ergen | demokan atasoy

İstanbul,

21.Mart.1996

"Yavaş... Lütfen yavaş... Canım yanıyo!" diye fısıldadım ağzımın üzerine gevşekçe kondurduğu bodur parmaklarının arasından. Aslında bir yerimin acıdığı filan yoktu ya, o böyle söylememi isterdi. Hep gece karanlığında gelir, arkamdan yanaşıp üzerime çullanırdı. Ses çıkarmamam için bir eliyle ağzımı kapatırken diğeriyle ise yorganı aramızdan çeker, geceliğimi kaldırır, donumu kenara sıyırıp içime girerdi.

Sıkılı dişlerinin arasından "Ayşecik..ıhh... Ayşecikhh..." diye fısıldarken, tutamadığı salyaları omzuma damlardı.

Bana aslen babam Ayşecik derdi ya, sonradan öyle üzerime yapışıp kaldı Ayşecik... Neyse işte, yaklaşık üç yıldır, haftada üç dört gece bu rutin tekrarlanırdı.

Üzerimdeki, sahibinin bacağına sarılıp bundan zevk almaya çalışan zavallı bir köpek gibi tepinen, ağabeyim Hakkı'ydı ve Hakkı ebeveynlerimizin hiçbir özelliğini almamış, kara kuru bir oğlandı. Kalıbına göre gücü kuvveti yerinde sağlam delikanlıydı ya, ilkokulu bitirdiği yıl vücudunun büyümesi durmuş ve o günden beri bir santim bile uzamamıştı. Bu aynı zamanda babamızı kaybettiğimiz yıldı.

Ufacık aleti bacaklarımın arasında, tenimin sıcaklığını hissetti mi tepinmeye başlardı Hakkı ve onbeş yirmi hamleye kalmaz gevşeyiverir, tüm ağırlığıyla üzerime serilirdi. İlk iki yılın ardından, okuldaki kız kıza muhabbetlerin aydınlatıcılığında Hakkı'nın kızlığımı bozmayı dahi beceremediğini anladığımda içimi hiç anlamadığım bir burukluk kaplamıştı.

Tabii ilk seferinde ödüm kopmuştu. Uyku sersemliğim arasında, üzerime çullananın kim olduğunu ya da ne yaptığını anlayamıyordum. Yüzümü yastığa bastırmış ve kalçalarım üzerinde bir iki gidip gelmenin ardından popomu sırılsıklam etmişti. Yüzümü nefes almama el verecek kadar çevirip, en az benimki kadar pürüzsüz, tombik çenesini enseme dayamıştı.

"Kimseye tek kelime edersen yarın gece geldiğimde seni boğarım haberin olsun!" deyip kendi yatağına dönmüştü. Ne olup bittiğini anlamamış ve korkudan sabah dek ağlamış ama kimsenin duymaması için hıçkırıklarımı yastığımın derinliklerine gömmüştüm. Boğulmak istemiyordum. Sabaha karşı kıpırdanmaya cesaret ettiğimde donumun çıtır çıtır olmuş ve popoma yapışmış olduğunu fark etmiştim. Annemin bir şeyleri anlayacağı korkusuyla kimseler uyanmadan kalkıp kendimi tuvalete kapatmış ve donumu musluğun altında soğuk suyla yıkamıştım. Tabii asıp kurutma riskini de göze alamayacağımdan tüm gün üzerimde o ıslak donla dolaşmış, akşama da cırcır olmuştum.

Hakkı'nın bana ne yaptığını anlamam bir yıldan daha çok zamanımı alsa da onun tehditleri olmasa dahi bunun kimselere anlatılamayacak ayıp bir şey olduğunu için için hissetmiştim. İşte ilk günlüğümü o sıralarda aldım. Başıma gelenleri anlamasam dahi, içimdekileri bir şekilde dışa vurmam, aktarmam gerekiyordu. Ben de yazmaya başladım. Satır satır döküldüm.

***

                                                                                                                      4.Mart.1993

Sevgili günlük,

Hakkı bugün donumu çıkartmak istedi. Ona karşı koymak istedim ama ufak tefek olsa da çok güçlü. Kafamı yastığa bastırdı. Soluksuz kaldım. Ölücem sandım. Sonunda beni serbest bırakması için donumu kendim çıkardım.

...

                                                                                              22.Temmuz.1993

Sevgili günlük,

Babamı çok özledim. O burda olsa Hakkı geceleri beni rahatsız edemezdi...

                                                                                              6.Ocak.1994

...okulda oğlanların sıralarının altına sakladığı bir dergi gördüm. Herkes gittikten sonra dergiyi aldım. Dergide çıplak kadın ve erkeklerin resimleri vardı. Erkeklerin pipilerini gördüğümde çok şaşırdım. Çünkü ben bütün pipilerin Hakkı'nınki gibi olduğunu sanırdım. Ama bunlarınkinin yanında Hakkı'nınki devede kulak! Ay, gece Hakkı üzerimde tepinirken bir gülme geldi sorma. Neyse ki çaktırmadım...

 

                                                                                              11.Mayıs.1994

Sevgili günlük,

Edebiyattan yine on aldım. Canan Öğretmenin bana söylediği kitapları tek solukta okuyorum... Annemin sandığa kaldırdığı, babamın eski kitaplarından bir kaçını çaldım. Hafta sonları onları da okuyorum. Kitaplardan birinde yazar pipiye kamış demiş. Ha ha... Hakkı'nın bana küçük kamışıyla ne yapmaya çalıştığını artık biliyorum... ...artık korkmuyorum. Sanırım alıştım...

                                                                                                          25.Şubat.1995

...günler haftaları, aylar yılları kovaladı ama Hakkı üzerimde tepinmekten hiç ama hiç bıkmadı. Dün gece mırıldanmamı, ona birşeler fısıldamamı istedi. Sanırım ona acıyorum. Babam öldüğünden beri evi o geçindiriyor ve çok yalnız... çok çalışıyor... o kadar ufak ki... hiç kız arkadaşı olmadı. Evet... acıyorum.

                                                                                                          28.Şubat.1995

Çok kızgınım... ondan nefret ediyorum! Kimden mi? Anneannem olacak o cadalozdan tabii. Dün gece Hakkı yine yorgun argın eve gelip yemeği yedikten sonra televizyonun başına çöktü. Ben yatağa girer girmez o da odaya geldi ve hemen üzerime çörekleniverdi. Ama o kadar yorgundu ki daha işini bitirir bitirmez uyuyakaldı... sabah cadaloz karı çat kapı odaya daldı. Sıyrılmış donum ve üzerimde Hakkı'yla öylece yatıyordum. Hakkı uyanmadı, bense hiç uyuyamamıştım. Kafamı çevirdim ve göz göze geldik. Kıpkırmızı olan yüzünü yere çevirip, sessizce odadan çıktı. Tek kelime bile etmedi. Tek kelime bile...

2.Mart.1996

O kadar mutluyum ki, olanları sana anlatmak için akşamı bekleyemedim. Aşık oldum! Artık eminim... Anlıyor musun? İçim içime sığmıyor. Sokaklara çıkıp bağırmak istiyorum. "Seni Seviyorum" diye bağırmak...

***

İstanbul,

26.Mart.1996

"Ama ben onu seviyorum!" diye geçirdim içimden, inatçı bir tavırla. Anneannem söylevini, tavizsiz ama sabırlı bir tonlamayla sürdürüyordu.

"Dır da dırdır! Dırdır da dırdır. Dır? Dırdırdırdırıdır..."

O kadar güzeldi ki! Benden üç yaş küçük olmasına rağmen şimdiden ergenliğe girmiş, ince dudaklarının üzerinde tüyler bitmeye başlamıştı. Bir yıl önce boyu ancak omuzuma gelmesine rağmen şimdilerde parmak ucumda yükselsem dahi göğsünün hizasını geçemiyordum. Geniş omuzları ve güçlü kollarıyla beni bez bir bebekmişim gibi kucakladığı zamanlar karnımın derinliklerinde yükselen sıcaklık beni çıldırtıyordu. O aydınlık, masum gözleriyle bana oldum olası taparcasına bakardı. Gözlerinden bana akan sevgiyi yakalayıp, bir yerlerde saklamak isterdim. Asla kaybetmemek ve o yanımda olmadığında sakladığım yerden çıkartıp üzerime yayılmasına izin vermek... Hatta daha pek bir şey bilmediğinden hiç bakmadığı yerlerime yönlendirmek isterdim o bakışları. Beni kucakladığı zamanlar koca ellerinin hoyratça ama bilinçsiz gezindiği kalçalarıma baksın, yanıma oturduğundaysa geçen yıldan kalan, geniş ağızlı daracık bluzlarıma zar zor sığdırdığım, büyüme çağımın bana en taze hediyesi; haziranda, dalında olgunlaşmayı bekleyen elmalar gibi diri ve yepyeni bir dolmakalemin ucu kadar hassas memelerimi dikizlesin isterdim. O gün de gelecekti nasılsa. Bunca yaygaranın sebebini anlamıyordum...

İlk günlüğümün, ilk satırını yazdığımdan beri, için için, hep bir yazar olmak istemiştim. Yazmak ilk aşkımdı diyebilirim. Oysa şimdilerde ilgilendiğim tek şey Ergin'di. Sabahları serviste yaşıtlarıyla yan yana oturamadığı için başlarda biraz surat yapsa da sonunda bu bencilliğimi affetmişti. Ergin beni hep affederdi. Artık o benim değil de ben onun koltuk altına sığıyordum. Sabahları başımı göğsüne yaslayıp, soğumuş parmaklarımı koca, terli avuçlarının arasına sokardım. Bazen okula gelmeden, uyuduğumu sanıp, bir eliyle yüzüme düşen saçlarımı düzeltişi yok mu... düşüncesi bile içimi ürpertiyordu. Günlüklerim onunla dolmuş, taşıyordu. Birlikte geçen her saniyemizi yazmaya doyamıyordum. Ergin'i yazıyordum. Ama bir kaç dakika içinde yazdıklarım beni azdırıyor, kendimi yorganımın derinliklerine zor atıyordum. Yazarken, bir tarafıyla aşkımızı deftere kusan dolma kalemim, diğer tarafıyla arzularımın ateşini söndürüyordu! Malum ergenliğin insana öğrettiği ilk şey, eşyaların birden çok kullanım alanı olduğuydu.

İşte artık o gün dayanamamış, çocuklar sokakta oynarken Ergin'i arka bahçeye çağırmıştım. Aklının oyunda olduğunu biliyordum ama kendimi onu bahçenin daha da derinlerine sürüklemekten alamıyordum. Sonunda arka duvarın önündeki taşa oturtmuş, uzun uzun saçlarını okşayıp onu sakinleştirdikten sonra o ince ve şekilli dudaklarına arzu dolu bir öpücük kondurmuştum. Dilimle dudaklarının tadına bakmaya çalıştığım sırada gözlerimi aralamış ve onun şaşkınlıkla koca koca açılmış yeşil bakışlarıyla karşılaşmıştım. Hafifçe geri çekilip,

"Ergin, seni seviyorum." dedim.

Bakışlarındaki şaşkınlık hızla anlayışa dönüştü.

"Ben de seni" dedi, "Şimdi top oynamaya gidebilir miyim? Arkadaşlar beni bekliyo."

Gülümsedim. Onu yolladım. O kadar saftı ki! Dudakları bugüne dek tattığım hiçbir şeye benzemiyordu. Dokunuşu muhallebinin yüzeyindeki ince tabaka gibiydi ama ılık ve dayanıklıydı bir yandan da. Bunu günlüğüme yazmalıydım. Tabii arka bahçemizin tam da o noktasının, mutfak penceresinden lamba gibi göründüğünden haberim yoktu. İçeri girdiğimde burnundan soluyan anneannemle burun buruna geldik. İşte dırdırın sebebi de bu güzelim ilk öpücüktü. İkiyüzlü cadaloz! Her ne derse desin,

"Ben Ergin'i seviyorum."

İstanbul,

17.Haziran.1996

Tabii anneannemin beni o söylevin ardından rahat bırakacağını düşünmek saflıktı. Burnunu hayatıma bunca sokmasa herkes daha mutlu olurdu. Öpücükler artık olağanlaşıp benim merakım Ergin'in bacakları arasında gelişene yöneldiği sırada anneannem bizi tekrar yakaladı. Bir yandan Kur'an'dan hutbeler indirirken diğer yandan beni, her şeyi anneme anlatmakla tehdit etti. Eminim bunu yapardı. Allah'ın belası karı... Hakkı konusunu açmama bile izin vermedi. Cidden korkmuştum. Annem de beni bir temiz pataklar, sonra da evden yollardı mutlaka. Babam öldüğünden beri itilmiş kakılmış, en ufak hatamda evden yollanmakla tehdit edilir olmuştum. Hayat boyu Hakkı ne yaptıysa haklı, bense haksızdım. O evimizin direğiydi. Ya ben?  Ne yapardım tek başıma?  Daha da önemlisi Ergin'im olmadan ne yapardım? Ya o bensiz...

Binlerce söz ve yeminle, Ergin'i bir daha öpmeyeceğime onu ikna etmek zorunda kaldım. Ona bu sefer çok daha fazla kırılmıştım. Bu, bardağı taşıran son damla olmuştu. O akşam Hakkı kalçalarımın üzerinde soluk soluğa tepinirken uzun süreden beri yaptığım gibi Ergin'i hayal etmektense, anneannemi düşündüm. Uzun uzun düşündüm.

Ertesi gün de, o geceki planlarımı uygulamaya koydum. Sabah karnımın ağrıdığı bahanesiyle okulu astım. Annem tüm gün temizlikte, Hakkı'ysa mobilyacıda oluyordu. Anneannem pazara gittiğinde bir süre için de olsa evde yalnız kalabilmiştim. Anneannemin mutfak rafındaki ilaç kutusunda duran haplarından 5-6 tanesini afırıp, havanda bir güzel ezdim. Ardından toz haline gelen ilacı günlüğümden kopardığım ve külah şekline soktuğum bir kağıda doldurdum. Kağıdı da sütyenimin içine sakladım. Anneannem döndüğünde beni mutfakta, en sevdiği çorbayı pişirirken buldu.

Yemek servisini her zaman ben yaptığımdan o akşam mutfakta, anneannemin çorba kasesine bir iki doz ilaç kattığımı kimse farkedemezdi. Bir yandan takma dişlerini ağzının içinde takırdatırken, diliyle de şapırdata şapırdata çorbayı içişini izledim.

"Ellerine sağlık Ayşecik. Çorba da pek güzel olmuş. Hüüp."

"Afiyet olsun tontonum, yarasın."

Yaşlı kadının, yaşlı kalbi bu yeni diyete sadece iki gece dayanabildi. Eh, bunca yılda âşıkların arasına girmemesi gerektiğini öğrenmiş olmalıydı. Değil mi?

***

 

İstanbul,

20.Haziran.1996

Ergin'in tüm bu olanları bir oyun gibi görmesi beni rahatsız etmiyordu. Gün gelip o da büyüyecekti. Tek ihtiyacım olan bana bakışlarındaki saf sevgiydi ve onu bol bol alıyordum. Her gün biraz daha kekremsi bir havaya bürünen kokusunu içime çekmekten başka birşey düşünemez olmuştum. Ama o güne dek ev onu odaya atabilmem için çok kalabalıktı. Okulda da teneffüs saatlerimizi tutturmayı bir türlü becerememiştim. O yüzden ağaçlık arka bahçenin duvar köşelerinden başka seçeneğimiz kalmıyordu. Aşkımızın tohumlarını orada, beraberce atacaktık. Ama bu hiç de kolay değildi. Kapıcıyla mı, diğer çocuklarla mı yoksa mutfak penceresinden bize yönelebilecek başka meraklı gözlerle mi uğraşmalıydım? Önceleri sırf onu okşayıp sevmekle, öpüp koklamakla yetiniyordum ya, gün geçtikçe elimin altındaki bu güzel çocuğa sahip olamamanın acısı ruhuma ağır basmaya, günlüklerim her geçen gün daha iç karartıcı, daha sıkıcı yazılar, şiirlerle dolmaya başlamıştı. Ama mutfaktaki kartal bakışların hayata gözlerini yummasıyla bayağı bir rahatladım.

Annem, anneannemi defnetmek için memlekete gidiyordu. Hakkı'ysa mobilyacıda çok yoğun bir dönem olduğundan izin alamamıştı. Zaten annem hiçbirimizi yanında istememişti. Annesiyle son kez de olsa yalnız kalmak istiyordu. Doğrusu onu hiç anlamasam da bu benim işime gelmişti. Sonunda evde yalnız kalabilir ve Ergin'e sahip olabilirdim.

Fakat tam bu sırada Hakkı'nın, babamın kitap sandığının diplerine sakladığım günlüklerimin yerini keşfedip aklı sıra neler düşündüğümü öğrenmek amacıyla yazdıklarımı okumaya kalkmasıyla işler içinden çıkılmaz bir hal aldı. En mahrem arzularımı, Ergin'e yönelmiş fiziksel isteklerimi ve birlikte yaptıklarımızı öğrendiği sırada şansıma, annem yola çıkmıştı bile.

Tabii Hakkı çılgına dönmüş, ağzından köpükler saçarak tehditler savurmuş, birden bire aklı sıra namus bekçisi kesilmişti. Sanki bunca yıldır bana yaptıkları çok doğaldı. Ergin'e olan aşkımı öğrenmek onu zıvanadan çıkartmıştı. O gün ağlaya zırlaya, özürler dileye, sarıla öpe onu annemi aramamaya ikna edene dek akla karayı seçtim. Aslında benim yollanmam onun da işine gelmezdi ya, benim bunu asla göze alamayacağımı biliyordu. İşte o sırada şunu fark etmiştim ki Ergin'e karşı duyduğum zincirlenemez arzularımla aramdaki tek engel Hakkı'ydı. Bunu o da fark etmişti. Okullar tatil olduğundan iş öğretme bahanesiyle Ergin'i kandırmış, birlikte işe götürüyor, bizi baş başa bırakmamak için elinden geleni ardına koymuyordu. Beni fena yakaladığının farkındaydı ve bunun tadını çıkartıyordu.

İstanbul,

25.Haziran.1996

Ağabeyim aptal olmasına aptaldı ya, ondan kurtulmak anneannemden olduğu kadar kolay olmayacaktı. İlaç dolabının tümünü ona çaktırmadan içirebilirdim ama bu ondan kurtulmama yetmezdi. Ayrıca zehirlenmesi tüm kuşkuları üzerime çekebilirdi. O yüzden annem dönmeden önce ondan kurtulabilmek için oturup yeni bir öykü kurarcasına özenle çalışıp iki aşamalı bir plan hazırladım. Tam üç gün kulu kölesi olup her isteğini yerine getirdim. Hatta üçüncü gece üzerime yaslandığında, kamışını doğru yere sokabilmesi için elimle ona yardımcı oldum ki, bu onu kendinden geçirdi. Sabaha dek beni rahat bırakmadı.

"Ayşecik, ohh... Ayşecikhh..."

O gün kıvama geldiğini biliyordum. Akşamüstü yorgun argın eve döndüğünde annemin Diazem ve Serapaxlar'ından hazırladığım güzel bir harmanı kattığım buz gibi limonatasını ona tüm şirinliğimle içirdim. Akşam yemeğinden önce televizyonun önünde içi geçmek üzereyken ise sokak kapısının altından atıldığını iddia ettiğim ve üzerinde adı yazan zarfı eline tutuşturdum. Bir gece önce, hoşlandığını bildiğim komuşumuz Yeter teyzenin büyük kızı Mine'nin ağzından ona bir aşk mektubu döşenmiştim. Hakkı'nın eli ayağı birbirine dolanmış, el yazısının benim olduğunu fark edemeyecek kadar heyecanlanmıştı. Mektuba göre, Mine yarım saat içinde sokağın dibindeki inşaatın çatısında onunla buluşmak istiyordu. Tabii ben mektubu ona verir vermez evden fırlayıp, alacakaranlıkta gölgelerin oynaştığı boş inşaatın sütunlarından birinin ardındaki yerimi almıştım.

Şimdiye ilaçlar etkisini göstermeye başlamalı ve kolunu kaldıramayacak hale gelmeliydi. Ama iki eli kanda olsa Mine'yi görme şansını kaçırmayacağını da biliyordum. Gerçekten de çok beklememe gerek kalmadan, Hakkı sokağın başında göründü. Bazı geceler ailecek yürüyüşe çıktığımızda caddedeki birahanenin önünde rastladığımız sarhoşlar gibi yalpalaya yalpalaya ilerliyordu. Yaklaştığında tüm sersemliğine rağmen üzerine bayramlık gömleğini giymiş olduğunu görüp şaşırdım. Ah! Erkekler bir kadın için her şeyi yaparlardı ama âşık taraf bir kadın olunca neleri göze alabileceği hakkında hiç bir fikirleri yoktu. Ne duvar ne de korkulukları olmayan binanın merdivenlerini çıkarken şaşkın bir penguen gibi sallanıyor bir yandan da dudaklarını yalayıp duruyor, kısık sesle aşkına sesleniyordu.

"Şşt! E...m... Minee... kız Minee, nerdesinn?"

Merdivenlerde dengesini kaybetmesi, kendi kendine aşağı yuvarlanması ve işimi kolaylaştırması için dualar ettim ya olmadı. Dedim ya, sağlam delikanlıydı.

Ama karşısında Mine yerine beni bulunca neler olduğunu kavramaya pek vakit bulamadı zavallıcık. Kalası kafasına indirdiğim gibi olduğu yere yıkıldı. Gık bile diyememişti. Tabii sonra onu çatının kenarına dek çekiştirmek zorunda kalacağımı hesap etmemiştim. O ufak tefek oğlan amma da ağırlaşmıştı birden. Kan ter içinde kenara ulaştığımda dudaklarını kıpırdattığını farkettim. Sudan çıkmış bir balığa benziyordu. Eğilip yüzümü onunkine yanaştırdım. Burnu ve kaşının üzerinden yüzüne yayılan kan kulaklarına doluyor, oradan inşaatın zeminine süzülüyordu. Gözleri uzaklarda bilinmez bir yere takılmışken "A...a...ay...şe...cikhh..." diye fısıldadı. Doğrulup kalası kafasına bir daha indirdiğimde ise çıkan tek ses kafatasının o iç burkucu çatırtısı oldu. Sonra aşağı yuvarladım gitti Hakkı. Tümü kendi suçuydu. Ergin'le aramıza gir-me-ye-cek-ti. Ergin'i düşünmek beni sakinleştirdi. Eve dönerken ağabeyimi çoktan unutmuş sadece aşkıma yoğunlaşmıştım. Annemin dönmesine iki gün vardı ve iki gün için de olsa ev bana kalmıştı. Artık sevdiğimle bir olabilir, aşkımızı mühürleyebilirdik. O güzelim yeşil gözleriyle bana bakıp, her dediğimi eksiksiz olarak yapacağını biliyordum.

Eve yanaştığımda bahçe kapısının dışında kendi kendine bilye oynadığını gördüm. Yani en azından çabalıyordu. Bilyeler o koca, terli avuçlarından kayıp kayıp düşüyor ama o tekrar tekrar bilyeleri topluyordu. Hiç vazgeçmezdi benim bir tanecik aşkım. Yıl sonunda öğretmenler Ergin'in diğerlerine göre daha yavaş olduğuna ve bu yılı tekrar okumasına karar vermişlerdi. Ama o hiç bir şeyin moralini bozmasına izin vermezdi. Haberi, yüzünde her zaman asılı duran o geniş, aydınlık gülümsemesiyle karşılamış ve hiç ama hiç üzülmemişti. Tekrar etmeyi severdi. Hem ne olursa olsun benim onu sevdiğimi ve yanında olacağımı da biliyordu. O, benim koca aptalımdı!

Yanağını okşayıp onu çöktüğü yerden kaldırdım. Elinden tutup, eve... evimize götürdüm. Sadık bir köpek gibi beni takip etti. Onun olacaktım. Onu o kadar çok seviyordum ki! Soyunduk ve onu küvete soktum. Bahçede toz toprak içinde kalmıştı. Kulak arkalarına dek ovalaya ovalaya onu bir güzel yıkadım. Ellerim kalçaları ve bacak arasına indiğinde koca göğsü bir körük gibi kalkıp inmeye başlıyordu. Gözleri ise o sonsuz sükunetiyle bana bakmaya devam ediyordu. Arada uzanıp avucuna doldurduğu suyu başımdan aşağı akıtıyor, saçlarımı okşuyordu.

"Canımm" diyordu, "canımm."

Onun küvetten çıkartıp, iyice kuruladım. Tekrar elinden tutup yatağıma yatırdım. Ergin... Ergin... Sonunda benim olacaktı. Birbirimizin olacaktık. Ben de üzerimdeki havluyu yere atıp yanına uzandım. Onu okşadım, okşadım. Artık aramıza kimse giremeyecekti. Onu sırtüstü çevirip, doğruldum. Sertleşmiş erkekliği avucuma aldığımda bir nabız gibi atıyordu. Hakkı'nınkinin tersine, bir zamanlar okulda bulduğum dergideki adamlarınkini andırıyordu Ergin'inki. Kocamandı. ‘Sonunda' diye düşündüm. Heyecandan kulaklarım uğulduyor, tüm bedenim ürpertilerle tir tir titriyordu. Sonunda!

Aniden arkamda bir tıkırtı oldu ve kapı açıldı. Yatağımda elimde Ergin'in erkekliği, çırılçıplak halde kapıya döndüm. Omuzuna çapraz geçirdiği büyük çantasıyla annem yatak odamın kapısında dikiliyordu.

Ergin onu gördüğüne sevinmiş, yattığı yerden doğrulup,

"Merabaaa!" derken, annem bir hışım içeri dalıp, beni saçlarımdan çekip yere yuvarlamış, Ergin'i kolundan yakaladığı gibi odadan dışarı sürüklemişti.

Annem memlekette cenazeydi, akrabalardı derken tüm o sıkıntıya dayanamamış, erken döneceği tutmuştu. O gece yediğim dayağın haddi hesabı yoktu ki daha ağabeyimi merak etmek bile aklına gelmemişti. Tüm o aşağılamaları, küfürleri ve cehennemde yanma tehditlerini şişip kapanmış gözlerimin arasından sızan yaşlarla ve ağzımda kan tadıyla dinledim. Bu işlediğimden daha büyük bir günah yoktu, olamazdı. Beni doğuracağına taş doğursaydı. Her şey bitmişti. Yarından tezi yok beni gönderiyordu. Her nereye olursa!

Annem sabaha karşı uyuduğunda, odamın bir duvarının dibinde sersem sersem serildiğim yerden zor da olsa kalktım. Kafamı toplamak çok zordu ama ilerlemeliydim. Ne yaptığını bilmiyordu. Beni sevdiğimden ayırmasına izin veremezdim. Tek gözümle ve ince bir şerit halinde görebildiğimden banyoya girip Hakkı'nın limon kolonyalarını bulmam bayağı bir vaktimi aldı. Usulca annemin odasına girdim. Yürümek, biraz kendime gelmemi sağlamıştı. Annemin çantasından, sigarasıyla çakmağını çıkardım. Artık yaşım gelmişti. Sigara içmeye başlamanın tam zamanıydı. Aslen bugün sigaraya çok daha keyifli bir vesileyle başlamayı umuyordum ya... kısmet. Şişelerin ağzını açıp kolonyayı yatağın ayak ucuna ve halılara saça saça odadan çıktım. Sessizce kapıyı kilitledim ve paketten bir sigara çıkarttım. Dudağıma yerleştirdim ve çakmağı çaktım. İlk nefeste duman sanki kulaklarımdan çıkacaktı. Öksürünce tüm çehrem akkordan bir maske gibi zihnimi kavurdu. Ağzıma tekrar kan tadı gelirken sigarayı elime aldım. Alt dudağımda kurumaya yüz tutmuş bir yaraya yapışmış olan sigara, dudağımdan bir parçayı da beraberinde götürdü ama artık acıya aldıracak halde değildim. Tümü onların suçuydu. Sigarayı kapının altından sızan kolonyanın üzerine bırakıp döndüm. Arkamda büyük bir harlama oldu ve bir an için koridor aydınlandı. Günlüklerim geldi aklıma ama boşverdim. Bundan sonra olacakları yazmayacak, sadece yaşayacaktım. Odanın içinde başlayan patırtı kütürtü arasında ayaklanmış Ergin'i gördüm. Uzanıp elinden tuttum ve sokak kapısına yöneldim. Merdivenlerden inerken bana sıkı sıkıya sarılmıştı.

"Abla, ben çok korkuyom! Burası çok karanlık." dedi.

Ensesini okşayıp elini biraz daha sıkıca kavradım.

"Korkma Ergin'im geçti." dedim. " Ablasının kuzusu gel, sarıl bana, birazdan her yer aydınlanır."

giriş | günah | künye | yazarlar | PDF versiyon | arşiv |

© göLge - Korku & Gerilim Öyküleri | 2003-2009