Susmaksızın zırlayıp duran çağrı cihazının sesine uyandığımda saat sabahın üçüydü. Tabi ki manyağın biri yine birilerini doğramış, tecavüz edip boğmuş ya da kevgire çevirmişti. Hafif bir baş dönmesi ile yatağımdan doğrulduğumda genzimin yandığını hissederek iki kuru öksürükle elimden geldiğince gırtlağımı temizledim. Sigarayı bırakmalıyım diye düşünerek pakete uzandım.
Olay yerine gelene kadar dördüncü dal, sigaralar cennetindeki yerini almıştı. Cinayet masasındaki bir dedektifin ortalama ömrünün kırkbeş, elli arası olduğu düşünülürse akciğer kanseri için çok da endişelenmem gerekmediğini düşünüyordum.
Suç mahalli bir kuru temizleme ve yıkama dükkanıydı. Hani şu gereksiz yere yirmi dört saat açık olanlardan. Sabahın ikisinde ya da dördünde gelecek belki bir ya da iki kişinin üç dolar atıp boklu donlarını yıkaması için lüzumsuz elektrik ve iş kaybı. Bu gece gelen ise belli ki yıkama işleminden fazlasını yapmıştı.
Dükkandan içeri girdiğimde burnuma yanık et kokusu çarptı ve midemin ayaklanıp boğazıma kadar geldiğini hissettim. İyi ki midemde herhangi bir şey yoktu. Oniki senedir bu işteyim, her türlü ölü ve ceset gördüm, fakat hala yanmış cesetler ve onların mangalda fazla kalmış biftek kokusuna alışamamıştım.
Ben de diğer aklı başında polisler gibi bir maske takıp içeriye girdim. Meslekte geçen bunca yıldan sonra insanda bazı şeyler gelişir, mesela bir olay yerine geldiğinizde cesedin nerede olduğunu kimse size göstermeden bulursunuz. Ben de para ile çalışan çamaşır makineleri kısmında hiç oyalanmadan, arka taraftaki kuru temizleme makinelerinin olduğu yere doğru ilerledim.
Dedektif Mayers ve iki memur üzeri çarşafla örtülmüş bir öbeğin yanında hararetle konuşuyorlardı. Arkalarından yaklaşırken odanın duvarlarındaki kanların görüntüsünü incelemek için bir süre durmuştum. İnsan vücudunda ortalama dört litre kan olduğunu bilmeme rağmen her zaman nasıl bu kadar fazla görünebildiğine şaşırmışımdır.
Bu oda tam bir ikinci sınıf korku filmi setine dönmüştü. Duvara yaslanmış kanlı batanın görüntüsünü kanlar içindeki press ve el ütüleri tamamlıyordu. Dedektifi el işaretiyle yanıma çağırdım, kokunun maskenin altına sızan ağırlığı ve kanların görüntüsü, safra tadını boğazıma kadar yükseltmişti.
"Selam Mayers" dedim biraz daha temiz olan havayı maskenin altından soluyarak.
"Merhaba Joseph."
"Nasıl bir çılgınlık dönmüş burada?"
Mayers derin bir nefes aldı ve tatsızca anlatmaya başladı. "Adam sanırım bir buçuk gibi dükkana gelmiş, makineye bir dolar atıp çalıştırmış. Sonra yangın dolabına gidip baltayı almış, ki dolabın kapağını kırabilmiş olması iri bir adam olduğu anlamına gelir." Bu noktada bir kaç saniye durup düşünür gibi bir tavır takındı. "Elimizdeki en büyük problem ise o çinlinin neden kasa bölmesinden çıktığı. Çünkü o bölüm kurşun geçirmez değilse bile bir adamın kesinlikle içeriye girebileceği türden bir yer değil."
Şimdi meraklanmıştım. "Yangın dolabının kapağını kırmış, elinde baltayla cam bölmeyi mi kıramayacak?"
"Cam bölmenin iç tarafında demir parmaklık var Josh, ve arkasında demir kapı." Kızgın bir şekilde devam etti. "Lanet herif o kapıdan odaya girse telefonla tüm polis teşkilatını buraya toplayabilirdi."
Ben Mayers'in öfkesine anlam verememiştim. "O zaman sadece basit bir hırsızlığa teşebbüsten birkaç yıl yer ya da kefaletle serbest kalırdı, bu akşam yaptıklarından sonra iğne ya da sandalye arasında seçim yapmalı."
Mayers yüzünü buruşturdu. "Tabii yakalayabilirsek."
"Gördüğüm kadarıyla tüm kanıtlar burada."
Mayers eliyle daha da yaklaşmamı işaret etti. "Evet haklısın tüm deliller burada, adamı o baltayla doğramış ve parçaları oradaki ütülerle dağlayıp, ütülemiş. Fakat ne bir parmak izi ne de bir saç teli var..."
Yüzüm garip bir hal almış olmalı çünkü Mayers tek kaşını kaldırıp biraz geriledi. "O zaman adamımız çok dikkatli ve iş bilir görünüyor değil mi?"
Sıkıntılı bir tavırla cevap verdi. "Sanırım iş bilir, akıllı ve sadist bir seri katille karşı karşıyayız. Zira sapık herif bir imza bırakmış" cebinden kanıt poşetinde bir şey çıkarıp elime bıraktığında, cebinden bir sigara çıkarıp ağzına koydu ve söve söve içeri girdi.
Elimde ki kanıt ise hileli bir iskambil kardından başka bişey değildi. Normalde resimli kartların o iki tarafınında aynı görünmesini sağlayan yapısı aynıydı, ama kardın bir tarafı maça valesiyken, diğer tarafı kupa valesiydi.
Sonraki günün akşamı eve döndüğümde gerçekten de bitkin vaziyetteydim. Diğer olayların aksine elde ettiğimiz koca bir hiç olunca, ipucu sürmenin verdiği adrenalin gücü veya zafer duygusu olmayınca bütün enerjimin beni terkettiğini hissediyordum.
Herif tüm polis teşkilatıyla dalga geçer gibi hiç bir iz bırakmadan adamın birini doğramış, ütüyle parçaları dağlamış sonra da basıp gitmişti. Cinayetin işlendiği dükkanın karşısında bulunan bankanın güvenlik kamerası sadece beyzbol şapkalı bir adamın içeri girdiğini görüntülemişti. Bu delil de Amerika'nın en iyi ihtimalle beşte birini şüpheli yapıyordu.
Aynaya baktığımda kanlanmış gözler ve torba torba olmuş göz altları dışında kirli ve bezgin bir yüz beni bekliyordu. Doğrusu görüntüm iğrenç ötesi diye tanımlanabilirdi. Bir süre aynada kendime baktım. Yüzümü inceledim ta ki aynadaki aksim bana "Selam" diyene kadar.
Sendeleyerek geriye düştüm ve yavaş yavaş tekrar doğrulup aynaya baktığımda her şey normaldi, halüsünasyon gördüğümü düşündüm, elimi yüzümü yıkadıktan sonra bezgince buzdolabına yöneldim; bir iki bira içip zıbarmak ve sabah kalktığımda daha iyi görünmek istiyordum. Halüsünasyonu da unutmalıydım. Bunun duyulması demek açığa alınmak, psikolojik destek ve sonunda aktif görevden uzaklaştırılmak demekti.
Şunu iyi anlamanızı isterim ki; filmlerde gördüğünüz masa başı işleri bana göre değil söylevleri tamamen yalandan ibarettir, bir polisin aktif görevde kalmak istemesinin tek nedeni paradır. Yoksa kimse suçlularla köşe kapmaca oynamak ya da kurşunlarla dans etmek için çıldırmaz.
O gece deliksiz uyuduğumu düşünüyordum, sabah kalktığımda ise berbat haldeydim. Sanki yedi saat uyuyan ben değildim de bir başkasıydı. Başım çatlarcasına ağrıyor ve gözlerim yanıyordu, hastalandığımı düşünmeye başlamıştım. Ecza dolabını açıp aspirin kutusunu elime aldığımda tuhaflığı hissettim. Kutu bomboştu. Bu imkansızdı. İki gün önce kutu yarısına kadar doluydu.
Dışarı çıkarken çağrı cihazım yine fırtına koparmaya başlamıştı, anlaşılan bugün de huzuru bulamayacaktık. Hemen Mayers'i aradım. Sesi oldukça kötü ve sıkıntılı geliyordu. Selam bile vermeden asıl konuya girdi. "Adamımız dün yine iş başındaymış."
Kendi sesimi duyduğumda benim durumumun da yeni ortağımdan daha iyi olmadığını anlamıştım. "Nereden anlamışlar?"
"Aynı karttan bulmuşlar."
"Şu hile için kullanılan kartlardan mı?"
"Evet, hem de aynısı."
Canım çok sıkılmıştı. "Demek bir seri katille karşı karşıyayız."
Mayers bir süre düşündü. "Ben senin yerinde olsam seri yok edici ya da öldürücü derdim, çünkü adamımız her gün birini öldürmeye devam ederse -ki işin yapısı gereği etmesi gerekiyor- işimiz var demektir."
"Bu seferki olay yeri neresi?"
"Sabaha kadar çalışan bir market. Bu sefer ki kurban bir Hintli; anlaşılan adamımız KKK* üyesi."
Adresi aldıktan sonra hızla oraya gittim. Karşılaştığım manzara iğrençti, senelerden beri ilk defa kustum. Kadını –tabii artık kadın denilebilirse- doğramış ve kalanların üzerine kezzap dökerek eserini tamamlamıştı.
Gün boyu cesedin görüntüsü gözlerimin önünden gitmedi. Güvenlik kameralarını izlerken adamın tezgahtarı kasa bölümünden nasıl çıkardığını tespit ettik. Adam bir kimlik gösteriyordu, büyük ihtimal polis ya da göçmen bürosu kimliği olmalıydı. Mayers'i bu iş ile baş başa bırakıp evime döndüğümde hava kararmak üzereydi.
Bir duşa ihtiyacım vardı ve sağlam bir uykuya. İki gündür düzgün olarak uyuduğumu düşünüyordum ama gözlerim tam tersini söylüyor. Suyun altına girdiğimde kamera görüntüleri ve cesedin görüntüsü gözlerimin önünde dans etmeye başlamıştı. Adam çok uyanık ve iş bilir biriydi. Beyzbol şapkasını kamerayla yüzünün arasına doğru indirmişti. Sadece bir kimlik vardı. O da gerçekse.
Tüm bu düşünceler içinde bornozumu giydim ve mutfağa yönlendim. Niyetim bir bira içip kafa dağıtmaktı. Elimi bornozun cebine soktuğum anda dünya tersine döndü sanki. Cebimde bir şeyler vardı. Karton gibi bir şeyler. Bunları çıkarıp baktığımda asıl şok duygusu benliğimi sardı. Cebimden yirmiye yakın hileli kart çıkmıştı. İki gündür çok iyi tanıdığım yarısı kupa diğer yarısı maça olan valelerden...
Neye uğradığımı şaşırmıştım. İlk işim pencere ve kapı kilitlerini gözden geçirmek oldu. Fakat hiçbir zorlama ya da anahtar dışında bir şeyle açma girişiminin izine rastlamadım. Zaten katilin dosyaya kimin baktığını bilmesi de pek mümkün değildi.
Kapıyı tekrar incelediğim sırada yan komşum olan William beni gördü ve güldü. Dışarıdan geliyordu ve koltuğunun altındaki kitaplarla ne olduğunu tam anlamıyla belli ediyordu; kolej öğrencisi. Gençlere has ukalaca tavrıyla; "Selam aynasız. Yeni garip alışkanlıklarından biride bornozla gezip komşuları korkutmak mı?"
Bu çocuktan hoşlanmıyordum. Fakat hakkımda bir şeyler fark ettiği belliydi. "Hangi garip alışkanlıklar Will?"
"Gece yarısı pardesü ve beyzbol şapkasıyla dolaşma alışkanlıkları. Bir aynasız olarak yeterince korkutucu olduğunu düşünmüyor olmalısın."
Bu cümleden sonra, bir kova kaynar suyu başımdan dökseniz yere buz parçaları düşerdi sanıyorum. Bu şokun acısını çocuktan çıkarır gibi "Siktir git Will! Yoksa seni anandan çıktığın güne pişman ederim!" dedim.
Evime girdiğimde olanlara anlam vermeye çalışıyordum. Ne kadar inanılmaz olsa da sanırım geceleri insanları öldürüyordum. Ve yine sanırım uykumda. Ve hatta göçmen bürosundan bir dava için aldığım dosyadaki insanları sırayla.
Tüm taşlar yerine oturmaya başlarken aklıma banyo aynasında ki aksimin beni selamladığı geldi. Şizofren hastası mıydım yoksa bir çeşit olağanüstü durum mu vardı? Gerçekten kafam karışmıştı. Kimseden yardım isteyemezdim. Çünkü sonunda cinayetten idam edilerek hayata veda etmek zorunda kalmak da vardı. Bu işi bir an evvel çözmek zorundaydım.
Bir not defteri ve kalem alarak kendimi kalorifer borularına kelepçeledim. Not defterine bedenimde ki Mister Hyde için iki soru yazdım; "Kimsin? Ne istiyorsun?" Uyumak için beklerken sigara paketini yarılamıştım bile.
Sabah uyandığımda yatağımda yatıyordum ve yine çağrı cihazından iğrenç sesler geliyordu. Cep telefonunu alıp Mayers'i aradım ve selam bile vermeden "Bu seferki kim?" diye sordum.
Mayers konuşurken onu dinlemiyordum bile. Aklıma dün gece olanlar gelmişti. Ve korkarak not defterine yaklaştım. Sayfada benimkiler dışında bir şeyler yazıyordu ve asıl korkunç olan benim el yazım olmasıydı. Not defterine uzanırken "Ben seni arayacağım Mayers" dedim.
"Tamam. Birkaç saate kadar görüntü uzmanları görüntülerdeki kimlik bilgilerini çözerek bize ulaştırır. Sen de toparlanıp kıçını buraya getir. Sesin bok gibi geliyor."
"Görüşürüz."
Not defterini elime aldığımda ellerimin zangır zangır titrediğini fark ettim. Yazılanları gayet iyi bir şekilde okuyabiliyordum.
"Ben senim. Yıllardır beraberiz. Suçluların düşüncelerini ve hareketlerini neden bu kadar kolay anlayabildiğini hiç düşünmedin değil mi? Senin için başarı terfileri ve zamlar yeterli oldu. Artık özgür olmaya karar verdim.
Not: Bir dahaki sefere –tabii olursa- kendini kelepçelediğinde anahtarı ulaşamayacağın bir yere koy."
İşte şimdi gerçekten kendini berbat hissetmek ne demekmiş anladım. Mayers birkaç saate kadar kimlikteki bilgilerin bana ait olduğunu öğrenecek ve uykusuz geçen günlerin görüntümdeki etkisini hatırlayıp düşünerek bu bilgileri birbirine bağlayacak olursa, beni tutuklamaya gelecekti.
İşler gerçekten boktan bir hal almıştı. Banyoya koşup ecza dolabına sarıldım. Başım çatlayacak gibiydi. Su doldurmak için lavaboya yöneldiğimde aynadaki aksimi gördüm ve o yine bana bir şeyler söyledi. "Selam Josh."
Arkamı dönüp kendimi salona attığımda sanki arkamdan kahkahalar geliyordu ama sesin benden çıktığını biliyordum. Sonrasında kendi kendime konuşmaya başladığımı fark ettim. "Mayers buraya geliyor Josh."
"Nasıl?"
"Telefonu iyi dinlemedin galiba?"
"Neden bahsettiğini bilmiyorum."
"Mayers seni olay mahalline değil ofise çağırdı. Çünkü olay mahalli yok, ben dün gece kimseyi öldürmedim. Biraz eğlenmek için sokaktan bir fahişe bulmuştum, evde ona kayıyordum."
"Bana bir şey söylemedi ama"
"Sanırım kimlik kartını okumuşlar. Tabii ki senden başta şüphe etmediler ama ortağın bazı şeyleri birleştirebilecek kadar akıllı. Sana bir şey söyleyecek değil ya, sen bir suçluyu köşeye sıkıştırdığında idam edileceğini kesin bilsen bile ona her şeyin yoluna gireceğini ve sakin olması gerektiğini söylersin."
"Ama o arkadaşım."
"Madalya ve terfi verileceğini bilseniz bütün teşkilatı sıradan geçirir, ortağınızın boğazını kör bıçakla kesersiniz."
"Lanet olsun sana, git başımdan."
Bir süre durdum, ses kesilmişti ama baş ağrıları artmaya başlıyordu. O zaman kendimi zorlayarak bu masaya oturdum ve lanet not defterine olanları yazmaya başladım. Sanırım Mayers şu sırada merdivenleri çıkıyordur.
Silahım masanın üzerinde duruyor ve ben o tetiği çekmeye kararlıyım. Daha önce insan öldürmedim değil. Bir kovalamaca esnasında bir suçluyu vurmuştum. Fakat ben sapık bir katil değilim, bunu anlamanızı istediğim için bunları yazıyorum.
Selam millet, ben Josh'un deyimiyle Hyde ya da siz kötü Josh olarak çağırabilirsiniz. Şu anda kapı çalıyor ve sanırım beni tutuklamaya geldiler. Ona güveneceğimi sandığı için Mayers salağı tek gelmiş olmalı.
Josh tetiği çekemeden duruma el koydum. Sanırım benim kafam için düşünülen kurşun kapıdaki aptal aynasıza gidecek. Onu öldürmek diğerlerinden farklı olacak. Bu sefer kendimi korumak için öldüreceğim. Daha önce sadece eğlenmek istemiştim...
* * *
Not: KKK, Ku Klux Klan'ın kısaltılmasıdır. Amerika'da eskisi gibi olmasa da faaliyet gösteren ırkçı bir oluşumdur. 1900lü yılların başında yabancıları ve özellikle zencileri öldürerek eylemlerde bulunmuşlardır.
Ali Kamil Yeniay |