Apartmandan dışarı çıktığında sis sanki daha da yoğunlaşmıştı. Yine aldırış etmedi, hatta sanki sis ona saklamak istediği birçok şeyi saklama konusunda yardımcı oluyordu. Daha bir kendinden emin, daha bir rahat şekilde adımlar atarak işine gitmek üzere yola koyuldu. Bu sabah rüyalarından uyandırılmış olabilirdi ama ilk defa bu sabah uyanmaktan ve nefret ettiği işine gitmekten bu kadar keyif aldığını hissediyordu.
* * *
Radyodan gelen huzur verici melodileri sanki hiç duymuyordu. Okumakta olduğu kitabın sayfaları arasında o kadar kaybolmuştu ki; tam tabiri ile “top patlasa duymazdı”. Ya da en azından dışarıdan öyle görünüyordu. Gözlüklerini düzeltti ve gözlerini bir an için kitaptan ayırdı. Duvarda sessizce ve tüm dikkati ile yorulmadan çalışmaktan olan saate baktı. Ardından tekrar kitaba döndü ve suratında hüzünlü bir ifade belirdi.
“Bugünlük bu kadar” diyerek üzerinde bir Rönesans tablosundan bir bölüm taşıyan kitap ayracını yerleştirerek kitabı kapattı. Kitabı koltuğunun hemen yanında duran sehpanın üzerine bıraktıktan sonra yavaşça doğruldu. Bir an için kararsızlık gösterir gibi oldu ve hiç hareket etmeden ayakta durdu. Ardından oturduğu koltuğun tam karşısında duran pencereye doğru yöneldi. Sıkı sıkıya kapalı olan perdeleri açarak odaya yeni yeni doğmakta olan gün ışığının dolmasına izin verdi.
Bulunduğu odanın manzarası bir harika idi. Ancak tabii ki görülebildiği zamanlarda. Zira bu sabah boğazın o müthiş güzelliğini sarmalayıp, yutan yoğun bir sis tabakası hakimdi İstanbul’un tepelerinde. Yüzünü buruşturdu ve keyifsizce birşeyler mırıldandı. Kendi kendine mi konuşuyordu yoksa sadece sesli mi düşünüyordu o bile farkında değildi.
Görüp görebileceği sonsuz bir beyazlık olduğu için pencere önünde durarak daha fazla zaman kaybetmedi. Bütün gece uyumamıştı ve uyku vücuduna hakim olmadan önce bir şeyler yapmalıydı. Banyoya geçti ve musluktan halen daha soğuk akan suyu yüzüne bolca çarptı. Hemen ardından banyo dolabından traş kremi, fırçası ve usturasını aldı.
İronik bir biçimde az önce buz gibi su ile çivi gibi yaptığı yüzünü şimdi yumuşatarak traşa uygun bir hale getirmeliydi. Sıcak su veren musluğu açarak kısa bir süre bekledi. Eli ile kontrol ettiği suyun sıcaklığı istediği kıvama gelince fırçayı güzelce ıslattı. Ardından fırçanın üstüne bir miktar tıraş kremi sürdü. İlk başta yüzünü bir parça yaksa da fırça yardımı ile kremi yanaklarında ve çenesinde yaydı, köpürttü. Kıvamı tutturduğunu hissettikten sonra usturanın içine paketinden açtığı jiledi takarak tıraş olmaya başladı. Oldukça usta idi ustura ile tıraş olmakta, zira çok daha zordu tıraş bıçağına nazaran. Yaklaşık 2 dakika sonra neredeyse sinekkaydı şekilde traş olmuştu. Soğuk ve sıcak su musluğunu bir arada kullanarak ılık bir su yarattı ve kalan tıraş kremi artıklarını yüzünden temizledi.
Şimdi kendine bakıyordu, daha doğrusu buna çalışıyordu. Ancak bu sabah görmek istediği şeyleri görmesi konusunda engeller çıkmaya devam ediyordu. Ayna buğulanmıştı ve yüzünü göremiyordu. Bir süre öylece durdu, ardından bu iş için ayrıldığı belli olan bir bezi alarak aynayı sildi.
Artık kendini görebiliyordu. Dikkatlice yüzünü inceledi; güçlü çenesi tıraş marifeti ile parlıyor, büyük gözleri soğuk suyun çabası ile kendine gelmiş canlı canlı bakıyordu. Özenle taranmış saçlarına ve boynuna göz gezdirdikten sonra kendine bakmayı kesti. İlgisi zamana kaymıştı artık. Zira kolunu kaldırıp bileğinde duran ve muhtemelen kendinden daha yaşlı olan saate baktı.
“Zaman geldi, işleri yoluna koymak gerek” dedi güçlü bir ses tonu ile. Ardından tıraş olmak için kullandığı malzemeleri tek tek yerlerine koyup hızlı bir şekilde lavaboyu temizledi. Havlu ile yüzünü kuruladıktan hemen sonra banyoyu terketti.
Hızlı adımlarla holü geçerek holün sonunda yer alan yatak odasına girdi. Üzerindeki eşofmanları süratli bir şekilde çıkartarak gardroptan aldığı çok şık bir takım elbiseyi giydi. Çabucak bu odayı da terk etti ve az önce çıkıp tıraş olmak için banyoya gittiği oturma odasına geri döndü. Hemen pencereye yöneldi ve manzarayı yeniden kolaçan etti. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ve pencereye dönerek sehpanın üzerinde yer alan bir fotoğraf çerçevesini eline aldı.
Önce fotoğrafa dikkatlice baktı. Fotoğraf siyah beyazdı ve oldukça eski olduğu her halinden belli oluyordu. En az elli senesi olduğu kesindi. Fotoğrafta çiçekli bir elbise giyen genç bir kadın kucağında kısacık şortu ve gömleği olduğu halde bir çocuğu taşır şekilde pozlanmıştı. Arkalarında bir evin verandasına ait olduğu anlaşılan tanıdık çizgiler fotoğrafı tamamlıyordu.
Ani bir hareketle fotoğrafı ters çevirdi ve klipslerini açarak fotoğrafı koruyan hazneyi açtı. Haznede sadece fotoğraf yoktu. Ufak ve usulca katlanmış bir kağıt parçası da vardı. Kağıt parçasını aldı ve hazneyi tekrar kapatarak çerçeveyi yerine koydu. Kağıt parçasını da dikkatlice ceketinin iç cebine yerleştirerek odadan çıktı.
* * *
Komiser Metin az önce nöbeti devraldığı mesai arkadaşı ile vedalaştıktan sonra dinlenme odasında doğru yöneldi. Evde sıkı bir kahvaltı yapıp çıkmış olmasına rağmen henüz kendine gelememişti. “Demli bir çay iyi gelir” diye düşünerek yeni demlendiği her halinden belli olan çayın bulunduğu demliğe uzandı ve kendine bir fincan çay koydu. Bir kaşık şeker de ekledikten sonra plastik çay kaşıklarından birini fincanın içine bıraktı ve dinlenme odasındaki rahat koltuklardan birine kuruldu.
Tam çayından keyifle bir yudum alacakken gözleri neredeyse tamamen kapalı olan panjurdan sızan gün ışığına takıldı. Fazlasıyla beyaz ve doygun olduğunu fark etti. Merakla yerinden doğruldu ve panjuru açmasını sağlayacak olan makarayı tutan ipleri kuvvetliçe çekti. Kısa süre sonra tüm odaya yoğun ve bembeyaz bir ışık dolmuştu. Ancak odayı aydınlatan bu ışık dışarıyı tam bir bilinmezlik kabusuna sürüklüyordu. Her yer bembeyaz ve yoğun bir sis tabakası ile kaplıydı. Emniyet’in ne bahçesi ne daha ötesi, kısaca hiçbirşey görünmüyordu.
Şaşkınlığını kısa sürede üzerinden attı ancak bu sefer şaşkınlığın yerini stres almaya başladı. Ardından mırıldandı; “Ne olur bu sefer olmasın, bitsin sürekli bu başa saran film”. Arkasından bir kadın sesi “Yine bilmece gibi konuşuyorsunuz Komiserim”, dedi. Komiser Metin sadece başını hafifçe çevirerek arkasından gelen sese doğru baktı ve karşısında Komiser Muavini Deniz’i gördü.
Yirmibeş yaşındaki bu genç ve güzel kız şu an için onun ilgisini çekmekten çok uzaktı. Aralarında bir çekim vardı ancak şu an kafası binbir türlü düşünce ile doluydu ve az önce rahatlamak üzere olduğunu hatırlayarak bu düşüncelere okkalı bir küfür savurdu.
“Günaydın” , dedi önce karşısındaki genç meslektaşına ve ardından soğuk bir ifade ile “Herhangi bir ihbar var mı?” diye sordu. “Sakin bir sabah”, diye yanıtladı Komiser Muavini Deniz. “Umarım” diye mırıldandı Komiser Metin.
Ardından dinlenme odasının kapısına doğru ilerledi ve “pardon” diyerek genç kadını hafif bir omuz darbesi ile iterek odadan çıktı. Oldukça düşünceli görünüyordu ve “bir sigara içmeliyim” diye mırıldanarak masasında bıraktığı telsizine doğru uzandı. Tam o sırada telsizden geçen bir anons ile irkildi; “Malum yerde otuzbeş yaşlarında bir kadın cesedi bulundu, ilgili ekiplerin dikkatine, tamam” diye kısa çabucak biten hızlı bir anons idi bu telsizden duyulan.
Komiser Metin telsizi kaptığı gibi sandalyesinde asılı olan ceketini omzuna atarak merdivenlere doğru koştu. Arkasından meraklı gözlerle bakan Komiser Muavini Deniz de hemen peşisıra hareketlenerek merdivenlere doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı.
...
Olay yerine vardıklarında asayiş ekipleri çevre güvenliğini almış, meraklı kalabalığı uzak tutmaya çalışıyorlardı. Komiser Metin peşine takıldığı için mecburen yanına almak zorunda kaldığı genç meslektaşına aldırış etmeden arabadan ok gibi fırladı. Komiser’in geldiğini gören memurlardan biri hemen önünü keserek rapor vermeye hazırlanıyordu ki; Komiser Metin ona aldırış etmeden olay yerini çevreleyen güvenlik şeridini aşarak cesedin yanında diz çöktü. “Ama komiserim”, diyecek oldu memur ancak aniden vazgeçti. Sabah sabah fırça yemeye hazır değildi ve komiseri rahat bıraktı.
Komiser Metin kadının yüzünü örten gazete parçasını çekerek baktı. Kadının boğazı neredeyse cetvel ile yapılmış kadar düzgün bir kesik ile yarılmış ve parçalanmıştı. Acılı bir ölümdü. Zira şah damarını usturanın kesmesinin ardından –bunun bir ustura tarafından yapıldığını anlamak için adli tıp raporunu beklemesine gerek yoktu- yaklaşık beş dakika boyunca kanama devam eder ve vücut kasılarak yavaş yavaş ölüm gerçekleşirdi.
Bu tespiti yaptıktan ve filmin başa sardığından emin olduktan sonra yerde yatan kadının sağ elini avcuna alarak usulca açtı. Tahmin ettiği gibi oradaydı. Usulca katlanmış bir kağıt parçası. İçinde ne yazdığını ezbere biliyor olsa da yine de açtı. Ancak kağıda hiç bakmadan mırıldanmaya başladı :
Örtün, evet, ey hâile.. örtün evet ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..
Ardından başını hafifçe yukarı kaldırdığında Komise Muavini Deniz’in hüzünlü gözlerini gördü. “Üzgünüm” diye mırıldandı genç meslektaşı. Yavaşça doğruldu Komiser Metin ve çaresizliğin yüzüne kattığı ifade ile genç meslektaşına bakarak “Yine Tevfik Fikret ve yine SİS’den aynı iki mısra”, dedi ve yanıt beklemeden arabaya doğru yöneldi.
* * *
Cinayet mahallinin bulunduğu sokağın köşesindeki büfeden gazete alan iyi giyimli genç adam büfeciye soran gözlerle bakarak; “Ne oldu burada, neden bu kadar çok polis var ?”, dedi. Büfeci heyecanla cevap verdi sanki sorunun sorulmasını beklercesine; “Yine o katil çıkmış piyasaya”, dedi. “Hangi katil ?”, diye yeni bir soru ekledi genç adam. “Hani şu gazetelerin Şair dediği katil”, dedi ve ekledi “Ne zaman İstanbul’un üzerine böyle bir sis çökse bir orospu ölü bulunur, hem de hep aynı şekilde, yani boğazı kesilmiş olarak”, dedi. Gözlerini kısan ve “orospu” vurgusuna dikkat ettiği her halinden belli olan genç adam sanki çok neşeli bir haber almışçasına gülümseyerek; “Anladım, neyse hayırlı işler”, dedi ve büfecinin şaşkın bakışları arasında sisin içinde kaybolarak uzaklaştı...
... Eve vardığında saat öğleden sonrayı çoktan geçmiş hatta akşam üstü bile olmuştu. Ayakkabılarını çıkarır çıkarmaz boğaz manzaralı odasına yöneldi ve ilk iş pencereye doğru gitti. Sis dağılmış, boğazın o pırıl pırıl parlayan sularının güzelliği ve şehr-i İstanbul’un silueti tüm güzelliği ile gözler önüne serilmişti.
Gülümsedi ve içi derin bir huzur ile doldu. “Şanslısın ki ben varım”, dedi ve odanın diğer köşesinde duran çalışma masasına yöneldi. Bir kağıt alarak makul bir parçasını kopardı ve kalemlikten aldığı tükenmez kalem ile kağıda birşeyler yazıp katladı. Ardından koltuğun yanında duran sehpadaki çerçeveyi eline alıp ters çevirdi ve klipslerini açarak fotoğrafın arkasında kağıdı yerleştirip çerçeveyi aldığı gibi yerine koydu.
Derin bir nefes alıp koltuğuna oturdu ve sehpanın üzerinde duran kitabı alarak ayraçın bulunduğu sayfayı açtı ve “Nerede kalmıştık...” diye mırıldandı. |