Masumların kanı toprağa karıştı. Sadece ve sadece bir günde çıktı cehennem yeryüzüne. Ve yakıp yıktı, etleri parça parça etti, ruhları toz gibi savurdu oraya buraya... Azapların en dehşetlisini tekrar tekrar zihinlere işledi göz nuruyla işlenmiş danteller gibi. Ölümle sarmalanmış çığlıkların acılı yankıları çarptı günahın görünmez duvarlarına. Ve tek bir adam, tövbekar gözlerle izledi yok oluşun ihtişamlı alevlerini...
10:00 Sabahlar hayrola...
Genç kız heyecanla al al olmuş yanaklarını eliyle sıvazlayarak daha kızarttı. Saçlarına şöyle bir çeki düzen vererek kâküllerini düzeltti. Birbirine yakın gözlerinin ve irice burnunun yarattığı orantısızlığa hayıflandı.
"Kız Zehra, ne yapacaksın o böreklerle sabah sabah? Tövbe tövbe... Rüyanda mı gördün, sabahın köründe börek mi pişirilir a şaşkın kızım?"
Genç kız yeni aldığı bluzu ve eteği beğeni ile süzerek kapı girişindeki portmantoya koyduğu ağzına kadar börekle dolu kabı alarak kapıyı açtı.
"Amcamın kiracıları okula gitmeden şunları vereyim dedim. Yazık, evlerinden uzak okullu çocuklar, uzun zamandır ev yapımı bir şey yememişlerdir."
Saliha Hanım endişe ile kaşlarını çattı. Kızının o gençlere olan ilgisinden hoşlanmamıştı. Bir süredir görmezden gelmeye çalışsa da bu iş çığırından çıkmak üzereydi. Fırsatını buldu mu delikanlıların kapısında bitiyordu genç kız.
"Zehra ayaklarını kırarım senin, sana demedim mi onları rahatsız etmeyeceksin diye. Bir genç kızın sabahın köründe delikanlıların kapısının önünde işi ne. Sen bizi dile mi düşüreceksin eşek sıpası... Valla baban bir duyarsa seni de onları da keser"
Genç kız huysuz bir tavırla omzunu silkti ve dışarı çıktı, kapıyı ardından kapamadan önce "Aman anne, babamın sinek öldürecek hali mi kalmış, korkak sünepenin teki o. Kendi karısı marketçiyle fingirderken sesi mi çıkmış..."
Saliha Hanım suratı morarmış halde kapıya bakakaldı...
Demir, kapının çalındığını duyduğunda okula gitmek için çantasını topluyordu. "Şu Allahın cezası kapıya bakacak yok mu? Toplanmaya çalışıyoruz şurada... Vizeye yetişmem lazım, zaten hocanın gözüne battım yeterince, bu gün de gecikmek istemiyorum." Sarışın, narın bir gençti ve çıtı pıtı görüntüsünün verdiği yumuşak ifadesinin tam tersine karakter olarak oldukça sert ve huysuz bir yapıya sahipti.
Fuat odasının kapısından çıkıp ters ters Demir'e baktı. Küpesinin arkasını bir türlü bulamamıştı ve ufak bir silgi parçasını küçük metal çubuğa geçirmeye çalışırken epey zorlanıyordu. Bir kaşını kaldırarak arkadaşına alaycı bir gülüş attı. "Bahse girerim o kaçık kızdır gene. Geçen gece de elinde kısır tabağı ile kapıda iki saat tuttu beni. Evrensel bir şaka gibi. Eğer gene oysa bu sefer dersini vereceğim." derken kapıya doğru yürüyordu.
Diğer odadan çıkan Mehmet ise çantasını sırtlamış her zamanki gibi tam vaktinde hazırdı. O da Fuat gibi esmer ve yapılı bir gençti. Ancak Fuat ve Mehmet'in tersine eğlenceden çok kitapları tercih eden içe dönük bir yaşantısı vardı. Omuzlarını silkerek çanta askılarının yerine oturmasını sağlayarak içini çekti. "Tanrım, eğer o ise kapıyı açma. Geçen beni sokakta yakalayıp ‘Siz satanist misiniz? Neden hep siyah giyiyorsunuz, o dinlediğiniz müzikler ne müziği?' diye sorguya çekti. O kız tüylerimi diken diken ediyor."
Fuat silgiyi metal çubuğa geçirmeyi başardığı sırada kapıyı da açmıştı. Ve evet... "İşte muhteşem bir güne muhteşem bir başlangıç," diye düşündü. Kız onlara bela olmuştu. Kapılarının süsü gibi, ne zaman evde olsalar bir yolunu bulup o zile basıveriyordu.
Kız beceriksiz bir şekilde kırıtarak kirpiklerini indirdi. "Size börek getirmiştim. Çıkmadan bir iki tane yiyebilesiniz diye. Ne de olsa evden uzaktasınız," dedi.
Fuat'ın artık canına tak etmişti. Kimseyi kırmaktan hoşlanmazdı. Ama bu kadarı da fazlaydı... Sırf bu manyak yüzünden iki gündür kız arkadaşıyla konuşmuyordu.
"Bak kızım her fırsatta bu kapıda belirneye bir son vermelisin, anlaşıldı mı? Ne ben ne arkadaşlarım seni bu kapıda istemiyoruz. Bizler kiracınız olarak burada huzurlu bir şekilde yaşayıp, mümkün olduğunca çabuk okullarımızı bitirip defolup gitmek niyetindeyiz. Sen huzurumuzu bozuyorsun... Hatta ve hatta tüylerimizi diken diken ediyorsun. Bizden sana iş çıkmaz, kızım. Bunu anlayabiliyor musun?"
Genç kız nutku tutulmuş bir halde Fuat'a bakakalmıştı. Kendisine her zaman nazik davranan bu esmer gençten beklemediği bu sözler beynine balyoz gibi iniyordu.
Fuat, Mehmet'in adını seslendiğini ve "yavaş ol" dediğini duymadı. Artık iş çığırından çıkmış, Fuat'ın o meşhur sağlam sinirleri pelteye dönmüştü.
"Kapımızdan defol git ve bir daha asla gelme yoksa seni annene babana şikâyet ederim. Beni duyuyor musun?"
Fuat'ın sözü genç kızın elindeki cam kabın elinden yere kayarak yerde tuzla buz olmasıyla kesildi. Mehmet omzundaki çantayı fırlatarak yerdeki cam kırıklarına karışmış börekleri toplamaya çalışırken Demir ile Fuat donakalmışlardı. Genç kız mosmor olmuş yüzünden süzülen sel gibi yaşlarla hıçkırarak arkasını dönüp kaçtı. Merdivenlerden aşağı inen telaşlı ayak seslerine acılı iç çekişleri karışıyordu.
"Bu kadar acımasız olmak zorunda mıydın?" diye mırıldandı Mehmet. Hala yerdeki felaketi toparlamaya çalışıyordu. Bir anda sıçrayarak küfretti. Fuat Mehmet'in elinden fışkıran kanları görünce telaşla mutfağa koşup küçük havluyu kaptı. Havlu iki saniye içinde kan olmuştu.
Demir kanayan elin durumuna bakıp endişeyle kaşlarını çattı. "Çok derin kesilmiş Mehmet. Dikiş attırmamız lazım. Hemen çıkıp okulun revirine gidelim."
Üç genç üstlerine başlarına bulaşmış kana aldırmadan telaşla evden çıktılar. Kanama hala durmuyordu.
En alt katta merdiven boşluğuna sinmiş, çömeldiği yerden nefret dolu gözlerle gençlerin apartmandan çıkışını izleyen Zehra, üstlerindeki başlarındaki kanları görünce gözlerini kıstı. Aklına muhteşem bir fikir gelmişti... Salak annesi ona çok yardımcı olacaktı.
10:40 Ve işte başlıyoruz...
Saliha Hanım kızı gittiğinden beri boş gözlerle pencereden dışarı bakıyordu. Üç gencin telaşla apartmandan çıkıp gidişini izlerken kızını merak etti. Bu sefer ne yapmıştı kızı acaba. Her ne kadar garip giyinişleri, tuhaf konuşmaları olsa da onların da normal birer delikanlı olduğundan emindi ve kızının onları da bunaltması yakındı. Her seferinde olduğu gibi... Kayınbiraderini kiracı olarak erkek öğrenci almaması için uyarmıştı. Ama paragöz herifi ikna etmek kolay değildi.
Kapının ısrarla yumruklanması Saliha Hanım'ın yüreğini hoplatmıştı. Telaşla kapıya gitti. Gene bir şeyler olmuştu muhakkak. Kapıyı açtığında gördüğü manzaraya hazırlıklı değildi. Nutku tutulmuştu.
Kızı, üstü başı parça parça olmuş, kanlar içinde ağlayarak kapıda titriyordu. Hıçkırıklar içinde annesinin kollarına yığılıp bayıldı. Saliha Hanım kızının elinden düşen kanlı parçanın ne olduğunu anlayınca ağzından bir inilti kurtuldu...
Yarım saat sonra kendine gelen kızının ağzından çıkanlar inanılır gibi değildi. Panik içinde çağırdığı yan komşusu Dürdane Hanım ile dehşet içinde kalmış kızının anlattıklarını dinliyorlardı.
"Kediyi gözümün önünde canlı canlı kestiler," diyordu hıçkırıklar içinde. Saliha Hanım apartmanın sarman kedisi Altın'ın parçalanmış cesedine kaçamak bir bakış attı. Ağzına gelen safrayı yutmaya çalışarak yutkundu. Kızının hayal gücünün geniş olduğunu biliyordu ama anlattıkları bunun çok ötesindeydi.
"Bana güldüler, böreği elimden alıp parçaladılar. O sırada evin içinden Altın'ın acılı miyavlamalarını duyup o esmer çocuğu ittim, eve girdim. O sarışın zayıf çocuk elindeki garip bir bıçakla kedinin karnını deşip üzerinde garip işaretler olan bir sehpaya kanını döküyordu. Anne çok tuhaf şeyler söylüyordu. Yemin ederim. Allah belamı versin ki bunlar satanist, demiştim sana..."
Saliha Hanım her cuma dinlemeye gittikleri hocanın söylediklerini düşündü. O da bu çocukların satanist olabileceklerini söylemişti. Hem kızının anlattıkları ile az önce çıkıp baktıkları evin hali birbirini tutuyordu.
Dürdane Hanım da onaylamaz bir ifade ile başını sallarken "Satanist bunlar, ben de söylemiştim," diye mırıldanıyordu.
Saliha Hanım üzeri dantelle örtülü telefonun yanına gidip telefon rehberinden Hoca efendinin telefonunu buldu. Bu işi ancak o bilirdi.
12:35 Önsezi...
"Nasıl olur da böyle bir şeyi daha evvel bize söylemezsin?" diye mırıldanıyordu Demir. Mehmet'in bu kadar kanaması olmasının sebebi hemofili hastası olmasıydı. Revirden hastaneye götürmüşler ve orda dikiş atıldıktan sonra kan da verilmişti Mehmet'e. Her şey yolunda olmasına rağmen Mehmet hala dünyanın sonu gelmiş gibi bir ruh hali içindeydi. Arkadaşları ne yapsa onu neşelendiremiyorlardı.
"Aklıma söylemek gelmedi, Fuat" hem bu öyle sohbet arasında söylenebilecek bir şey değil. Ayrıca bu konuda konuşmaktan pek hoşlanmıyorum."
"İyi de ölebilirdin... Bilsek daha çabuk davranabilirdik," diye kızdı Demir. Ama sonra arkadaşının üzgün suratını görerek yumuşadı. "Neyse, olan oldu. Bugün derse girmeyelim. Sinemaya falan gidelim. Okulda üstümüzü değiştirir oradan da sinemaya gideriz. Hani şu senin çok görmek istediğin filme, ne dersin?"
Mehmet olumlu anlamda başını salladıktan sonra tepesinde duran Fuat'a baktı. "O kıza çok sert davrandık. Belki de özür dilemeliyiz. İçim hiç rahat değil..."
Fuat sırıtarak omzunu silkti. "Kafanı takma, uzun zamandır hak emişti."
Mehmet hâlâ içine oturmuş, geçmeyen o garip yumrunun hayra alamet olmadığını düşünüyordu. Ama arkadaşlarının keyfini bununla bozmaya hakkı yoktu. Her ne kadar hissettiği sıkıntı dakikalar geçtikçe artsa da...
15:00 Bre kafirler...
Hoca kahvede oturmuş, her zamanki müdavimleri ciddi bir şekilde süzüyordu. Onları galeyana getirmesi sadece yarım saatini almıştı. Saliha Hanım ile konuşup olanları öğrenir öğrenmez koşturarak kahvehaneye gelmiş, olanları bire bin katarak, ballandıra ballandıra anlatmış. Cehennemin ateşinden, iblislerden, cinlerden bahsederek hepsinin ödünü koparmıştı. Kireç gibi beyazlaşmış yüzlerle, korku içinde ona bakıyorlardı. İçini garip bir tatmin hissi kapladı. Çoğu zaman onu dikkate almayan bu yarım akıllı topluluk, yarım saat içinde onun sözünü tanrı buyruğu gibi algılamaya başlamışlardı. Sadece bir kişi, Eczacı Ahmet ona şüpheli gözlerle bakıyordu. Her zaman kâfirin biri olmuştu zaten... Başka ne beklenebilirdi ki?
"İyi de Hoca efendi, bu çocukların bu söylediklerinizi yaptıkları nerden belli?" diye sordu Eczacı Ahmet.
Hoca sakalını sıvazlayıp onaylamaz bir ifade ile Ahmet efendiye baktı. "Daha ne gibi bir kanıt ararsın. Evleri kan içinde, garip garip yazılar yazmışlar duvara. Kedinin ölüsü Saliha Hanım'ın evinde durur hala. Çocukları sabah kan içinde koştururken görenler var. Her şey bir yana giydikleri o zibidi kıyafetlerle, dinledikleri o abuk subuk müzikle de her şey ortada. Kâfir kendini belli eder Ahmet efendi."
"Ben hala bunda bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünüyorum. Polisi çağıralım. Her şey çıkar ortaya."
Hoca güldü. "Polis, hah. İki gün sonra salıverirler. O güne kadar cehennem yeryüzüne çıkmış olur. Öyle demişler ya kıza. Onları mahalleden kovmamız gerek. Bunlar iblis soyu. Ne yapacakları belli."
Kahvehanenin dört bir yanından gelen destek çığlıkları içinde kaybolup gitti Eczacı Ahmet'in itirazları.
"Akşam olsun soralım hesabını, Allahın adına soralım hesabını..." diye bir orkestra şefi edasıyla yönetti topluluğun sesini ak sakallı hoca...
19:00 Herkes biliyor onların ne olduğunu...
Akşam mahallenin üzerine çökmek üzereyken mahallenin tüm kadınları, erkekleri, çocukları, esnafı... Herkes şeytan kovmaya hazırdı.
Yaşamları boyunca hayatın getirdiği, en ufağından en büyüğüne, tüm haksızlıklar ve acılarla içlerindeki kızıl ateşi beslemişlerdi. Şimdi o ateşin hedefinde hiçbir şeyden haberi olmayan bu üç genç vardı. Hocanın eşsiz çalışmaları ile örülmüş örümcek ağının yapışkan ipliklerine kapılıvermişlerdi bir gün içinde.
Eczacı Ahmet korkuyordu. Böyle bir deliliği ne görmüş ne duymuştu. Bir küçücük kıvılcım önüne geçilmesi imkânsız bir yangın çıkarmıştı ve o da bu alevlerin içinde her an yanabilirdi. Polise haber vermeyi düşündüyse de sonradan vazgeçti. Fark ettikleri takdirde bu durdurulmaz öfkenin hedeflerinden biri olacaktı.
"En fazla ne olabilir," diye kendini avutmaya çalışıyordu. Hoca, kızın babası ve bir iki kişi daha çocuklarla konuşur ve onları buradan kovalarlardı. Belki biraz tartaklarlardı ama hepsi o kadar... Ama ya... Ya her şey bir anda çığırından çıkarsa?
Eczacı Ahmet dükkânını kapatırken sokakta, orada burada fısıldaşan insanlara baktı. Bu mahallede herkes birbirini tanırdı. Ufak fakat birbirine bağlı bir mahalleydi. O nedenle biri çıldırdığında diğerlerinin de çıldırması kaçınılmazdı. Geçmişte de olmuştu. Sevgili kızı... Linçten zor kurtulmuştu. Şimdi uzaktaydı ve bebeği ile mutluydu. Ama hala o gecenin kâbuslarıyla uyandığına emindi Eczacı Ahmet. Kızının ruhunda açılan yara izleri hiç geçmeyecekti.
Eczacı Ahmet o zaman da korkmuş ve beklemişti. Karısı olmasa şu anda kızı ölmüş olacaktı. Onu terk etmekte sonuna kadar haklıydı... O bir korkaktı.
Peki ya bu delikanlılar? Onları önceden uyarabilirdi. Ama onları nasıl bulacaktı ki? Ne telefonları vardı ne de nerede okuduklarını biliyordu. Saat de epeyce geç olmuştu.
Mahallenin girişine giderse ki hep oradan yürüyerek dönüyorlardı evlerine, belki onları yakalayabilirdi. Erken geldikleri akşamlar geçerken eczacıyla selamlaşırlardı hep. Bugün ise geç kalmışlardı. Onların geçmesini beklemiş, onları uyarabilmeyi dilemişti. Ama nafile. Hala gelmemişlerdi. Ya evine gidip yastığının altına saklanacak ya da giriş sokağında yakalamayı umarak onları bekleyecekti. O an uzun zamandır ilk defa kendini dua ederken buldu. Tanrıdan onları bulabilmesi için yardım istiyordu... Hem de nasıl... Bu sefer saklanamazdı.
22:00 Dönüş yolundaki Haberci
Demir sallana sallana arkalarından gelen arkadaşına dönerek, "Hadi ama, götüm dondu burada. Bir an evvel eve atalım kendimizi. Hem şu yeni aldığımız filmi de seyretmek istiyorum."
Mehmet ağrıyan elini unutarak kıkırdadı. "Daha yeni filmden çıktık be oğlum. Ara ver az. Hem ben hala filmdeki sarışının etkisi altındayım."
Fuat hafif bir sesle güldü. Sokağın başında titreyerek duran adamı görünce şaşırdı. Eczacının bu saate titreyerek sokakta ne aradığını merak etti. Eczacı ise onları görür görmez telaşla yanlarına seğirtmişti.
"Hemen gitmeniz lazım buradan. Çabuk. Kimseye görünmeden gidin ve geri de gelmeyin." diye korku içinde fısıldarken bir yandan da arkasına kaçamak bakışlar atıyordu.
Fuat elini yüzü kireç gibi bembeyaz, donmak üzere olan adamın omzuna koyarak sakinleştirmeye çalıştı. "Sakin ol Ahmet amca. N'oluyor böyle, bir soluklan önce."
Adam çıldırmış gibi acılı, kısık bir çığlık atıp, "Olmaz!!! Lütfen beni dinleyin. Arkanızı dönüp gidin buradan. Yoksa başınız büyük belaya girecek. Kediyi kestiniz diye sizi linç edecekler."
Demir ve Mehmet şaşkın bir tavırla birbirlerine baktılar. Bu adam kafayı yemişti herhalde...
"Ne kedisi ya... Ne öldürmesi?" diye şaşkınlıkla çığlık attı Demir.
"Evinizde buldukları kedi. O kız sizin kediyi öldürdüğünüzü görmüş," diye kesik kesik devam etti Eczacı Ahmet.
"Ben kedi falan öldürmedim, manyak mı bu kız? Sana demiştim Fuat, bu kıza öyle şeyler söylemeyecektin. Aldık şimdi başımıza belayı."
Eczacı Ahmet giderek daha da telaşlanıyordu. "Bırakın tartışmayı, neyse ne, dediğimi duymuyor musunuz? Gidin buradan..."
"İyi de eşyalarımız var evde. Bari onları alalım," dedi Demir ve Fuat'a soran gözlerle baktı.
"Evet, eşyalarımızı alıp gidelim. O salak karıdan bezdim zaten, bir de bu... Bu mahalle külliyen tuhaf."
"Eşyalarınızı sonra aldırın, şimdi diyorum... Şimdi gidin," diye ısrar etti Eczacı Ahmet.
"Mümkün değil Ahmet amca, o gerzek kız ve ailesi benim bilgisayara kim bilir ne yaparlar. Onu almadan şuradan şuraya gitmem. Tüm modellemelerim onun içinde," diye hırsla söylendi Demir.
Mehmet ve Fuat onun bu tavrını çok iyi bilirlerdi. Eczacı Ahmet'in korkusu onlara da geçmişti ama Demir doğruyu söylüyordu. Eşyalarını almaları gerekiyordu.
"Eşyalar..." diye başladı Fuat. Eczacı Ahmet onları vazgeçiremeyeceğini anlamıştı.
"Tamam, ben de sizle geleceğim, şu arkalardan gidelim bağrı. Kahvehaneye doluştular. Oradan göremezler sizi. Çabuk olun..."
Eve doğru giderken paranoya ve korku dördünü de iliklerine kadar titretiyordu...
22:22 Davetsiz Misafirler...
Çocuklar eşyalarını toplamaya çalışırken Eczacı Ahmet kapıya kulağını dayamış apartmandan gelen sesleri dinliyordu. Eve gizlice girmişlerdi ve az daha o kıza yakalanıyorlardı. Eve girip kapıyı kapar kapamaz, merdivenlerden yukarı çıkmış ve sessiz bir şekilde kapının gözetleme deliğinden içeri bakmaya çalışmıştı. Allahtan kapının ters tarafındaydı ve çocuklar çıt çıkarmadan put gibi donup kalmışlardı.
Kız bir süre kapıyı dinlemiş ve ardından geldiği gibi sessizce aşağı inip gözden kaybolmuştu. Çocuklar sessizce eşyalarını toplamaya çalışırken kalpleri gümbür gümbür çarpıyor, korkudan kulakları uğulduyordu. Özellikle Fuat çirkin sahnelerden nefret ederdi ve bu yüzden kız ve ailesi gelmeden bir an evvel bu evden defolup gitmek istiyordu. Eczacı Ahmet'in dediği kadar vahim bir durum olduğunu düşünmüyordu. Ta ki evlerine girene kadar. Evlerinin her yerinde kan lekeleri vardı. Ve çoğu Mehmet'in kanı değildi. Bundan emindi. Duvarlara kömürle garip şekiller çizilmişti. Hayatında ilk defa gördüğü şekiller. O kızın garip olduğunu düşünmekte haklıydı.
Kapının yumruklanmasıyla donup kaldılar.
"İçerde olduğunuzu biliyoruz açın kapıyı," diyen ses emretmeye alışkın, tok bir sesti.
"Hoca efendi..." diye fısıldadı Eczacı Ahmet.
"Açın yoksa kırarız. Satanistlerin mahallemizde işi yok! Defolun gidin buradan!"
Apartmanda ayak sesleri ve homurtular artıyordu. Büyük bir topluluk yukarı, kapılarının önünde birikmeye başlamıştı. Fuat artık durumun gittikçe ciddileştiğinin farkındaydı.
"Telefon..." diye fısıldadı Demir'e. Demir ikiletmeden telefona koştu ve telaşla numaraları çevirip ahizeyi kulağına götürdü. Ardından ağzı şaşkınlıkla açılarak arkadaşlarına baktı. "Çalışmıyor."
Mehmet çantasını kaptığı gibi heyecanla titreyen elleriyle içinden cep telefonunu bulmaya çalıştı. Parmağının ucuna değen telefonu kavradığı anda kapıda şiddetli bir gümbürtü koptu ve kapı içe doğru parçalanarak açıldı.
07:00 Ertesi Sabah - Masumların kanı...
Tepesinde duran Hoca efendinin omzunu sıkan elinden uzaklaşmamak için kendini zor tutuyordu. Karşısında oturan polis yorgun gözlerle eczacıya baktı.
"Demek siz de bir şey görmediniz. Duymadınız. Karıştıkları bir kavga veya başka bir şey?"
Eczacı omzunu sıkan elin sıcaklığını kemiklerine kadar hissediyordu.
"Hayır."
"Hiç birimiz ne olduğunu anlamıyoruz. Ev sahibi bile bir şey duymamış memur bey. İyi çocuklardı. Her zaman selam verirlerdi, öyle bir taşkınlıkları da olmamıştı," diye üzüntülü bir sesle söylendi Hoca efendi.
Polis elleri ile gözlerini ovuşturarak içini çekti. Bu, her zamanki gibi basit bir vaka olarak başlamıştı. Aileleri merak eden gençlerin iyi olup olmadıklarını kontrol edeceklerdi sadece. Ama eve vardıklarında bir vahşet ile burun buruna gelmişlerdi. Çocukların üçü de tanınmayacak haldeydi. Parça parça edilmiş, kafaları bedenlerinden ayrılmıştı. Evdeki tek renk neredeyse sadece kırmızıydı. Kan kırmızısı. Duvarlardaki garip yazılar, kapının önünde asılı bırakılmış ölü kedi... Satanist mevzuları tekrardan hortlayacaktı. Emekliliğine sadece bir hafta kala mükemmeldi doğrusu... O gençlerin paramparça görüntüsü bir ömür boyu gözlerinin önünden gitmeyecekti.
"Peki, hiç arkadaşlarını veya tanıdıklarını eve getirirler miydi?"
"Hayır, hiç getirmediler. Sabahtan akşama kadar okulda olurlardı. Akşamları da ders çalışırlardı. İyi ailelerin çocuklarıydılar," diye mırıldandı mahalle muhtarı.
Memur mahalle sakinlerinden olayla ilgili hiçbir bilgi alamamıştı. Okulu araştırması gerekecekti.
"Pekâlâ, daha sonra tekrar gelip bazılarınızı yazılı ifadeniz için karakola çağıracağız."
Polis kahvehanenin kapısından çıkmadan önce duraksadı. Çocukların cesedini bulmalarının üzerinden iki saat geçmişti ama ona rağmen hala kalp çarpıntısı devam ediyordu. Buradaki adamlar ise, üzüntülü gözlerine rağmen, gayet sakin görünüyorlardı. Sanki cesetleri onları hiç etkilememişti.
Garipti... Çok garipti...
08:30 Korku Bekler Dağları...
"Bu kadar yıkılmış durma Eczacı efendi. Dünyadan üç iblis silinmiş, nedir ki?" diye homurdandı Hoca efendi.
"Evet ya, biz doğru olanı yaptık," diye destekledi titrek bir sesle Muhtar.
Eczacı Ahmet kanlı gözlerini önünde oturan iki adama çevirdi. Sonra kahvede oturan tüm yüzleri tek tek taradı.
"Sadece konuşmanız ve gitmelerini istemeniz yeterliydi. Onca kişi onlara saldırdınız kuduz köpeklerle. Tırnaklarınızla, ellerinizle parçaladınız üç masum çocuğu. Ve ben, bugün olanlara şahitlik etmek yerine susup sizin sözlerinizi desteklediğim için lanetlenmeliyim. Allah beni affetsin."
Muhtar efendi kızmıştı. "Ne yani, kediden sonra bizi de öldürmelerini mi bekleseydik. Hoca efendiyi duydun. Bunun yapılması gerekiyordu."
Eczacı Ahmet'in gözlerinden yaşlar dökülürken kahvenin kapısından soluk soluğa korku içinde giren genç "Ahmet amca, kimse çıkamıyor mahalleden. Kısılıp kaldık."
Eczacı şaşkın bir şekilde yerinde doğruldu. "Nasıl çıkamıyorsunuz? Barikat mı kurmuşlar? Ah dedim ben size, ne olduğunu anladı o polis."
Esmer genç hararetle başını salladı."Öyle değil, anlatamıyorum, göstermem gerek."
Kahvehanede kim var kim yoksa merak etmişti. Bir anda işlenen suçun ağır etkisi unutulmuş, merak baskın çıkmıştı.
Hep beraber çocuğu izlediler. "İşe gitmek için aşağı mahalleye yürürken fark ettim. Mahallenin tüm çıkışlarını denedim, gene de olmadı."dedi çocuk.
Muhtar şaşkın bir şekilde mahalleyi aşağı mahalleye bağlayan yola baktı. "Kafayı mı yedin oğlum. Al işte bir şey yok."
Çocuk kafasını salladı ve ilerledi. Sokağın tam ortasında bir şeye çarpmış gibi geriye sıçradı. Tekrar ilerlemeye çalıştı ama sanki görünmez bir şey onu geri itiyordu.
"Dalga mı geçiyorsun salak herif, sabah sabah," diye çocuğu azarlayarak hızla sokakta ilerledi ve şiddetle görünmez bir engele çarpıp arkası üstü yere düştü. "Tövbe estağfurullah, bu da nesi?"
O anda orda kim var kim yok aynı şeyi denedi. Kimse görünmez engeli geçmeyi başaramadı. Mahallenin çevresini dolandılar ve çıkış aradılar. Bulamadılar.
Eczacı Ahmet görünmez engele elini koyduğunda ısının arttığını hissederek geri çekti. Mahalle görünmez bir perdenin ardına hapsolmuştu. Koşturarak kahvehaneye gidip telefona sarıldılar. Ölüydü. Ne sinyal ne cızırtı, tamamen sessizdi. Cep telefonlarını denediler, olmadı. Tüm mahalledeki apartmanları dolaştılar ama bir tane bile çalışan telefon bulamadılar. Gençler interneti denedi. Ama telefon ölüyken o da çalışmadı.
Eczacı Ahmet sessizdi. Cezalandırıldıklarını biliyordu. Sadece bu cezanın nasıl bir şey olacağından emin olamıyordu.
Oturup ne yapacaklarını tartışırken iki kadın kol kola korku içinde kendilerini kahvehaneden içeri attılar. Üstlerinde kan lekeleri vardı. Biri hıçkırmaktan konuşamıyordu. Diğeri ise kireç gibi yüzünde akıl almaz bir korku ile kesik kesik olanları anlatmaya çalışıyordu.
"O şey, bir anda karşımıza çıkıverdi. Hasibe de yanımızdaydı. Kızın... Kızın gırtlağına atıldı, ısırdı onu. Şapırtıları hala kulağımda... Allahım. İğrenç bir şeydi. Kıpkızıl, kanla yıkanmış gibi vıcık vıcık..."
10:15 Ödeşme...
Kadınları yatıştırmak için epey uğraştılar. Bu zaman zarfı içinde iki üç kişi daha üstleri başları kanlı kahvehaneden içeri daldı. Hepsi de iğrenç garip yaratıklardan bahsediyorlardı.
Muhtar, Hoca efendi, Eczacı Ahmet ve birkaç kişi çıkıp mahallenin sokaklarını gezmeye başladılar. Orada burada yarısı yenmiş, parçalanmış cesetler vardı. Kimi evlerden ara sıra çığlıklar yükselip bir anda sona eriyordu.
Bir iki eve yetişmeye çalışsalar da hep geç kaldılar. Karşılaştıkları sadece cesetlerdi.
Kızıl yaratıkları da gördüler. Onları görünce yedikleri cesetleri bırakıp havaya karışır gibi toz olup gözden yok oluyorlardı.
Olabildiğince kişiye ulaşmaya çalışıp insan topladılar. Ama hala evlerden çığlıklar yükselmeye devam ediyordu.
"Aman allahım, yer ısınıyor!" diye çığlık attı muhtar.
Arkalarındaki toplulukla kahvehaneye doğru ilerlerken pabuçların lastikleri erimeye başlamıştı.
Telaşla kahvehaneye girip kapıları kapattılar.
Saliha Hanım korkuyla kızının adını seslenip kahvehanenin hangi köşesinde olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bağrışlarına cevap veren olmadı. Zehra içerde değildi. Dışarıdaydı.
Camdan sokağı izlemeye başlayan topluluktan artık çıt çıkmıyordu. Sokağın zemini artık kor ateş gibi parlıyordu. Ortadaki bir kısım gittikçe siyahlaşmaya ve parça parça çökmeye başlamıştı.
Saliha Hanım bir çığlık atarak sokağın başında dikilen üç genci gösterdi. Hoca efendi kalbini tutarak yanındaki sandalyeye yaslandı.
Katledilen üç genç kahvehaneye doğru ilerlerken yer yarılıyor ve yarıklardan insan gözünün daha evvel hiç görmediği yaratıklar fırlıyor, mahallenin dört bir yanına dağılıyorlardı.
Üç genç kahvehane camlarının önüne geldiklerinde yan yana durdular. Hala bedenleri parça parçaydı. Kafaları ise eğreti bir şekilde bedenlerinin üstüne oturtulmuş gibi sallanıyordu. Üstleri başları kan içinde, etleri sarkıyordu. Süt beyazı altı çift göz camlara dikilmişti.
Eczacı Ahmet hıçkır hıçkıra ağlamaya başladı. Geri kalanlar ise korkuyla soluk bile almıyorlardı. Gözyaşlarının gerisinden çocukların iki yana ayrılarak arkalarında duran silueti öne itelediklerini fark etti.
Zehra... Çıplak ayakları zeminin sıcaklığı ile simsiyah kesilmiş, neredeyse tüm etleri soyulmuştu. Aralardan kemiklerin beyazlığı görünüyordu. Kızın boynuna ölmüş olan kedi Altın'ın bedeni asılmıştı. Dehşet içindeki gözleriyle yalvararak kahvehanenin camlarına bakıyordu.
Ağzı açıldı ve içinden kapkara, katran gibi bir madde fışkırdı. Kız öksürerek iki büklüm olurken, boynundaki ölü kedi iki yana salındı.
Gençler kızı tutarak doğrulttular ve kahvenin pencerelerine bakmaya zorladılar. Sağda duran sarışın çocuk elini pençe haline götürerek kızın kalbine doğru uzattı ve bluzu bir yana iterek tek göğsünü ortaya çıkardı. Erkekler tövbe ederek başka tarafa baktılar. Eczacı Ahmet ise büyülenmiş gibi sahneyi izliyordu. Çocuk elini kızın memesinin az altına daldırdı tüm gücüyle ve el etten içeri girdi. Hızla geri çektiğinde kızın kalbi çocuğun elinde atıyordu. Kız ise hala yaşıyor, çocuğun elindeki kalbine bakıyordu. Diğer esmer çocuk kızı sıkı sıkı tuttu ve bir şeyler mırıldandı. Az ötelerindeki çukurdan bir şey boynunu uzattı. Pespembe, kalın bir yılandı. Sürünerek çukurdan çıktı ve kıza yaklaştı. Kız yılanı görünce çığlık atmaya başladı. Kurtulmak için çabaladı ama arkasındaki diğer esmer çocuk onu sıkı sıkıya kavramıştı.
Yılan kızın bedenini kullanarak yukarı, ağzının hizasına kadar çıktı ve kızın korkuyla çığlık attığı bir anda başını kızın ağzına daldırıverdi. Vücudunu ittirerek ağzından boğazına doğru süzülmeye, oradan da midesine kadar inmeye devam etti. Kahvede toplaşmış ahali camdan kızın bedeni içinde süzülen yılanın kuyruğunun ağzında kaybolmasını hayret ve korku ile izlediler. Yılan kızın rahmine yerleşmiş ve hareketsiz kalmıştı. Altı aylık hamile bir kadın kadar şişirmişti kızın bedenini.
Sarışın çocuğun elinde bir bıçak belirdi. Kız bunu görünce daha da şiddetli bir bağırış kopardı. Kızın annesi bu bağırış ile kulaklarını kapatarak olduğu yere çöktü. Sonsuza dek acı içinde ağlayacak gibiydi.
Çocuk tereddüt etmeden bıçağı kızın karnına daldırdı ve diklemesine yararak içerdeki yılanı serbest bıraktı. Yılan ağzında kızdan bir parça ile toprak üzerinde süzülerek çukurun kenarında gözden kayboldu.
Kız hala yaşıyor, yerlere sarkan bağırsaklarını sakar bir tavırla toparlayıp yerine yerleştirmeye çalışıyordu.
İki yandaki çocuk ellerini kızın boynuna doladıklarında kız şaşkınlıkla sıçradı. Ellerden kurtulmaya çalışırken çırpınıyordu. Çocukların elleri eti bıçak gibi yardı. Boynundan kanlar fışkırdı ve asılı ölü kedinin üzerine döküldü.
Kedi iki yana sallandı ve kafasını kaldırarak kanı arandı. Küçük pembe dili ağzına dökülen kanları obur bir iştahla yalanıyordu. Tırnaklarını kızın omuzlarına geçirerek doğruldu ve dişlerini kızın yüzüne geçirerek beslenmeye başladı.
Eller sıktıkça, kafayı bedene bağlayan boyun da inceliyordu. Ve bir anda kafa bedenden kurtularak üzerinde beslenen kedi ile beraber yere yuvarlandı. Kızın bedeni yere yığıldı. Yerin kor ateşi bedeni çoktan pişirmeye ve dumanlar çıkarmaya başlamıştı. Kedi yarık karnından salınan küçücük bağırsaklarını umursamadan dişlerini geçirdiği kafayı sürükleyerek ortadaki çukura dalıp gözden kayboldu.
Gençler yavaş adımlarla kahvehaneye doğru yürümeye başladı. Artlarında gittikçe artan bir uğultu onları takip ediyordu.
Muhtar arkalarından gelen şeyleri fark ederek bayıldı. Hoca efendi ve geri kalanlar ise panik içinde kahvehanenin arka duvarına doğru kaçışıyordu.
Delikanlıların gerisinden, kahvehaneye bağlanan her sokaktan akın akın yaratık koşturarak kahveye yaklaşıyordu.
Camlar içe doğru parladığında Eczacı Ahmet öylece olduğu yerde dimdik duruyordu. Millet üzerine saldıran envai çeşit cehennem yaratığından kurtulmak için çığlık çığlığa kaçışırken o öylece duruyordu. Suçunu biliyor ve cezasını bekliyordu. Yaşlı gözlerle ileride durup parça parça edilen mahalle sakinlerini seyreden çocuklara baktı.
"Tanrım beni affet..." diye mırıldandı ve gözlerini kapadı. Üzerine doğru gelen kapkara, koca dişli yaratığı görmüş, etinin acısını hissetmeyi bekliyordu.
Bir anda bir şeyin onu kaldırarak omuzladığını hissetti. Hızla vahşet yerinden uzaklaşırken gözlerini açıp onu omuzlayan şeye bakmaya korkuyordu. Sonunda şey onu yere indirdiğinde gözlerini açmaya cesaret etti.
O kapkara yaratık ona başıyla aşağı mahalle çıkışını gösteriyordu. Gözlerindeki yaşlarla başını iki yana salladı. Burada kalmalı ve cezasını çekmeliydi.
Yaratık homurdanarak pençeleri ile görünmez engeli iki yakasından kavrayıp tiz bir ses ile ikiye ayırdı ve başı ile geçmesini işaret etti. Onun gitmesini istiyordu. Ama neden?
Son bir kez dönüp arkasına baktı; çocuklar sessizce onu izliyorlardı.
Dönüp onun için açılmış olan yarığa baktı ve tekrar düşünmeden kendini yarığın diğer tarafına attı. Yaratık, o geçer geçmez yarığı kapadı ve ona son kez hırladıktan sonra dört ayak üzerinde kahvenin olduğu yere doğru koşmaya başladı. Fanusun diğer tarafındaki balıkları seyreder gibi, kahveden fırlayan insanların yaratıklarca yakalanmasını ve parçalanmasını izledi. Hıçkıra hıçkıra ağlarken bir eli de görünmez engelin üzerindeydi.
Üç çocuğun yavaşça çukura ilerleyip atlayarak gözden kaybolmalarını seyretti. Yaratıklar da ellerinde, dişlerinde mahalle sakinlerinin parçalarıyla onları takip ederek çukura koşmaya başladılar.
Yaratıklar çukura yağarken binalarda çıkan yangın da giderek yayıldı ve fanus içindeki mahalleyi sarmalayarak yuttu.
10 gün sonra ... 10:45 DEJAVU
Eczacı Ahmet iki gün önce bir otobüs yakalayıp memleketine dönmüştü. Önce kızını ziyaret edip ondan özür dilemiş, ardından da karısını görmeye gitmişti. Hiç beklemediği bir şekilde karısı onu gördüğüne sevinmiş ve kalmak üzere onu içeri buyur etmişti.
Şimdi karısı ile yeniden evlenmenin planlarını yapıyorlardı. Ne de olsa torun sahibi iki yetişkin olarak olması gereken de buydu.
Karısının yüzük seçmesini beklerken kuyumcunun penceresinden dışarı bakıyordu. Neşeli bir sohbete dalmış siyah giyimli iki genç dikkatini çekti. Onları görünce Istanbul'da olanlar aklına gelmişti. Sıkıntıyla yüzünü buruşturdu. Hala kâbus görüyor, zaman zaman ter içinde uyanıyordu. Gazeteler büyük bir yangın demişti. Tüm mahalleyi sakinleri ile birlikte yutan muazzam felaket...
Düşüncelerinden sıyrılıp tekrar camdan baktığında gençler gözden kaybolmuştu. Omzunu silkerek tam karısına dönecekken onu gördü. Sarışın genç. Az ilerdeki sokak lambasına yaslanmış onu seyrediyordu.
"Ne oldu şekerim? Hayalet görmüş gibisin?"
Ahmet şaşkınlıkla karısına döndü. "Ne? Hı?"
"Hayalet görmüş gibisin diyorum. Bembeyaz kesildin. Hasta mısın?"
Eczacı Ahmet sıkıntıyla pencereye dönüp sarışın gencin olduğu yere baktı. Gitmişti...
*Bitti* (Ya bitmemişse?)