Gerçek olmayanı sorgulamaya başladığında, gerçekten sıyrılıp rüyaya dalmak işten bile değildir. Rüyalar ise eşsiz tuzaklarla bezenmiş, cehennemin uzantısı olabilir...
Kulağında yankılanan anlamsız fısıltıları yok etmek istercesine başını sallayarak uykusunda döndü. Gördüğü rüyanın kesintiye uğramasını istemiyordu. Puslu bir gecede, mezarlıkta... Çırılçıplak bir özgürlük duygusuyla gecenin sisini içine, ciğerlerine çekiyordu. En son ne zaman bu kadar canlı hissetmişti kendisini? Ne zaman hayat böylesine dokunmuştu tenine?
Rüyasının onun için hazırlamış olduğu sahnede ilerlerken, yanından geçtiği mezar taşlarını okumaya devam ediyordu. 1902-1952 Hikmet Almış, elli yaşında bir adam. Neden öldüğü yazmıyordu taşta haliyle ama Saliha'nın biricik eşi ve Can'ın sevgili babası idi. 2002-2003 Berfe Kurt, bebek sadece bir sene yaşamıştı. Ama başında yükselen melek heykelinin yüzündeki gülümseme kadar kazınmıştı hayatın akışına. 1927, bir garip mezar... Taşta yazan sadece buydu, ne doğum tarihi, ne adı, ne cinsiyeti vardı. Doğmadan ölmüş bir canlı ne kadar gerçek olabilirdi?
Mezar taşlarının yanından geçerken sanki yürümüyor, kayarak ilerliyordu. Ayaklarını göremediği halde, gece çiyi ile ıslanmış çimenlerin ıslak, kadifemsi dokunuşunu iliklerine kadar hissediyordu. Mezar taşlarının bittiği noktada kocaman bir kabir çıktı karşısına. Korku filmlerindeki gibi sis, demirden kapısının üzerinde hortumlar oluşturarak yerden yukarı doğru sütunlar halinde yükseliyordu. Kapının üzerinde daha önce hiç görmediği garip eğimli bazı işaretler vardı. Biraz daha yaklaşarak ne olduklarını anlamaya çalıştı. Bu işaretler ona tamamen yabancıydı. Kiril alfabesine benzemesine rağmen, Rusya'da yaşadığı onca senenin verdiği güvenle Kiril olmadığına emindi. Harflerin üzerinde noktalamalar ve altlarında düzensiz sayılarda çizgiler vardı. Ağır ağır elini uzatarak çizgilere dokundu. Kapı sanki dün takılmış gibi pırıl pırıldı, cilalı yüzeyi ise ılıktı. Gecenin içinde bembeyaz görünen, hatta hafif bir ılıkla parlayan uzun ince parmaklarını kabartmaların üzerinde dolaştırdı. Kapı sanki canlı gibiydi. Ilık ve yumuşak... Kadın teni gibi ipeksi. Bu mümkün müydü?
Hafifçe geri çekilerek kapının üstündeki mermerden kemere baktı ve orada da bir takım resimler olduğunu gördü. Küçük, çıplak bir kız çocuğu resmedilmişti tam ortaya, küçücük kanatlarını açmış meleksi bir gülümseme ile donmuştu kemerin üstünde. Kızın kabartmasının iki yanında ise cehennemin tam ortasından ipini koparıp yerleşmiş iki yaratık vardı. Küçücük boynuzlu başlarını kaplayan, sivri dişlerle dolu ağızlarını yukarı doğru açmış ve kız çocuğunun iki yanında tapınırcasına diz çökmüşlerdi. Ardına kadar açılmış kanatlarında insan siluetleri vardı. Uzun tırnaklı pençelerini kızın ayaklarına doğru uzatmışlardı ve bu pençelerde birer kadın kafası duruyordu. Kıza sunuyorlardı sanki bu kafaları...
Birden omurgasında bir el dolaşırmış gibi baştan aşağı ürperdi. Hemen kemerin yan tarafına kazınmış resimlere baktı. Yılanlar vardı, çeşitli büyüklüklerde... Çiçek motiflerine dolanmış, ağızları açık, üstteki melek kıza dönmüş sırıtıyorlardı sanki. Hemen yanlarına o garip harflerle bir yazı kazınmıştı. Elini mermere işlenmiş kabartmalara götürdü. Mavi-beyaz yakıcı bir akım çıkıp parmağının ucunda patladı. Acı içinde geri çekilirken kapıdan gelen hafif klik sesini duydu. Kapının hafif gıcırtısı gecenin sessizliğini yırtarken, aralıktan sarımsı, bulanık bir ışık sızdı dışarıya.
Acıyan parmaklarını ovuştururken merakla yaklaştı. Bir aşağı eğilip bir yukarı uzanarak aralıktan bir şeyler görmeye çalıştı ama kapının aralığı içeriyi görmesi için yeterli değildi. Işık hüzmesi parlak olmamasına rağmen midesini bulandıran bir yoğunlukla görüşünü bozuyordu.
Tıp...tıp...tıp...
Kalp atışı gibiydi... Hafif ama istikrarlı. Belli bir melodinin ritmine eşlik edercesine düzenli. Garip bir şekilde ürkütücüydü ve nedense onda iğrenme hissi uyandırıyordu. Sanki birinin göğsü açılmış, kalbi kanlı yuvasında huzurla atıyordu.
Tıp...tıp...tıp...
Midesindeki bulantıya ve tüylerini diken diken eden o huzursuz duyguya rağmen merakına yenildi. Kapıyı hafifçe iterek mezardan içeriye adım attı.
Işık dışarıya sızdığı kadar yoğun değildi burada. Gene de gecenin sisi sanki içeriye dolmuş, hareket ediyor gibiydi. Biraz dağılır gibi olduğunda mezar odayı iyice görebildi. Genişçe ve dikdörtgen şeklindeydi. Tüm duvarları, tavan ve yer siyah damarlı mermerdi. İnci beyazlığında tenin altında görünen kara kanla dolu damarlar gibi...
Odanın ortasında, aynı mermerden yapılmış bir mozole vardı. Etrafını çepeçevre sarmış, dans edercesine hareket eden sisin ardından mozolenin üstünde duran bir şekil yakaladı göz ucuyla. Mozoleye ulaşmak için iki basamak inmesi gerekiyordu ama bir anda içini müthiş bir korku sarmış, onu olduğu yere çivilemişti.
Hissssss.... Fıssss...
Garip hışırtılar arasında gölgenin kımıldadığını gördü.
Hissssss... Fıssss...
Onu çağırıyordu...
Engel olunamaz bir hisle kımıldayan gölgeye karşı müthiş bir sevgi hissetti içinde. O...o çok güzeldi... Onu seviyordu?
Sarsak adımlarla iki basamağı inerek mozoleye ulaştı. Mezarın içindeki sis hızla hareket ederek, vakumla çekiliyormuş gibi bir anda aralık kapıdan yok olup giderken, mozolenin dört bir yanına konulmuş adam boyundaki bronz şamdanları fark etti. Sivri dişli ağızları açık, ısırmaya hazır üç yılan başı tarafından taşınan bilek kalınlığındaki mumlar karanlık bir neşe ile parlayarak yanıyorlardı. Bronz yılanların gövdeleri birbirleriyle düğüm olmuş, şamdanın gövdesini kavrayarak aşağı uzanıyorlardı.
Tısss... Tıssss...
Demin duyduğu o garip hışırtıları bunlar mı çıkarıyordu yoksa?
Mozolenin üzerindeki karaltı hafifçe öne doğru eğilerek kendini ışığa çıkardı.
Nefesi kesildi, sersemledi... Belki de o anda öldü? Rüyadaki elini bilinçsizce mozolenin üzerindeki karaltıya uzatarak uzandı.
Dünya üzerinde görülmemiş bir güzelliğe sahip meleksi, gamzeli yüz; beyaz denecek kadar açık, altın bukleli, pırıl pırıl, kuş tüyü kadar hafif ve yumuşacık saçlar; dipsiz kuyuların, aysız gecelerin ve ölümden sonra gelecek sessizliğin sonsuzluğunu taşıyan o kocaman kara gözler... Üstünde oturduğu mozolenin beyazı kadar bembeyaz, pürüzsüz, ışıltılı bir ten... Bir kız çocuğu bu kadar güzel ve saf olabilir miydi? Bembeyaz danteller içinde bir melek?
Ah Tanrım! Bir melek?
Parmaklarını iyice uzatarak küçük kızın altın buklelerle çevrili bembeyaz yanağına dokundu. Soğuk ama capcanlıydı. Küçük kız onun dokunuşu ile kızıl minik dudaklarını büzerek bir, "Ooo," sesi çıkardı. Sonra utangaç bir ifadeyle geri çekilerek gamzeli eliyle ağzını örterek kıkırdadı.
O da rüyasında gülümsedi.
Küçük kız biraz daha uzanarak eliyle ona işaret etti. Yaklaşmasını istiyordu. Yaklaştı...
Küçük kız işaret parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmasını işaret etti ve diğer elini minik göğsüne götürerek kalbinin olduğu noktayı kaşırmış gibi yaptı.
İlgiyle onu izliyordu; rüyasındaki bu küçük kızın ondan ne istediğini anlamıyor ama ne istiyorsa vermeye hazır hissediyordu.
Küçük kız göğsünü biraz daha kaşıdı ve dantelleri bir kenara iterek tırnaklarını göğsünün çıplak tenine geçirdi. Genç adam karşısında donmuş onu izlerken parmaklar battığı yere biraz daha dalarak derinlere girdi ve küçük parmaklarının arasından kapkara kandan ince sicimler aktı bembeyaz dantellerin üzerine.
Gamzeli küçük parmaklar bembeyaz tenin ardında görünmez olana kadar battı... Battı. Ve nihayet küçük meleksi yüzünde tatmin olmuş birinin gülümsemesi belirdi. Parmaklar battıkları yerde bir şey kavradı ve vıcık vıcık bir emme sesi ile beraber geri çıkmaya başladı. Parmakların battığı delikler genişleyerek yayıldı ve yırtıldı. Bir an sonra kız kanlı parmaklarının arasında, kapkara sıvıyla kaplanmış bir nesne tutuyordu.
Şok olmuştu, iğrenmişti, merak etmişti... Onu seviyordu...
Küçük kıza biraz daha yaklaşarak elindekinin ne olduğunu görmeye çalıştı. Kız aldırmaz bir ifade ile nesneyi üstündeki bembeyaz dantel geceliğin eteğine silerek temizledi. Muzip bir gülücükle elindekini önünde merakla bekleyen adama sundu. Göğsündeki kanlı yara yine o vıcık vıcık emme sesini çıkararak yavaşça kapandı ve yok oldu. Geriye dantele bulaşmış kara sıvının lekesi kalmıştı.
Kızın elindeki altın ışıltılar saçan büyük bir düğme boyutunda olan nesneyi avucuna aldı. Yüzüne yaklaştırarak ne olduğunu anlamaya çalıştı.
Bir broşa benziyordu. Altın bir broş. Üzerinde o garip harflerin oluşturduğu bir halka ve onun içinde de gene üç yılan başı vardı sanki. Kenarları ise minik kara taşlarla bezenmişti. Çevirerek arkasına baktı. Broş değildi. Çünkü iğnesi yoktu. Düğme değildi... Delikleri yoktu.
Kafasını kaldırıp soran gözlerle rüyasındaki küçük kızın güzel yüzüne baktı ve yuvarlak altın cismi ona geri uzattı.
Küçük kız kafasını iki yana sallayarak itiraz etti ve küçük gamzeli eli ile adamın göğsünü işaret etti.
Ne yapmasını istiyordu?
Küçük kız sorusunu anlamış gibi, hayali bir yuvarlak cismi parmaklarının arasında tutarak kendi göğsünün üzerine götürdü ve bıraktı.
Bu şeyi göğsüne koymasını mı istiyordu.
Kız yine sorusunu anlamıştı ve ışıltılı bukleleri kafasını onaylarcasına sallarken yüzünün çevresinde dans etti.
Neden? Neden bunu yapmasını istiyordu? Neden ona bu şeyi vermişti?..
Sorular kafasında uçuşurken, aynı anda o iğrenme hissi içini bulandırırken, yüreği de o eşsiz sevgi hissinin neşesi ile doldu. Onu seviyordu... Hep beraber olacaklardı... Burada, onunla... Sonsuza kadar?
Uyuşmuştu gene. Hissiz parmakları ile diğer elinin avucunda duran altın nesneyi aldı ve yavaşça parmaklarının arasında döndürerek, gözlerini küçük kızın dipsiz kutular gibi derin gözlerinden ayırmadan göğsünün üzerine götürdü. Bir an, sadece bir tek an duraksadı... Sevmek istediği ama sevemediği kadının güzel yüzü gözünün önüne geldi. Terk ettiği, ağlattığı ve acımasızca alay ettiği kadının...
Küçük kız tereddüdünü hissederek kaşlarını çattı ve itiraz edercesine mırıldandı.
Ihhh...
Bu küçük şey ona hiç hissedemediği sevgiyi vermiş, onunla sarmalamış, ruhunu onunla okşamıştı. Bunu kaybetmek istemiyordu...
Elini kararlı bir şekilde göğsünün üzerine hızla bastırdı. Rüyasında göğsü çıplaktı şimdi ve altın nesnenin soğuk dokunuşunu tam kalbinde hissetti. Bir an parmaklarını arasında, kalbinin atışlarına eşlik edercesine, nabız gibi şişip indi. Kımıldandı. Isındı.
Tıssss... Fıssss...
Göğsünün derisi acı ile ürperdi. Refleksle nesneyi göğsünden çekmeye çalışırken küçük kızın gülümsemesi sırıtmaya dönüştü ve kızıl küçük dudakların arasından sivri, sipsivri dişler göründü.
Acı dalgası tekrar göğsüne vururken kızın sırıtması kahkahalara dönüştü ve küçük ellerini çırparak yerinde zıplarken karşısındaki adam acıyla kıvradı.
Refleksle elinin altındaki nesneyi göğsünden çekmeye çalıştı. Ancak nesne sımsıkı göğsüne yapışmış, çıkmıyordu. Rüyada bu kadar büyük bir acı hissedebilir miydi?
Zorlukla gözlerini kızın neşe dolu kara gözlerinden ayırarak göğsüne baktı. Sersemledi... Korkuyla titredi...
Altın yuvarlak nesnenin kenarlarından simsiyah, ipliğimsi şeyler uzanarak göğüs derisinin altına girmişti. Nesne nabız gibi şişip inerek katlanılmaz yoğunluktaki acı dalgalarını adamın vücuduna yayarken, çevresine dizili kara taşlar kızıl bir ışıkla yanıp sönüyordu. Rüyada inanılmaz da olsa o ipliksi şeylerin derinlere dalarak kalbinin etrafını sardığını ve her geçen dakika incecik gövdelerini kasarak kalbini sıktıklarını hissedebiliyordu.
Acı dalgaları ile birlikte iğrenme hissi olanca gücüyle geri geldi. Umutsuzca küçük kıza baktı... Adamın çektiği acı ile neşe içinde ellerini çırparak kahkahalar atan kızdan yayılan o müthiş sevgiden eser kalmamıştı.
Acıyla kasılarak öksürdü ve dizlerinin üzerine, mozolenin yanına çöktü. Uyanmak istiyordu....
Boğazından yukarı yoğun sıcacık bir sıvı yükselerek ağzından beyaz mermerin üzerine boşaldı. Kapkara kanın beyaz mermer üzerinde, sanki canlıymışçasına hareket ederek, kılcal damarlar gibi ayrışarak yayılmasını gözyaşları içinde izledi. Umutsuz bir çığlık atarak kalkmaya çalıştı. Kan tekrar ağzında yere boşandı. Kılcal damarlar gibi ayrışarak yine mermer zemine yayıldı.
Son bir gayretle ayağa kalkarak doğrulmaya çalıştı ancak bacakları boşalarak sırt üstü yere düştü. Çıplak sırtında mermerin soğuğunu duyumsarken, canının bedenini terk ederek yavaşça dışarı kaydığını hisseti.
Rüyada ölünebilir miydi? Hiç uyanmamak böyle bir şey miydi?
Canının son kırıntıları ile küçük kızın eğilmiş merakla onu izleyen yüzüne doğru uzattı elini. Küçük kızdan yardım isterken odada ikisinden başka varlıkların olduğunu hissederek başını yana çevirdi ve gittikçe bulanan gözleriyle kim olduklarını görmek için, gözlerini iyice açarak dikkatle çevresine baktı.
Odanın içinde yükselerek çoğalan fısıltılar arasında mezarın beyaz duvarları kıpırdandı ve duvarlarda beliren kısılıp kalmış yüzlerce insan silueti, yardım etmek istercesine ona uzandı. Küçük kızın kahkahaları daha da artarken, fısıltılar ağlar gibi sesler çıkararak mermer duvarların yüzeyini kaplayan incecik zarın altından ona ulaşmaya çalışıyorlardı.
Kımıldamak, onlara uzanmak istedi... O kadar hissiz ve hafifti ki! Gözleri kararmadan önce son gördüğü şey, kendi ağzından çıkan mavi, pırıl pırıl bir ışığın bedenini terk ederek küçük kızın ardına kadar açık, kızıl dudakların çevrelediği sivri dişli ağzında gözden kaybolması ve küçük göğsünün üzerinde, nesneyi çıkardığı, kalbinin olması gereken yerin tam altında nabız gibi ışıyarak tekrardan canlanmasıydı...
***
"Ölüm saati?"
"12:15"
"Böyle bir şey görmedim? Doktor, bu nedir?"
Genç doktor eldivenli elinde tuttuğu kanlı, yuvarlak nesneye bakarak kaşlarını çattı.
"Biliyorsam ne olayım... Yutmuş desem, gene imkânsız. Ancak cerrahi müdahale ile girmiş olabilir oraya."
Asistan merakla eğilerek doktorun elinde tuttuğu altın nesneyi çatık kaşlarla inceledi.
"Üzerindekiler ne acaba? Şunlar harf mi?"
Doktor elindeki gazlı bez ile nesneyi biraz daha temizledi.
"Evet, harfe benziyor."
"Onu ne yapacaksınız, doktor? Ailesine mi vereceksiniz?"
Doktor dikkatle ameliyat masasında yatan, göğsü kesilerek açılmış genç adama baktı. Uykusunda attığı canhıraş çığlıklardan korkan komşuları kapıyı kırarak eve girmiş ve genç adamı uyandırmaya çalışmışlar, ancak başarılı olamayınca hemen ambulans çağırmışlardı. Genç adamın çırpınışları hastaneye yetişmeye çalışan ambulansta kalbinin aniden durması ile birlikte sona ermişti. Hastaneye ulaştığında yapılan kalp masajı ve elektroşoka rağmen geri döndürememişlerdi. Açık kalbe şok uygulama niyetiyle göğsünü açan doktor ve asistanları gördükleri karşısın dehşete düşmüşlerdi. Genç adamın kalbinin tam üstüne yapışmış altın bir nesne, incecik kara ipliklerle kalbi sarmış ve sıkarak parçalamıştı. İplikleri kesip kalbi nesneden serbest bırakmalarına rağmen organ o kadar feci parçalanmıştı ki, tamir edilebilir bir yanı kalmamıştı.
Nesneyi ailesine vermek? Doktor sebebini anlayamadığı bir şekilde müthiş bir kıskançlık hissetti. Onu vermek mi?
"Sanırım!" diye mırıldandı meraklı asistanına.
Onu veremem, diye düşündü doktor. Nedense bu nesne ona alışık olmadığı bir sevgi hissiyle uzanıyordu sanki... Onu veremem, o bende kalmalı, diye tekrar etti kendi kendine. Hem zaten ne olduğunu araştırmam lazım, öyle değil mi, diye bahaneler yarattı kedine...
Doktor nesneyi genç adamın ailesine vermedi, aileye söylediği şey kalp krizi geçirdiğiydi. Gençti ama mümkündü. Bazen böyle şeyler olurdu...
Doktor o gece geç saatte nöbeti bitirerek, karısının aylarca önce terk edip gittiği yalnız evine döndü. Yemekte az pişmiş biftekle makarna yedi ve yanında bir bardak şarap içti.
Yemekten sonra bir saat kadar televizyonu zapladı, seyredecek bir şey bulamayıp kapadı. Kendine sütlü bir kahve yaparak çalışma odasına gitti, altı aydır okuduğu kitabın bir yarım sayfasını daha okuyarak kenara bıraktı.
Yukarı kata çıkarak soyundu, duşunu aldı, pijamalarını giydi. Yatağa girerek komodinin üzerine koymuş olduğu okuma gözlüklerini takarak dünün gazete haberlerini gözden geçirdi.
Bir kadın kendini balkondan atmıştı... İki siyasi, televizyonda gene ağız dalaşı yapmıştı. Bir adam çocuğunun kaçırıldığını iddia ediyordu ama polis adamın çocuğu öldürdüğünden şüphe ediyordu... Hatay'da arkeolojik bir kazıda çok eski bir mezar bulunmuştu... Market sahibi müşterisini doğramıştı...
Doktor gazeteyi kenara atarak ışığı kapadı ve karanlığa gözlerini dikerek ceketinin cebinde duran nesneyi düşündü.
Yorgundu... Esnedi... Uyudu...
Doktor o gece sislerle bezenmiş bir mezarın rüyasını gördü...
* * *
DİLRUBA = Gönül kapan, gönül alan (Farsça)