Gelen | Galip Dursun

 

"İntiharların öcünü almaya gelenim ben..."
Spencer Holst

 

Gelen

Taksim'in sıkışık, terli ve kokuşmuş ara sokaklarından birindeydi Saint Bar. Acelesiz adımları yolları utangaç bir tanıdıklıkla arşınlarken hangisinde olduğunu düşünmedi. Onlardan bir tanesindeydi işte; bu sokaklardan onlarca olmasına rağmen ayakları yolu biliyordu ya, yeterliydi. Son altı ayını geçirdiği hücrede günler ve geceler boyunca bu adımları çalışmıştı. Yolunu bilen, kendinden emin ve korkusuz adımlar... Bir görevi yerine getirmiş olmanın zevkiyle huzur dolmuş hafif adımlar... Onu sidik ve çöp kokan sokaklardan geçirip Saint'in önüne getirecek ayaklar. Başını kaldırmadan ayaklarına baktı. Modası geçmiş mokasenleri pırıl pırıldı. Gülümsedi, yine o muzaffer ve dingin eda vardı yüzünde. Nihayet o kutsanmış yerdeydi.

Ana caddeden derinlemesine giren soldaki bir sokağın sahte ilk solundan sakınıp devam edince, esas ilk solda kalırdı Saint. Kendine güldü. Terimlerin kendine aitliğine ve bunlarla kimseye yol tarif edemeyecek olmasına gülümsedi. Barın girişinde daha fazla durmadan içeri süzüldü. Uzun süredir insanlardan uzakta olması biraz çekingen yapmıştı onu. Kendisine "Merhaba" diyen garsona başıyla belli belirsiz bir selam verip üst kata çıktı.

Günün bu saatlerinde sakin bir yer olan Saint, genelde öğrencilerin takıldığı bir yerdi. Bu nedenle de bolca kuytu yeri vardı içinde. Üst katta her zaman oturduğu yere baktı. Eskiden duvar olan yerde küçük bir pencere vardı. Merdivenin yanındaki küçük girintinin sağladığı, o şehvet kokan mahremiyet artık yoktu. Farkında olmadan gülümsedi. Artık bir penceresi olan küçük cebe girdi. Her zamanki masaya kuruldu.

Saint'in içi biraz değişmişti ama sandalyeleri halen aynıydı. Üzerinde geçirilen saatlerle orantılı olarak kıç felci riskini yükselten ve rahatsızlık dışında herhangi bir şey vaat etmeyen şeylerdi bunlar. Ama yine de kendini kötü hissetmedi. Rahatsızlığın bile bir tanıdıklığı vardı, uzun öğleden sonraların bira ile tatlandırılmış anıları gibi.

Peşinden gelen garsonu o an fark etti. Bu garip halini ve kaçarcasına üst kata çıkmasını izah etmek, anıları ve eski bir müdavim olduğunu anlatmak istedi. Ama sonra vazgeçti. Çenesinde bir tutam uzun sakalıyla kendisine bakan, yirmili yaşlarının başındaki adam onu anlamayacaktı nasıl olsa.
"Bir bira, lütfen" dedi. Sesi ne buyurgan ne de rica eder gibiydi. Ruhsuz, sıradan bir cümle idi. Gülümsemekten kendini alamadı. Barı dolduran binlerce saçma sapan şey gibi bu lafın da yerli yersiz bir anısı vardı.

Birası geldiğinde teşekkür edip içmeye koyuldu. Bir yandan da düşünüyordu. Son altı ay çok hızlı geçmişti gerçekten de. İnanılmaz ve büyülüydü. Yaptıklarını düşündü. Eli farkında olmadan uzun ceketinin sağ dış cebine gitti. Parlak ciltli küçük bir kitabı cebinden çıkarıp seyretti.

* * *

İstanbul her şeyin şehridir, aynı zamanda da hiçbir şeyin. Cehennemden kaçıp gelmiş sıcak yaz günleri neredeyse gece yarısına kadar sürebilir burada. Ve sadece birkaç hafta sonra, henüz öğleden sonra sayılırken gece çökebilir. Sıcak başlayan günler yağmurla biter, buz gibi soğuk sabahları yakıcı kış güneşleri takip edebilir. Ve bunlar sıkça olur.

Yeterince paranız varsa cebinizdeki banknotun üstüne kendi resminizi bastırabilirsiniz. Ama beş parasızlıktan sigara izmariti toplayacağınız günler çok da uzak olmayabilir. Her şey iç içedir. Adı Karmaşa olan bir tiran tarafından yönetilir İstanbul, yazıhanesi de İstiklal Caddesi üstündedir. Hükmü, şehrin 20 milyon nüfusunun her an ensesinde hissedilir.

Karmaşa'nın İstiklal Caddesine hâkim olduğu bir sonbahar günüydü. Saint kapısında dikilip temiz hava almaya çalışan bakımsız garson, bakışlarını üst kata dikti. Aynı çift gelip konmuştu kuytuda kalan cebe. Canı sıkılmıyor da değildi hani. Kızın güzelliği adamın çirkinliğiyle o derece tezat oluşturuyordu ki, bazen onları kovmamak için kendini zor tutuyordu. Sigarasını sokağa atıp içeri geçti. Tezgahın üstünde duran biraları alıp merdivene yöneldi.

Üst kattakiler garson merdivenin başında belirdiğinde toparlanmaya çalışıyorlardı. Konuşacakları ciddi bir şey varmış gibi davrandılar. Birayı masaya bırakan garson, kot pantolon ceplerinin en dibinde özenle saklanmış buruşmuş kağıt paralar ve biraz da bozuk para verilip gönderildi.
Gerçekten de konuşacakları ciddi bir şey vardı. Ama önce biraz önce yarım bıraktıkları öpücüğü bitirmeliydiler.

Genç adam sevgilisinden kopma riskini yok sayıp derin bir nefes aldı. Gözleri halen onun üzerindeydi. Kızın yüzündeki ağır makyaj, güzelliğini epey bir şey katarken masumiyetine gaddarca el koymuştu. Ama genç adam buna aldırmadı. Sadece bir görüntü, bir yanılgıydı. Fondötenin altındaki gerçeği görebiliyordu bakarken. Bu durum yeterliydi onun için.

"Kaçta gideceksin," diye sordu. Kafasındaki bulutları dağıtmak istemişti aslında. Kaçta gideceğini biliyordu.

"Saat sekiz buçukta kalkmam lazım. Yoksa geç kalırım, biliyorsun. Saat kaç oldu?"

Genç adam saatine bakmadan cevap verdi. "9 filan herhalde."

Kızın gözleri bir anlığına büyüdü. Sonra sahte bir öfkeyle sevgilisinin üzerine atıldı. Tekrar öpüştüler.

Genç adam çaktırmadan saatine baktı. Saat 8.20 idi. Sevgilisinin elini avucuna alıp gözlerine baktı. Çok mutluydu.

* * *

Kitabın kenarı kıvrılmış bir sayfasını açıp okumaya koyuldu. Korkunç bir fırtınanın içinde ve yokluğun anavatanında kaybolmuş bir adamı anlatıyordu öykü. Dili ve sözcükleri kasvetliydi. Sadece birkaç sayfadan ibaret hayalde anlatılan genç bir adam olmalıydı. Öyle olduğuna inanıyordu, öykünün hiçbir yerinde bundan bahsedilmediği halde. Birasından büyük bir yudum aldı. Cebinden bir sigara paketi çıkardı. Yumuşak kağıttan kırmızı pakete fazla şefkat göstermeden bir tane sigara çıkardı. Aceleyle yaktı, derin bir nefes çekti. Keyif tüm vücuduna yayılırken birasına uzandı.

Ve durdu.

Çok uzaklardan gelen, tanıdık bir sesti, işittiğini sandığı. Seneler öncesinden ve sadece bir sandalye ötesinden geliyordu.

"Erken gelmişsin."

Tınıyı tanıyordu. Sesin o benzersiz kişiliğini tanıyordu. Sadece sesini duyup sahibinin geri kalanını çizdi kafasında. Tınıya eklenmiş ve çıkarılmış şeyleri, bıraktıkları izleri ve kopardığı parçaları da hesaba kattı. Heyecanı azalmış, çehresi değişmiş ve artık eskisi gibi giyinmiyor olsa da sesin sahibini tanıyabiliyordu.

Yavaş ve umutsuzca arkasını döndü; orada birinin olmasını beklemiyordu. Beyni ona bir oyun oynuyordu büyük ihtimalle. Aksini çok istese de üst kattaki yalnızlığına hazırladı kendini. Başını kaldırdığında ise orada kumral bir genç kadın oturuyordu.

Bakışlarının değdiği her yerini inceleyip emin olmaya çalıştı. Ama bunun için bakması gereken yeri biliyordu. Tek istediği biraz yolu uzatıp bir anda hayal kırıklığına uğramamaktı.

Giyimi eskisi gibi değildi gerçekten de. Ve duruşu da değişikti. Eskisi gibi heyecanlı, atik değildi. Durgun bile sayılırdı hatta. Gözlerinin içine baktı. Geçen yıllar her şeyi alıp götürse bile bu bakışa bir şey yapamamıştı.

Zeynep'in yeni doğan güneş gibi çekinceli ve parıltılı bakışlarını tattı.

İçi ısındı...

* * *

Genç kız çantasını toparlamaya çalışıyordu. Sevgilisi ise ilgiyle onu izliyordu. Kıza tamamıyla hayrandı. O zarif duruşu, kendinden emin tavrı, en savunmasız olduğunda bile insanı ona dokunmaktan alıkoyan masumiyeti...

Bir anda aklına bir şey geldi ve kıza uzandı. "Ah, unuttuk gitti. Bugün bana anlatacaktın!"
Kız aldırmadan çantasını düzenlemeye devam etti. "Neyi?"

"Şu büyük sırrını."

Bir anlığına durdu. Başını çantasından kaldırmadan devam etti. Hareketleri ağırlaşmıştı.

"Yarın anlatırım."

"Haydi ama, 10 dakikamız daha var."

"Şimdi olmaz, uzun sürer..."

"Ama bana söz vermiştin."

"Evet, söz vermiştim ama şimdi olmaz. Gerçekten uzun sürer."

Kızın hareketleri gerçekten yavaşlamıştı. Sonunda durdu. Sevgilisine döndü.

"Anlatamam. Gerçekten."

Genç adam şaşırmıştı.

"Neden?" diye sordu. Kuşkusu iyice artıp kızı artık bıktırana kadar ısrar etmeyi sürdürdü.
Kız derin bir nefes alıp sevgilisine baktı.

* * *

"Çıktığını öğrenince seni aradım. Aslında mektup da yollamıştım ama eline ulaştığını sanmıyorum." dedi kadın.

"Çünkü açmadan geri gönderdim." diye tamamladı Erol. Bir anda, aklına hikayedeki kasvetli hava ve insanın soluğunu kesen fırtına geldi. "Hiçbirini okumadım. İade ettim."

"Neden?" diye sordu Zeynep. Sesi kısıktı ve bir şeyleri ürkütmekten çekinir gibiydi.

"Çünkü istemedim. Sonrasında çoğu zaman okumak istedim ama artık çok geçti. Her yeni geleni de aynı şekilde iade ettim. Ve sonra da okumak istedim. İşte benim şey hallerim... Biliyorsun, ismi sen takmıştın."

"Hatırlamıyorum bile ne olduğunu." diye mırıldandı kadın. Gözleri adamın üstünde sabitlenmişti.
Erol bu cevabın barındırdıklarını anlamaya çalıştı. Unutkanlık mı umursamazlık mı kestiremedi.

"Neden yaptın?" diye sordu bir kez daha Zeynep. Aynı soruydu ama aynı şeyi sormuyordu bu sefer.
Erol anlamıştı. Bu başka bir soruydu. Ve gülümsedi. Cevap verecek gibi oldu. Fakat biraz önce garsonda olduğu gibi susmayı tercih etti. Artık kendisi de pek umursamıyordu, şeyleri... bazı şeyleri... İzah etmek... Vakit kaybıydı bu. Anlatamazdı, çünkü bir şeyi anlatmak için anlatabilmek gerekiyordu. Bir köre renkleri anlatmak ya da bir sağıra gök gürültüsünü tarif etmek gibi faydasızdı.

Hikayedeki bata çıka ilerleyen, yorgunluktan ve korkudan, hiçbir yere çıkmayan yollarda yürümekten yılmış adamın hali geldi aklına. Evet, oradaki kesinlikle genç bir adam olmalıydı. Başka kim umutsuzluğu böylesi heyecanla kucaklayabilirdi ki?

"Ben yapmadım, biliyorsun. Artık herkes biliyor." Gülümsedi.

Kadın başını iki yana salladı.

* * *

Genç adam inanmaz gözlerle bakıyordu sevgilisine.

"Orospu çocuğunu, anasını siktiğimin piçini öldüreceğim." diye mırıldandı. Kelimeler söylenmemiş sadece dudaklarından dökülmüştü. Nefes alış verişleri hızlandı. Kulakları uğulduyordu.

"Lime lime kesip parçalayacağım." dedi. Kız artık ağlıyordu.

Aklına başka hiçbir şey gelmedi. Geriye yaslanıp sandalyenin sert dokunuşuna kendini verdi. Biraz önce neşe içinde yaktığı sigara izmarite kadar gelmiş, parmaklarını yakıyordu. Ama aldırmadı. Kız bunu fark edip eline uzandığında ise başka bir dünyada gibiydi.

Sarıldılar.

* * *

Erol gülümsedi.

Vücudu barın yapış yapış nemli havasıyla boğulurken o çok uzaklarda olduğunu düşündü.

Küçük bir kasabadaydı şimdi; ucuz tatilcilerin akınına uğramış ufak bir yer. En berbat pansiyonun da oda parasını ödüyordu. Başında geniş kenarlı şapkası, sırtında ağır sırt çantası vardı.

Şimdi de ağır adımlarla odasına çıkıyordu. Çantasını odanın ortasında açıp içinden not defterini çıkardı, planlarını kontrol etti. Sonra da çantasındaki diğer eşyaları çıkardı. Uzun bir deri ruloyu yatağın üstüne yaydı. İçinde çeşit çeşit kesici alet vardı, hepsi de düzgün bir şekilde rulonun içine sabitlenmişlerdi. Duyguları karmakarışıksa da aklı tek bir şeye odaklanmış haldeydi.

Ardından uzun takip saatleri geldi. İki kilometre ötedeki bakımlı bir pansiyonun yakışıklı patronunu takiple geçen uzun saatler. Her şey not edilip sabaha kadar yaptığı uzun çalışmalarında göz önüne alınıyordu. Genelde kapalı tuttuğu cep telefonunu üç günde bir kez açıyordu. Her şeyi planlıydı; buraya kesinlikle ve kesinlikle yıllar önceki sevgilisi için gelmemişti. Tatildeydi. Onu terk ederken arkasında bıraktığı her şey gibi öfkesi de geçip gitmişti. Zeynep'in kırgınlık, hüzün ve aşk dolu yüzünü aklından çıkarmaya çalıştı.

Pansiyonda kaldığı son günün sabahında yorgun bir şekilde uyandı. Elini yüzünü zorla yıkayıp heyecanının sebep olduğu istekliği bastırmaya çalıştı. Eşyalarını özenle toplayıp alt kata indi. Hesabını kapatıp yola koyuldu.

Şimdi ise ellerinde kelepçeler vardı. Polis minibüsünün arkasında oturmuş telaşlı gözlerle etrafa bakınıyordu. Yanında oturan polislerle içinde bulunduğu şoka yakışır bir şekilde konuşmaya çalışıyor, yarıda kesilen cümleleri isterik gözyaşları kovalıyordu. Fakat hepsi yalandı. İddia ettiği kişi bile değildi.

Karakolda kemerinden ayakkabı bağına kadar aldıklarında kitabının yanında olmasını çok istedi. Ama şu an çantasında bulmalarını isteyeceği son şey o olurdu. Bıçaklar ya da planları o kadar umursamıyordu. Ama kitabı önemliydi.

Nezarette önce biraz daha sızlanıp duvarlara vurdu. Sonra derin bir uyku çekti. Sabah onu adliyeye götüren komiserin "suçlular nezarette en rahat davrananlardır" tezine gülümsedi. Cevabı "ben de o filmi izledim ama gerçek hayatta masumsan uykuya daha çok sarılıyorsun" olmuştu.

Sonraki altı ay ise hapiste, boktan bir koğuşta geçti. Üstünde hakimiyet kurulmasına izin verdi. Ailesinin ağlamaktan kızarmış gözlerle onu ziyaret etmesine de. hep aynı şeyi söylüyordu. "Ben o adamı öldürmedim!"

Ve hep kendinden emin, doğruları söylediğinin farkında bir şekilde gülümsedi.

Aynen, şu an Saint'in üst katında Zeynep'le aynı masayı paylaşıp ona gülümsediği gibi.

* * *

"O adam kendini öldürdü. Bundan seneler önce, masumiyete el sürdüğü gün yaptı bunu. Küçücük, tatlı bebeklerin henüz toy göğüslerini ıslak bir ağızla öperken ve bundan ölümüne zevk alırken yaptı bunu. İçindeki insanın boynuna ilmeği taktığı gün, senin masumiyetine avuç dolusu ilaç içirdiği gün öldürdü kendini. Ben ise sadece Gelen'im. Uzun ve tehlikeli bir yoldan, yıllar öncesinden intiharların öcünü almaya gelen'im."

 

* * *

Sarıldılar. Aradan geçen senelerin acısını çıkarırcasına, etlerini yarıp kemiklerini kırıp birbirlerinin içine girmeyi arzularcasına sarıldılar.
Kadının aralanmış dudaklarında tuzlu bir şefkati bulduğunda adam aslında öldürmediği yaşlı pansiyoncuyu düşünüyordu. Kendiliğinden onlarca parçaya ayrılan vücut gözlerinin önündeydi bir kez daha. Gülümsedi.
O bir şey yapmamıştı.

---

Saint'in kapısında sigarasını bitirmeye çalışan garson sıkıntıyla üst kata baktı. Aradaki kat duvarının ötesini, sanki arada engel yokmuş gibi görebiliyordu. Barın kuytusunda dönen küçük oyunlar bazen canını sıkardı.

Fakat bu defa öyle değildi. Üst katta otuzlarında bir kadın ve saçları kısa kesilmiş, ketum, aynı zamanda da nazik bir adam oturuyordu işte. Onlara fazladan bir çeyrek daha süre verecekti. Sigarasını söndürüp bara yöneldi.

giriş | günah | künye | yazarlar | PDF versiyon | arşiv |

© göLge - Korku & Gerilim Öyküleri | 2003-2009