Güneşli, mis gibi rüzgâr kokan bir günden dehşeti içinize salmasını bekleyemezsiniz... Ama gene de, size muazzam sürprizler sunması an meselesidir.
Rüzgâr hafif bir meltemle cildini okşar gibi dolanıyordu etrafında. Yüzünü güneşe kaldırmış, gözlerini kapamış, çevresinde hışırdayan ağaçların huzur verici hışırtılarını dinliyordu. Son zamanlarda çevresindeki insanlara karşı geliştirdiği istem dışı rahatsızlık hissi neredeyse kaybolmuş gibiydi.
Erkek arkadaşı onu deli ediyordu. Başlarda ona karşı duyduğu yoğun aşk gittikçe soluyor, yerini kızgınlığa bırakıyordu. Bu son derece sıradan, sıkıcı piknik alanına onun isteği ile, arkadaşlarının baskısı sağ olsun, güya biraz olsun rahatlamak için gelmişleri. Kendini biraz bırakmalısın, hayatı yaşamayı öğrenmelisin, diyip duruyordu. Şimdi piknik örtüsünün üzerinde uzanmış dinlenirken, belki de haklıdır, diye söyleniyordu kendi içinden.
"Hey sen! Tembelliği bırak da bize katıl," Genç kadın tek gözünü açarak karşısında duran esmer kıza baktı. Erkek arkadaşının kankası turnayı tam gözünden vurmuş ve iki ay içinde bu ateş topunu ayartıvermişti. Yerinde duramayan, sürekli konuşan ve kıkırdayan, hayatı eğlence gibi gören örneklerinden sadece biraz daha zeki sayılabilirdi. Sadece birazcık...
"Burada iyiyim Asrın, siz keyfinize bakın." Arkada toplaşmış ve oynadıkları yakartop saçmalığına katılması için hevesle ona bakan gruba bir göz attı. Erkek arkadaşının suratı düşünce sıkıntıyla içini çekti. Bu işi yakında bitirmesi gerekecekti.
"Oyunbozanlık etme, buraya eğlenmeye geldik. Onca yolu sırtüstü yatmak için gelmediğine bahse girerim."
Genç kadın içinden, çok da emin olma, diye geçirdi. Anlaşılan kurtuluşu yoktu. Hepsi çift olan toplam sekiz kişiydiler. Anca beraber kanca beraberdi öyle değil mi?
Sıkıntı ile iç geçirerek örtünün üzerinde doğrulup "pekâlâ" dediğinde genç kızın neşeli çığlıkları midesini bulandırsa da gülümsemeye çalıştı.
Yanına gittiğinde erkek arkadaşı da sanki hayatının en doğru kararını vermiş gibi onaylayarak başlını sallıyor, ona içten bir gülümseme sunuyordu.
Ah hayatım, diye inledi içinden, keşke bu kadar salak olmasan...
Yirmilerinin ortasında sekiz yetişkinin çocuklar gibi şen yakar top oynamasına ancak yarım saat dayanabilmişti. Sonunda çığlık çığlığa kaçma hissini bastırarak, yorulduğunu bahane edip piknik örtüsüne geri döndü.
Yemek faslı da aynı curcuna ile devam etti. Mangallar yakıldı. Ortalığa kömür dumanları salınıp yarı pişmiş tavuk butlar ve katledilmiş kömürümsü domatesler ekmek arası yapılarak yendi.
Genç kadın hissettiği sıkıntıdan ve yemeğin sebep olduğu şişkinlikle kendini yorgun hissediyordu. Farkında olmadan uykuya dalıverdi.
"Onun nesi var, Altan? Mine'nin yani. Hasta falan değil, değil mi?" diye sordu en yakın arkadaşı.
Altan bakışlarını piknik örtüsünde uzanmış huzurla uyuyan kız arkadaşından en yakın arkadaşına çevirerek omuzlarını silkti.
"Bilmiyorum, Mert. Bir süredir böyle, sanki insanlar onu sıkıyor... Ben de dahil."
Mert endişeyle kardeşinden öte gördüğü genç adamı süzdü. Zayıflamış, gözlerinin altına mor halkaların gölgesi düşmüştü.
"Konuşmayı denemelisin, dostum. O zeki bir kadın, belki biz ona basit geliyoruzdur."
Altan uyuyan kıza bir kez daha baktı, "Basit şeyler hayatın heyecanını besler. Sanki o heyecan bir anda yok oldu, içinde bir şeyler eksildi. Geriye tanıdığım kızdan çok az şey kalmış gibi. Biraz rahatlasın diye getirdim buraya ama pek faydası olmuş gibi görünmüyor, öyle değil mi?"
Mert arkasına doğru uzanarak çantasından beyaz bir pike çıkarıp Altan'a attı. "Üzerini örtmen iyi olur, serin olmaya başladı."
Altan pikeyi yakalayarak başını salladı. Arkadaşının konuyu değiştirmesinden memnun olmuştu. Uzanarak uyuyan genç kadının üstünü örttü.
"Bazen onun değişmesini, basit duygulara yenik düşebilecek kadar kendisini bırakmasını istiyorum. O kadar kontrollü ki, hayatı kendi kuralları dışında yaşamaktan hoşlanmıyor ve değişime asla izin vermiyor. Her şey planlı, programlı olmak zorunda. Asla dışına çıkamıyoruz. Heyecan, tutku, ihtiras, açlık... İnsani tüm bu duygular onun için iğrenç birer zayıflık. Bunu kıramıyorum. Sanırım yakında bitecek..."
Mert arkadaşının omzuna vurarak sırıttı. "Oğlum, bu kadar karamsar olma. O işi gereği böyle olmak zorunda, ne de olsa yöneticilik zor iş. Zamanla bunu aşacaktır. Sen ona bu zamanda destek olmak zorundasın. Aşk böyle bir şey..."
Altan düşünceli bir şekilde kaşlarını çattı. "Tabi izin verirse..."
Bir süre sessizce düşüncelere daldılar. Diğerleri hala piknik masasında neşeyle sohbet ederken Mert çocukluğundan beri tanıdığı genç adamın çaresizliğini paylaşıyordu.
Devrim masadan kalkıp ikizine bira açmasını söyleyerek onlara yaklaştı.
"Ne öyle, kertenkele yutmuş tavuklar gibi sus pus oturuyorsunuz?" diye sırıtarak yere, Mert'in yanına oturdu. "Biralar epey soğumuş. Kafayı bulmanın tam zamanı."
Devrim'in ikizi Deha masanın oradan seslenerek "İşin gücün kafa bulmak, oğlum, hayatta başka şeyler de var," diye dalga geçti kardeşi ile.
Gülüştüler. İşte her şey bu kadar basit, diye düşündü Altan. Arkadaşları ile beraber basit bir gün... Uyuyan genç kız kıpırdanınca dikkat kesilerek huzurlu yüzüne baktı ve kendi kendine, neden onun için bu kadar zor, diye sordu.
Hava kararmak üzereydi. Altan yavaş yavaş toparlanmaları ve tuttukları bungalova doğru yola çıkmaları gerektiğini düşünürken Mine çığlık çığlığa uyuduğu yerden ayağa fırladı. Bir yandan kolunu tutarken bir yandan da acıyla kıvranıyordu.
Telaşla onun yanına koştular. Altan kızı sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da tuttuğu kolunun üst tarafında gittikçe şişen yere bakıyordu.
"Ne oldu? Nasıl oldu bu?" diye endişeyle bağırdı.
Genç kadın, "Bilmiyorum... Bir şey ısırdı. Son anda yeşil, uzun bir şey gördüm!" diye kısılmış korku dolu bir sesle söylenirken bir yandan da yerde buruşmuş pikeyi göstererek,
" Orda! Altında..." diye işaret etti.
Altan heyecanla yerdeki pikenin kendine yakın tarafından tuttu ve hızla açarak kenara fırlattı.
Ortaya çıkan şeyle kızlar çığlık çığlığa piknik masasına doğru koşturdular. Piknik örtüsünün etrafına yayılmış erkekler ise şaşkınlıkla örtünün tam ortasında kıvrılmış duran şeye bakıyorlardı.
"Bu bir yılan mı?" diye şaşkınlıkla sordu Mert.
Deha hafif bir ıslık kopararak, "Bilmiyorum dostum, böyle bir şey hiç görmedim. Şunlar boynuz mu?"
Devrim dikkatle yaratığa yaklaştı. "Hop! Dikkat et, saldırabilir..." diye durdurdu Mert arkadaşını.
"Ne olduğunu bilmeliyiz... Doktorlar Mine'ye ne vereceklerini bilmeliler." Altan'a doğru dönüp, "Kolunun yaralı kısmının üstünden bağla ve sık. Arabaya götür ve oradaki kırmızı battaniyeye sar. Biz de hemen geliyoruz. Hemen en yakın hastaneye gitmeli."
Altan, Mine ile cipe doğru giderken Deha homurdanıyordu. "Dostum, bu yılansa ben de ejderhayım. Hayatında hiç boynuzlu yılan gördün mü?"
Pikenin ortasında yatan şeyin gövdesi en az iki buçuk metre uzunluğunda ve vapur halatı gibi kalındı. Rengi yeşile benzese de, bedenini kaplayan ve mücevher gibi parlayan yanardöner pullar yüzünden sürekli rengi değişiyordu. İnce bedeninin yan taraflarında garip siyah desenler vardı ve renk değiştikçe bu desenlerde değişiyor gibiydi. Her şey bir yana kafasını görmeyen biri bu yaratığın yılan olduğundan emin olurdu... Ama Kafası... Arkadaşları en çok şaşırtan bu olmuştu.
"İnsan suratına benziyor," diye yorum getirdi Mert.
"Gözlerini saymazsan, evet hafifçe benziyor. Bak! burun delikleri, çene ve alın... Ne biçim bir bok bu?" diye sordu kendi kendine Deha.
Devrim,"Biliyorsam eşekler kovalasın, dostum, boynuzları var," diye hayretle söylendi.
O anda baygın gibi duran gözleri yarı kapalı yaratık, ağzındaki sivri dişleri göstererek uzun bir çığlık attı ve ardından bedeni seğirmeye başladı.
Dikkatle yaratığın üzerine eğilmiş arkadaşlar bir anda kendilerini geriye doğru attılar.
"Hassiktir!" diye bağırdı Mert.
Yaratık altın sarısı gözlerini açarak dikkatle onlara baktı ve uzun bir çığlık daha attı. Yaratığın bedeninden dumanlar çıkmaya başladı. Yaratığın kızıl göz bebekleri sarı gözlerini kaplayacak kadar büyüdü ve arkadaşların hayret dolu bakışları arasında insanımsı yanaklarına gözyaşları döküldü. Acılı başka bir çığlığın ardından uzun beden alevler içinde kaldı ve birkaç saniye içinde çığlıklar arasında küle döndü. Hemen ardından ortalığa ancak gül bahçelerinde duyulabilecek ağırlıkta bir gül kokusu yayıldı.
Arkadaşlar donmuş bir ifadeyle yaratıktan geriye kalan gümüş tozu gibi pırıldayan küllere bakakalmışlardı.
"Haydi! Gelmiyor musunuz? Kız kıvranıyor burada!"
Altan'ın sesini duyduklarında telaşla, birbirlerine bakmaya korkarak ciplere doğru koştular. Az önce ne olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktu.
İki cip en yakın hastaneye vardıklarında aradan bir saat geçmiş ve Mine'nin kolu kendi boyutundan çıkarak şişmişti. Yol boyunca uyumasına engel olmaya çalışmışlar, gittikçe kızaran bedenini görerek öleceği korkusuyla tüm hız sınırlarını aşmışlardı.
Onları hastanenin acilinde genç kadın bir doktor karşıladı ve hemen ilk müdahaleyi yaptı. Kadın ne olduğunu sorduğunda sadece, yılan ısırdı, diyebilmişlerdi.
Altan, arkadaşlarının garip davranışlarına aldırmayacak kadar korktuğu için onların cevap vermekteki isteksizliklerine aldırmadan cevaplayıvermişti doktoru. Uzun, yeşil bir yılan ısırmıştı Mine'yi.
Allahtan panzehir, serum ve pansuman işe yaramış, Mine kendini sabaha karşı toparlamıştı. Sabah ise neredeyse hiç ısırılmamış gibi sağlıklı ve canlıydı.
Son kontrollerden sonra Mine'yi hastaneden çıkarıp dağın eteklerindeki kiraladıkları ahşap eve geri döndüler. Tüm ısrarlarına rağmen Mine, şehre dönme fikrine karı çıktı. İyiydi ve tatillerini gönüllerince geçirmeliydiler...
Altan kız arkadaşının bu hiç istemediği tatili bu kadar ateşli bir şekilde savunmasına bir anlam veremese de sesini çıkarmadı. Mutlu ve sağlıklı görünüyordu. Sıkıntılı hali gitmiş canlanmıştı. İçinden hiç istemese de, ısırılmak yaradı, diye geçirmeden edemedi. Gece uykuya dalmadan evvel Altan kız arkadaşına sıkı sıkı sarılarak onu çok sevdiğini söyledi. Ondan aldığı ateşli karşılık hayallerinin bile ötesindeydi...
Ertesi sabahı neşeyle bir kahvaltı ve bol bol sohbet ederek geçirdiler. Sadece Altan değil, tüm grup Mine'deki değişiklikten şaşkınlık içindeydi. Ama hoşlarına gittiği için ses çıkarmadılar. Yürüyüşe çıktıkları öğleden sonra Mert dayanamadı. Altan ve Mine ile biraz arkada kaldığında, "Sana ne oldu böyle diye sormak istiyorum ama beni yanlış anlamandan korkuyorum, " diye söylendi.
Mine gülümseyerek Altan'ın koluna biraz daha sıkı sarılarak, "Sanki içim içime sığmıyor. Her şeyin kokusu, tadı bir başka sanki. Tüm derim canlı, başka bir varlıkmış gibi hayat dolu hissediyorum," diye kıkırdadı.
Altan mutlulukla sırıtarak, "Bu iyi bir şey, tatlım," diyerek genç kadının heyecanla kızarmış yanağına şapırtılı bir öpücük kondurdu. Aniden irkilerek elini dudağına götürdü
"Of! Yanağın çok soğuk, tatlım. Üşümediğine emin misin?"
Mert kaşlarını kaldırarak arkadaşına baktı.
"Yoo... Gayet sıcak hissediyorum...aksine." diye neşeyle gülümsedi Mine.
Yürüyüşlerinin geri kalanında Mert garip bir hisle içinin daraldığını fark etti. Bir insan bir gün içinde bu kadar değişebilir miydi?
Akşam yemeğinden sonra yatma vaktine kadar olan zamanlarını yaktıkları şöminenin önüne çifter çifter serilerek, Deha ve kız arkadaşı Aslı'nın yalancıktan çekişmelerine gülüşerek geçirdiler. İkiz kardeşler kendileri gibi iki kız kardeşle çıkıyorlar ve en çokta bu yüzden birbirlerine takılmaya bayılıyorlardı. Aslı'nın tam tersine Aylan, Devrim'in deli dolu doğasını tamamlarcasına sakin ve ağırbaşlıydı. Kıkırdamaları sakin bir gülümsemeyle izliyordu.
Bir ara Altan ve Mine mutfaktan bira almaya gittiklerinde Devrim'in kulağına eğilerek, "Sence de çok tuhaf değil mi? Bize birer pislikmişiz gibi davranan bu kızın bir gün sonra yıllardır can ciğer dostmuşuz gibi davranması? Deliriyorsam bana mukayyet ol," diye fısıldadı.
Devrim gülerek kız arkadaşının uzun kara saçlı başına yumuşak bir öpücük kondurdu.
"Çok kurcalamamak lazım, böylesi bizim için daha iyi. Kendini beğenmiş bir orospu gibi davranmasından iyidir. Üzümünü ye bağını sorma."
Aylan tuhaf bakışlarını ellerinde biralarla onlara doğru gelen Mine'den ayırmadan, "Üzüm bağına yılan girince elimde olmadan merak ediyorum."
Mert, Aylan'ın söylediği şeyi duyunca irkilse de belli etmemeye çalıştı. Kendi kız arkadaşının sıcaklığını hissetmeye çalışarak olduğu yere daha da yayıldı. Düşünmek istemiyordu. O pikenin üzerindeki şeyi sonsuza kadar kafasından atmalıydı.
Gecenin sonuna doğru şömine sönmeye yüz tutmuş, çevresine serilmiş arkadaşlar artık mırıltılarla sohbetlerine devam ediyorlardı.
Altan, bir süredir kucağında sürekli kıpırdanan Mine'yi dürtüp kıkırdayarak, "Yeter artık bir sakin dur," diye uyardı kız arkadaşını.
"Elimde değil çok kaşınıyor." diye mızmızlandı Mine.
"Neren kaşınıyor?" diye endişeyle doğruldu Altan. Onunla beraber Mine de doğrulmuştu. Kazağını sıyırarak yılanın ısırdığı noktayı kaşımaya devam etti.
"Yapma, yara yapacaksın!"
"Üzeri nasıl olsa bandajlı, bir şey olmaz. Çok kaşınıyor. Onun yüzünden kaşıntıyı bütün vücudumda hissediyorum. Sanki üzerimde karıncalar yürüyor!"
Mert doğrularak kızın bandajlı koluna baktı. "Belki de bandajdandır. Bugün değiştirdin mi doktorun söylediği gibi?"
"Evet, zaten üstündeki deri soyuluyor, herhalde ondan," diye cevapladı Mine.
Mert, Mine'ye yaklaşarak bandajın altından görünen kızarıklığa baktı. "Bandajı açıp bir bakabilir miyim?"
Mine şaşkınlıkla önce Mert'e sonra Altan'a baktı. Sonra omzunu silkti. "Neden olmasın."
Mert dikkatle kızın kolunu tuttuğunda derisinin soğukluğuyla irkildi. "Oğlum kızı sıcak tutsana, buz gibi olmuş. Kaşınmasına şaşmamak gerek. Her yeri karıncalanıyordur."
Altan hayretle kızın yanağını tuttu. Buz gibiydi. Sanki saatlerdir tipi altında kalmışçasına soğuktu. Ellerini ve bacaklarını kontrol ettiğinde de aynı şeklide soğuk olduğunu anladı.
"Üşüdüğünü neden söylemedin? Daha çok odun atardık."
"İyi ama ben üşümüyorum ki, sadece kaşınıyorum."
Mert Deha'ya dönerek, "Deha, senin şu çantandaki ilk yardım kutusundan pansuman aletlerini ve dereceyi getirir misin lütfen."
Deha tek kelime etmeden dışarı, arabaya gitti. Malzemeleri alıp döndüğünde Mert tek kelime etmeden dereceyi Mine'nin koltuk altına yerleştirip çantadaki makas ile pansumanı kaldırmaya başladı. Pansuman sargısını çıkarınca hafif bir ıslık çaldı.
Yılanın ısırdığı yerde deri, sanki kavrulup kalkmış gibiydi. Soyulmak bir yana, kendini bedenden atıyormuş gibi görünüyordu.
"Doktor bunun olacağına dair bir şey söylemiş miydi?" diye sordu Altan Mert'e.
"Hayır, böyle bir şeyden bahsetmedi. Ama panzehirin etkisinden olabilir." diye kendinin de inanmadığı bir açıklama getirmeye çalıştı.
Derinin attığı yer yayılıyordu. Bu gidişle tüm kol soyulabilir, derisini atabilirdi.
"Bunu kendimiz de soyabiliriz ya da kendi kendine atar. Senin tercihin Mine," dedi ve soran gözlerle kıza baktı Mert.
"Kalsın, kendi döküleceğe benziyor nasıl olsa."
Mert başını sallayarak yara terini temizledi ve yeni pansumanı yerleştirerek bandajladı.
"Şimdi ateşine bakalım. Ver bakalım anlayalım ateşin var mı? "
Genç kadın dereceyi çıkarıp Mert'e uzattı. Mert sayılara bakıp kaşlarını çattı. Otuzdört?
Mümkün değildi. Şu anda hipotermiye girmiş olması gerekirdi.
"Bu derece bozuk sanırım. Otuzdört gösteriyor. Soğuksun ama bu doğru olsaydı şu anda baygınlığa yakın olman gerekirdi." Endişe ile gözlerini Altan'a çevirdi.
"Kendimi gayet iyi hissediyorum. Kaşıntıyı bir yana atarsak turp gibiyim diyebilirim," diye neşeyle kıkırdadı Mine.
"Tamam o zaman, yarın gene bakarız. Altan, kızı ısıtmak sana kalıyor," diye şakalaşarak göz kırptı.
Altan da endişelenmişti ama bir önceki gece Mine'nin kendisine verdiği ateşli karşılığı hatırlayınca tüm endişelerini unutarak sırıttı.
"Görev adamıyım, dostum."
Arkadaşlar kıkırdaşırlarken gülmeyen bir tek Aylan vardı. O hala endişeliydi.
Bir süre daha sohbet ettikten sonra gece yarısını epey geçe herkes yatmaya çekildi.
Altan, Mine ile odalarına giderlerken içi içine sığmıyordu. Netekim, odalarına girer girmez Mine üzerine atlayarak tutku ile öpmeye başladı onu. Çılgın gibi soyunarak yatağa girdiler ve Altan o güne kadar yaşamadığı bir mutluluğun kollarına düştü. Mine'nin soğuk vücudu onda tersi bir etki yaratıyor, kendi tenini alevlendiriyordu. Aradan geçen uzun zamanın ardından Altan tükenmiş, uykunun tatlı ağırlığı üzerine kapanıyordu. "Seni seviyorum, aşkım benim.." diye fısıldadı gözleri kapanırken. Derinlere kaymadan evvel Mine'nin soğu teninin temasını hissetti ve gülümsedi.
Ne kadar uyuduğundan emin değildi. Ama bir sese uyandığı kesindi. Henüz sabah olmamıştı. Şafak atmasına ancak bir veya iki saat vardı daha. Suratını sıvazlayarak elini yan tarafa uzatarak Mine'yi arandı. Onun tarafı boştu. Kaşlarını çatarak rahatsızlanmış olabileceğini düşünerek yataktan fırladı. Kenara fırlatılmış eşofman altını yoklayarak buldu ve giydi.
Kapıya doğru giderken o sesi tekrar duydu. Garip bir şapırtı, emme sesi gibi ıslak bir sesti. Ses bir an kesildi ve yan taraftaki odanın onların odaya bakan duvarından hızlı bir sürtünme sesi geldi. Sonra tekrar o şapırtılı emme sesi.
"Allah Allah, " diyerek odanın loş aydınlığında kapıya doğru yürürken ayağına soğuk, ıslak bir şey dolandı.
"Hassiktir!" diye küfrederek geriye zıpladı ve ayağını tuttu. Eliyle yokladığında yapış yapış, ıslak bir kumaş gibi soğuk bir şey hissetti. İğrenme duygusuyla elini sallarken şeye bastığı yerin kenarından kenarından ilerleyerek odanın ışığını aramaya başladı.
Işığı bulur bulmaz yaktı ve arkasından şeytan kovalıyormuşcasına sırtını kapıya verip bastığı iğrenç şeyi görmeye çalıştı.
Önce baktığı şeye bir anlam veremedi. Anladığında ise çığlığı boğazında tıkandı.
Hala çıktığı bedenin şeklini koruyan insan derisiydi bu. Odanın ortasına ıslak bir parıltıyla, bolu boyunca bırakılmıştı.
Korkarak eline yapışmış parçaya baktı ve inledi. Parmaklarının arasında duran başka birinin parmaklarının derisiydi. Ayrı bir eldiven gibi parmaklarına dolanmıştı. Canlıymışcasına hala titreşiyordu.
Dehşetle elini sallayarak kendini o iğrenç şeyden sıyırmaya çalıştı. Fırlayan el derisi yatağın üstüne düştü. Odanın ortasındaki deri hala seğiriyordu. Üstünde cıvaya benzeyen damlacıklar belirmiş, sanki terliyordu.
Midesinin kalktığını hissetti. Safra boğazını yaktı. Kafasını sallayarak eliyle arkasındaki kapının tokmağını bulup açtı. Kendini koridora atıp kapıyı arkasından kapadı. Etraf sessizdi. Altan gözyaşlarının yanaklarını ıslattığını hissetti. Ses çıkarmamaya çalışarak aşağı inen ahşap merdivenlere yönelirken kendi kendine bir kâbus görmüş olabileceğini, kimseyi bununla rahatsız etmeye gerek olmadığını telkin ediyordu.
Merdivenleri inerken sessiz olmaya çalışsa da hıçkırığını tutamıyordu. Salona indiğinde yukarıdan o ıslak şapırtılı tekrar duydu. Kafasını yukarı kaldırarak sesi yakalamaya çalıştı.
Tekrar gözlerini salona çevirdiğinde şöminenin önünde, battaniyenin altında kıpırdanan çifti görünce rahatladı. Battaniyenin altından çıkan altın sarısı uzun saçlar ancak Deha'ya ait olabilirdi. Mine'yi bulmalıydı...
Hafif adımlarla onlara doğru yaklaşarak boğazını temizlercesine öksürdü.
"Deha, çok özür dilerim, sizi rahatsız etmek istemiyorum ama ben az önce yukarda çok tuhaf bir şey gördüm. Mine'yi gördünüz mü?"
Kıpırdanan vücutlar ahenkli salınışlarına devam ettiler. Altan kaşlarını çattı.
"Deha! Dostum yardımın lazım!"
Kıpırdanmaya devam ettiler.
Altan sinirlerinin tepesine çıktığını hissetti. Yukarıda yaşadığı şeyin üzerinde yarattığı aciliyet duygusu ile ayıp olacağını umursamadan battaniyeyi ucundan kapıp bir hışımla çiftin üzerinden aldı. Daha özürlere başlayamadan gözleri, yuvalarından uğradı. Battaniyeyi elini yakıyormuş gibi elinden fırlatarak geri geri gitti ve arkasındaki tekli koltuğa çarparak düşercesine oturdu. Elleri ağzında, çığlık atmamak için zorluyordu kendini.
Çift sandığı şeyler birer elbise gibi çıkarılmış atmış, seğiren boş derilerdi. Saçları bile yerinde duruyordu ama içinde insana ait ne varsa gitmişti.. Bomboşlardı. Gene de hala acı içinde kıvranırcasına titreşiyorla; boş göz çukurları ve sonsuz bir çığlıkla açılmış dişsiz, dilsiz ağızları ile ona bakıyorlardı.
Altan korkuyla düştüğü koltuktan fırlayarak geri geri amerikan tarzı mutfağa yöneldi. Gözlerini iki beden kılıfından ayıramıyordu. Kendini zorlayarak Mine'ye bakındı. Mutfakta da yoktu. Tavandan garip tıkırtılar geldi.
Altan Mine'nin yukarıdaki odalarına geri döndüğünü düşünerek dehşetle gözleri büyüdü. Ama ya odasında gördüğü şey aslında Mine'den arta kalanlarsa?
Ah tanrım! Diye düşündü, olmamalıydı.
Tüm vücudu korkuyla buz gibi olmuştu. Diğerleri! Onlar da tehlikedeydi.
Hızlı bir şekilde merdivenleri çıkarken arkadaşlarına bunu yapan şeyin dikkatini çekmemek için mümkün olduğunca sessiz olmaya çalışıyordu.
Yukarı çıktığında kendi odasının karşısındaki Mert'lerin odasının kapısına giderek kulağını dayadı. Ses yoktu ama kapının altından ışık sızıyordu.
Altan yavaşça kapıyı tıklatarak koridoru gözledi.
"Mert! Tanrı aşkına uyan!"
Odadan ses gelmedi. Ama diğer taraftaki, kendi odasının tam yanında olan odadan bir sürtünme sesinin ardından o garip şapırtılı emiş sesi duyuldu.
Altan aldırmadan Mert'in odasının kapısını açtı ve içeri girip kapıyı kapadı. Heyecanla yatağa doğru döndüğünde, aşağıda gördüğü manzaranın daha da fecisiyle burun buruna geldi. Her yerde kan vardı. Yatak, halı, duvarlar... mezbaha gibi kızıla boyanmıştı her yer. Yine, boş deriler iki kenara fırlatılmış. Düştükleri yerde seğiriyorlardı.
Bunu yapan şey sanki sonunda sabırlı davranmaktan sıkılmış, derileri parçalayarak çıkarmıştı. Ya da arkadaşları mücadele etmişti...
Gözlerinden yaşlar akarak seslerin geldiği son odaya girmesi ve neler olduğunu görmesi gerektiğini fark etti. Sessizce odadan çıkarak son odanın kapısına yaklaştı. İçerden hafif hafif ağlama seslerine karışan ıslak emme ve sürtünme sesleri geliyordu.
Titreyerek kapının tokmağını çevirdi ve kapı hafif bir tık sesi ile açıldı. Kapıyı yavaş yavaş açarken önce yatak ile duvar arasına sığınmış, dertop olmuş Aylan'ı korku ile bembeyaz olmuş yüzünü gördü. Aylan onu görünce çılgın gibi başını sallamaya ve daha da şiddetli ağlamaya başlamıştı.
Kapıyı biraz daha açında yatağın üstünde cereyan eden olayı tam anlamıyla görebildi.
Mine, sevgili kız arkadaşı tamamen değişmişti... Güzelim yüzü heyecanla pırıl pırıl parlıyordu. Uzun kestane rengi saçlarını açmıştı. Çırılçıplaktı... ama neye göre? Bir insana göre? Hayır! O bir insan değildi artık.
Üst kısmı bir kadının mükemmel büstünü taşırken çıplak, güzel göğüsleri ahenkle salıyordu. Bedeninin alt kısmı yılan gibi upuzun ve pulluydu. Bacakları yoktu. Kuyruğu vardı. Dizlerinin üstünde doğrulurcasına durduğu yatağın ortasından yere, odanın ortasını dolaşarak kıvrılan iki, iki buçuk metre uzunluğunda bir kuyruk. Kolları da, ellerinden omuzlara kadar olan yere kadar kuyruğu ile aynı renkte pullarla kaplanmıştı. Yanardöner, ışıltılı pullar... Vücudu gümüşsü bir pırıltıyla parlıyor, ışık saçar gibi terliyordu. Bedeninin iki yanındaki siyah şeritli desenler pulları renk değiştirdikçe değişiyordu.
Yüzü! en feci görüneni ise yüzüydü. O çok sevdiği yüzünü kaplayacakmış gibi duran iri gözleri kızıl gözbebeklerinin etrafını saran altın sarısı yabani bir ışıkla yanıp sönüyordu.
Alnının iki yanında çıkmış ufacık boynuzlar ise bu görüntüye daha da şeytani bir hava katıyordu.
Aylan'ın hıçkırıkları ile kendine gelen Altan, değişmiş Mine'nin o anda ne yaptığını fark etti ve inledi.
Mine kollarının arasında oyuncak bir bebekmiş gibi tuttuğu Devrim'in ardına kadar açık ağzına kendi ağzını dayamış, içinde insana dair ne varsa çekiyor, emiyor, sömürüyordu. Derinin altından kopup yukarı yükselen kanlı parçacıklar Devrim'in ağzından Mine'nin ağzına dökülüyordu. Altan'ın odada olduğunun farkındaydı ama müthiş bir zevk aldığı sömürüsüne ara vermiyordu.
Altan o anda yaşadığı şeyin bir kabus değil, cehennemin ta kendisi olduğu fark ederek tereddüt etmedi. Bir şansları olacaksa o şu andı. Yaratık kurbanı ile oyalanırken...
Yatakla duvar arasından Aylan'ı hızla çektiği gibi odadan fırladı. Merdivenlere ulaştıklarında arkalarından gelen tıslamayla hızlandılar ve yuvarlanırcasına merdivenleri indiler.
Yaratık arkalarındaydı, ama yavaştı. Sürünme seslerini takip ederken Altan mutfağa yöneldi.
"Deli misin? Çıkalım buradan!"
Altan kafasını sallayarak kızı çekiştirdi. Bu şeyi canlı bırakarak olmaz!"
"Bizi öldürecek!"
Altan delirmiş gibi gülümserken musluğun altındaki dolaptan benzin bidonunu kaparak çıkardı. Ocağın yanındaki şömine kibritini de alarak salona doğru ilerlerken Aylan'a dönerek, "Mutfak kapısını aç ve eşikte dur. Seni görmesini sağla."
Aylan korku içinde kafasını sallayarak kapıyı açtı ve eşikte durdu. Altan da elinde benzin ile mutfağın girişindeki kirişin ardına saklandı.
Yaratık salınarak merdivenleri indi ve savaşmaya hazır bir kobra gibi dikilerek etrafı kolaçan etti. Aylan'ı gördü ve kısık bir çığlık attı.
Mine'nin sesine benzeyen ama değişmiş bir fısıltıyla tısladı. "Bu heyecanı sen de yaşamalısın, dostum. Kontrolsüz ve her an daha da alevlenen! Onu içime almama izin ver. Benimle bir ol! Bende yaşa!"
Aylan, Altan'ın hazırlandığını görerek sinirle gülümsedi ve "Siktir!"diye cevap verdi.
Aldığı cevaptan hoşlanmayan yaratık Ayaln'a doğru atıldı ve o anda Altan elindeki bidondaki benzini eskiden Mine olan yaratığın üzerine boşalttı.
Benzinin ağır kokusu ile sersemleyen yaratık homurdanarak geri çekilirken Altan şömine kibritlerinden birini kutusundan çıkararak yaktı. Kibrit alevinin ışığında bir an yaratığın gözleri altından bakan Mine'nin gözlerini gördü. O hala oradaydı, bir şekilde.
Ama sonra o gözlerde ne kadar eğlendiğini belli eden pırıltıları fark etti. Tereddüdü sona erdi.
Yanan uzun kibrit yaratığa doğru koşup onu alevler içinde bırakırken Altan, Aylan'ın elinden yakaladığı gibi cipe koşturdu. Vakit kaybetmeden içeri girip kapıları kapadılar. Altan arabayı çalıştırırken evin kapısından fırlayan, canlı meşaleye dönmüş yaratık öfke ve acı ile çığlıklar atıyor, onlara ulaşmaya çalışıyordu.
Altan gaza bastı ve dağ evinin arkalarında kaybolmasının üzerinden saatler geçene kadar durmadı.
Yol kenarında gördükleri bir duraklama tesisinde temizlendiler ve yola devam ettiler. Hiç konuşmadılar. Sadece korku ve dehşet dolu gözlerle altlarında yitip giden yolu izlediler.
Şehre vardıklarında akşam olmak üzereydi. Aylan'ın evinin önünde durduklarında birbirlerine bakmaya cesaret edebildiler.
"Ne söyleyeceğiz?"
Altan yüzünü sıvazlayıp kafasını salladı, "Bilmiyorum! Kimse inanmaz..." durakladı ve kanlı, yorgun gözlerle kıza baktı. "Bir kaza olduğunu söylemek en iyisi."
Aylan başını salladı ve hafif bir sesle, "Teşekkür ederim," dedi.
Altan sadece başını sallamakla yetindi ve arabayı çalıştırdı. Arabadan inen kızı apartmana girene kadar izledi ve girdiğini görünce arabayı caddeye çıkarıp eve doğru yola koyuldu.
Sonra birden kızı bıraktığından beri kendini rahatsız eden şeyin ne olduğunu buldu.
Kız, apartmana girerken çılgın gibi kaşınıyordu...
Işın Beril Tetik
|