Samet / Koray Günyaşar

"Mezarını derin kaaaaz, mezarını derin kaz!"

Mezarcı kendisine bu aralar bir hayli musallat olmuş olan can sıkıntısını kovalamak için acemice uydurduğu şarkının melodilerine sığınmıştı yine. Tuhaf sözleri olabilirdi ama bir mezarcıdan daha fazlası beklenemezdi. Kazmasını toprağa bir kere daha sapladı ve dudağının kenarından bir kaç kelimenin sızmasına izin verdi. "Aslında mutsuz değilim, hatta huzurluyum bile diyebilirim. Ama sıkıldım işte, sıkıldım her şeyden." Bir an kendinden sıyrılıp söylediği sözlere uzaktan bakınca "yanlış bir ayrılık kararı vermiş bir kadın gibi" konuştuğunu farketti. Kendisini terk eden son kadını hatırlamaya çalışınca canı iyiden iyiye sıkıldı. Durup göğe baktı ve bağırdı. "Zamanı geliyor muuu?" Yıldızlardan cevap gelmedi. Bunun üzerine başını öne eğip uzun yılların arasından kendisini iyi hissetirecek bir şeyler bulup çıkarmaya çalıştı. Bir şeyler bulur gibi olunca hevesle kazmasını toprağa sapladı. "Mezarını derin kaaaaaz..."

 

Samet, yirmi üçüncü cesedini ardında bırakıp evine doğru hızlı adımlarla yol alırken sakinleşip kendini doğru düşünmeye zorluyordu. "Bana söz verdiler. Söz verdiklerine göre yapacaklar, değil mi? Şimdiye kadar söyledikleri hep doğru çıktı. Polis peşine takılmayacak dediler takılmadı. Otopsilerden bir şey çıkmayacak dediler, hiçbir şey bulamadılar. Her şey yolunda... Evet her şey yolunda. Sadece bir kişi daha, ondan sonra serbestim." Bir yerde rehine tutulmuyordu, bildiğimiz anlamda hapis de sayılmazdı. Ama son dört yıldır her gece gördüğü kabuslar dayanılmaz bir hal alınca psikiyatristi onu hastaneye kapatmaya çalışmıştı. Samet ise psikiyatristini olduğu yerde bırakıp çok geç olmadan bir anlaşma yapmayı tercih etti.

Üsküdar'daki o adam aylar önce yanına yaklaşıp ilk defa "Gelmek isteyeceksin. Uyumak isteyeceksin. Çok varma üstüne, bir an evvel gel." dediğinde adamı kovalamasaydı keşke. Zira aylar sonra onu yeniden bulmak zor olmuş, Pendik'in Şeyhli köyüne gidip adama yalvarıp yakarması gerekmiş ardından da Eyüp'te oturduğu söylenen bir başka yaşlı adama yollanmıştı. Gür saçlı, çok eski bir takım elbise giyen eskici gibi biriydi. Daha Eyüp'e adım atar atmaz sağa sola bakınmaya gerek kalmadan bir köşeden çıkıp kaldırıma oturtmuştu onu. "Her şehrin sahipleri vardır." demişti adam. "İzmit'in sahibi bir madencidir mesela. Bursa'nın sahibini hiç görmedim, ama hayvanlarla ilgili biriymiş, öyle söylediler. İzmir'in sahibi bir kuyumcudur, Edirne'ninki ise hattat. İstanbul'un bir değil, bir kaç sahibi vardır. Senin derdini çözecek olan ise saatçidir. Ama bedeli ağır olur. Ödeyebileceksen yerini söylerim." Samet bedelin para olmadığını anlayınca ister istemez yutkunmuştu tabii. Ancak ne kadar çıldırmış olsa da delilikten dönüş için ödenmesi gereken bedellerin olağandışı olduğunun farkındaydı.

Düşünceler içinde evine vardığında rahatlamak için bir duşa girmeye ikna etmeye çalıştı kendini. Ancak o huzursuzluk duygusu yeniden çöreklenmişti işte. Önce buzdolabını açıp bir bardak soğuk su içti, ardından da uzaktan kumandaya doğru uzandı. Televizyonun ekonomiden bahseden sesi odayı doldurduğunda gittikçe sakinleşmesine şaşırmadı. Televizyonun normalleştirici etkisi böyleydi işte. Dünya dönüyor, hayat devam ediyordu. Sanki kimse ölmemiş, sanki Samet kimseyi öldürmemişti. Bir güçle duşa girip salondan gelen televizyon sesi eşliğinde soğuk suyun vücudundan aşağı akmasına izin verdi.

"Bütün bunlar bitecek. Bir kişi daha yeter. Saatçi öyle söyledi."

Duştan çıktığında kendisini çok daha iyi hissediyordu. Yine de yatağa yattığında sakinleşmiş vücudu huzura kavuşamadı. İçinde onlarca çocuğun boğazına sarıldığı kabuslar onu sadık bir bir şekilde uykusunda bekliyordu.

Mezarcı, kazmasını bir kenara bırakıp toprağa uzandı ve gözlerini göğe dikti. "Gece işi güzel değil. Ne var sanki gündüz çalışsaydım? Ama yok, o zaman da kazarken güneş tepemde olurdu, gündüz kazan mezarcıları görmüştüm hepsi kan ter içindeydi. İş de değiştiremem ki... Rahatım burada sanki. Yalnız bu seferki çok uzun sürdü. Devamlı kazmaktan sıkıldım. Her gün de mezar mı kazılırmış?" Bir yıldızın parıldamasını fark edip mırıldandı. "Terzi bu defa işi çabuk tuttu. Saatçi de çok geçe bırakmasa bari." Yıldızların da kendisini izlemesinden memnundu.     

Samet uykuyla uyanıklık arasında geçirdiği huzursuz ve algısı gölgeli o uzun saatleri geride bıraktığını günün ışımasıyla anladı. Uykuya olan açlığı ve ihtiyacı güneşin enerjisiyle hiç değilse bir nebze olsun azalıyordu. Bu da anlaşmanın bir parçasıydı. Biraz olsun daha zinde olmasını sağlıyordu. Derhal yatağından kalkıp bir bardak suyun içine bıraktığı cep saatine yöneldi. Saati özenle sudan çıkarıp bir beyaz bezin üzerinde kuruttu. İşe yarayabilmesi için biraz zaman geçmesi gerektiğini biliyordu. Tıpkı defalarca tecrübe ettiği gibi onbeş dakika sonra bezin üzerinde bir sonraki hedefinin ismi, adresi, eve nasıl gireceği ve saat kaçta ölmesi gerektiği yazılıydı. Her yanı dağınık salonda bir koltuğa oturup zamanın geçmesini bekledi. Televizyonu açtı, müzik dinlemeye çalıştı ama içindeki kıvrandırıcı duygudan tam manasıyla kurtulamadı. Kendini daha fazla tutamayacağını anlayınca bronz cep saatini beyaz bezin içine sarıp özenle cebine yerleştirdi ve kendini üstüne üstüne gelen evinin duvarlarından dışarı attı. Artık fazla sabrı kalmamıştı. Gereğinden hızlı yürüdüğünü bir kuruyemişçinin kendisine tuhaf tuhaf bakmasından anladı. Sakin olmalıydı, bunu yapabilirdi. "Eskiden böyle olmazdı. Eskiden her şey çok güzeldi. Dayanabilirim. Yapabilirim. Soğukkanlı ol Samet, bugün her şeyden kurtuluyorsun." Bezin üzerinde sihirli bir biçimde belirmiş olan adrese geldiğinde ölüm saatini daha çok beklemesi gerektiğini sıkıntıyla hatırladı. Bütün günü bir kafede ya da büfede geçiremezdi. Yakınlarda bir park bulup bir banka oturdu. Parklar onu sakinleştirirdi. "Onaltıncı kişiydi evet. Sabırsız davranıp içeri erken girmiştim. Ne oldu? Saatçi gelmese hapsi boylayacaktım. Az daha yanıyordu her şey, bitiyordu. Yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin, biraz daha sabır. Haydi artık." Parkta bulduğu iki gün öncesinin gazetesini ilgiyle okumaya çalışsa da çok başarılı olduğu söylenemezdi. Bir süre sonra yanında annesi olduğu halde parkta koşturup duran çocuğun gözlerine daldı. "Çocuklar böyledir işte. Annesi babası bir tehlikeyi bekleyebilir. Kaygılı gözlerle sağa sola bakıp gelebilecek dehşete kendilerini hazırlayabilirler. Ama çocuklar bunu başaramazlar. Demin salıncağa binerken  bir sonraki saniye dehşeti kucaklarlar. Bum! Aracısız bir uçurum. Tam bir sıçrayış. Yaşam ve ölüm. Çocuklarda kaygıya yer yok. Evet." Öldürdükleri arasında hem de daha dördüncü gün bir çocuğun olduğunu kendisine hatırlatmasına gerek yoktu. Yüzü sıkıntıyla çarpıldı.

 "Tamam.. . ilk günler zordu. Öldürmek, can almak kolay değil. Ama çok yol katettim. Artık kuyruğuna geldim işin. Bu geceden sonra her şey eskisi gibi olacak. Kabus yok, uyku var. Yeniden karıma dönebilirim belki. Belki de yeniden çocuğumu gösterirler bana. Ben deli değilim. Bir gece uyku uyuyabilsem yeter. O zaman deli olmadığımı onlar da anlayacaklar. Saatçi biliyor, deli olmadığımı biliyor. Aracı da biliyor. Eskici de biliyor."

 

Kendisine deli olmadığını ispatlaması saatler aldı. Yine de çok ikna olmamışken büyük zorlukla beklediği ölüm saatinin yaklaştığını memnuniyetle farketti. Yerinden güçlükle kalktı ama adamın evine kadar yürüdükten sonra açık bırakılmış olan arka pencereyi bulup tırmanmakta zorlanmadı. Oyun oynamakta olan iki küçük çocuğun bulunduğu odanın kapısını kapattı ve koridorda ilerledi. Adam işten yeni gelmişti. Kravatını yatağın üzerine fırlatmış gömleklerinin düğmelerini çözüyordu. Göz göze geldiklerinde sıkışıp kalan zamanın içinden sıyrılıp göğe karışabilecek bir çığlık için bile herhangi bir fırsat olamadı. Samet donuk gözleriyle cep saatini adamın alnına doğru uzattı ve gözlerinden yaşamın çekilişini izledi.

"Ben.. b..iir şey.. yapmadımm."

Kendisiyle beraber bir canı da götüren o son nefesin öncesinde gelen bu cümle Samet tarafından tuhaf bir soğukkanlılıkla karşılandı.

"Ne yapmadığın beni ilgilendirmiyor."

Saati beze sardı, çocukların odasının önünden usulca geçip geldiği yoldan dışarı çıktı. Bir an önce derin bir uyku çekmek istiyordu. Parkın bulunduğu sokağa gidip otobüsü bekledi. Parası çok azalmıştı ama yakında yeniden para kazanabilirdi. Hayatını yeniden düzene sokabilirdi. Saatçi'yi ve diğerlerini gördüğünü, tüm yaptıklarını unuturdu. Salına salına evinin arka sokağına giden otobüsten indiğinde koşaradım evine gitti ve üstünü başını parçalarcasına atıp yatak odasına yöneldi. Büyük bir özlemle yatağına doğru uzanırken odada onu bekleyen çok uzun boylu genç adamı gördü. Kim olduğunu anlayınca hafifçe irkildi. Genç adamın bunu fark etmeyeceğini düşündüyse de yanıldığını çoktan anlamıştı. "Sen? Bu kadar genç miydin?"

Genç adam hınzırca gülümsedi. "Şimdiki zaman... Şimdiki zaman hep genç ve güzeldir. Çabuk kayar." Yatak odasında bulduğu eski püskü koltuğa oturdu. "Telaşlanma, saati geri almaya geldim. Anlaştığımız gibi uykuya dalar dalmaz dört yıldır gördüğün tüm o kabuslardan arınacaksın. Git getir."

"Teşekkürler... Teşekkür ederim efendim. Buyrun, saatiniz." Çekingen eli cep saatinin zincirini tuttuğu halde ileri uzandı. Gözlerinin titrek ışığında yorgunluğa sarılı bir parça umut vardı.

"Teşekküre gerek yok. Bir anlaşma yaptık ve şartlarına uyduk. Her şey normal, her şey olması gerektiği gibi."

Samet, bir şey daha söyleyemeden Saatçi odadan kayboldu. Bunun üzerine önce odanın içine şaşkın şaşkın baktı. Daha sonra da büyük bir rahatlamışlık duygusuyla yatağına uzanıp yorganını başına çekti. İyi bir uyku çekmeyi umuyordu.

 

"O önceki kabusları hakikaten sen mi vermiştin Saatçi?"

Mezarcı, yanında duran iyi giyimli yaşlı adama dönüp bakmadı bile. Gözleri yine yıldızlardaydı. Öyle ya, yıldızlar da onu izliyordu.

"Hayır, benimle alakası yok. Eskici, çocuğun babasını tanıyormuş, zamanında bir anlaşma yapmışlar. Babası anlaşmayı bozunca ceza olarak bu kabuslar ona miras kalmış. Ne miras ama! Ben de ufak bir iyilik karşılığında onu bu kabuslardan kurtardım."

Mezarcı gülümsedi. "Ufak bir iyilik dediğin yirmi dört kişilik bir temizlik. Hem de tek bir kişiye yaptırdın. Doğrusu iyi kullandın çocuğu. Güzel anlaşmaymış." Saatçi, Mezarcı'nın cahillik dolu analizine alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Hayır, hayır. Çocuğu kullanmadım. O bana geldi. Onu yalnızca kısa bir süre için kontrol ettim. Yani bu izni bana veren kendisiydi. Başkası sana izin vermezse onu kontrol edemezsin. Şimdi yine ipleri eline aldı, üstelik bu sefer babasından kalma kara bir mirası da yok. Bakalım ne yapacak?

"Pek senin tarzın değildir bu tip küçük meraklar? Çocuğu sağ bırakmayacağına dair para yatırabilirdim bir yerlere." Bir de bahisçi bulmalı diye düşündü.

"Öldürdüğü yirmi dört kişi önemliydi. İşin kötüsü önemli olduklarının kendileri dahil kimse farkında değil. Ya kendileri, ya çocukları ya da torunları bu şehri isteyecekler Mezarcı. İsteyecekler-di. Şimdi hayatları değişti. Çocuğun ise istediği başka, yalnızca o bunu henüz bilmiyor tabii... Haydi mezarları doldur da şimdilik ne yapacak onu görelim? Sabırsızlanıyorum doğrusu."

Mezarcı yerinden kalkıp kazmasını havaya kaldırıp salladı. "Bir kere daha yapalım şu işi." Gökyüzündeki bir kaç yıldız iç içe geçti ve içinden bir yağmur gibi inen ruhlar açık mezarların üstünde koşturmaya başladı. Bunlardan yirmi dört tanesi, mezarın içine girip tırnaklarıyla üstlerini parçaladılar. Mezarcı büyük bir sükunetle hepsinin üzerini toprakla örttü. Geri kalan tüm ruhlar yeniden göğe yükseldiler. Saatçi, uzaktaki mezarlardan birinde yüzü asık bir biçimde duran Mezarcı'ya doğru bağırdı. "Gördün mü bak? Kaldıramadı işte. Güç kimde olursa olsun aslında ipler hep kişinin kendi elindedir. İsteseydi, istemeyi bilebilseydi bu şekilde olmayabilirdi. Şimdi bedel ödeyecek, ne yazık. "

"Böyle yaşamaya devam edemez."

"Edecek."

"Nasıl?"

"Çünkü Samet ileride senin yerine geçecek. Mezarcı olacak."

Mezarcı göğe bakıp gülümsedi. "Umarım bu yakında olur."

Samet, uykusundan kan ter içinde uyandı. Saatçi sözünü tutmuştu. Son dört yıldır gördüğü tüm o kabuslardan eser yoktu. Ama mesele bu değildi. Kabuslarının misafirlerinin yerini başkaları almıştı. Öldürdüğü her kişi için her gece başka bir kabus. Yine yeni ve yeniden. Çok uzaklarda bir vakanüvisin kendi ismini deftere yazdığını bilebilecek kadar kendinde olması beklenemezdi.

"Yirmi dördüncü kıyımı Samet Kılıç yaptı. Şehir bir kere daha temizlendi. Gölge tarih ileride onu önce Mezarcı daha sonra da Çocuk olarak tanıyacaktır."

Koray Günyaşar

gölge#12: KONTROL | künye | yazarlar | arşiv | iletişim | pdf sürüm