kılıcın keskin tarafı | Işın beril tetik

Gecenin kara gönlünde hançer yarası gibi hüzünle ışıldadı hilal kılığındaki Ay.  Bir günaha şahit olmuştu gene, yapayalnız, çorak ovanın tepesinde. Simsiyah bir öfkenin eliyle alınan masum kuzunun canıydı o günah. Ay, onu yaratana döndü ve sordu, "Ne olur, kılıcının keskin tarafı olayım bir kerecik. Sonsuzluk saydım her bir sırrı taşırken, kanları toprak ananın bedenine karışırken... O kanı dökenler ne ateşle yandılar, ne buzla... Ne de pişmanlıkla..."

Gece sessizce izledi Ay'ı. Merakla bekledi, kudretli olan en sonunda yalvarışına yanıt verecek miydi?

Hafif bir meltem toprak ananın bedenindeki tozdan örtüyü okşarken fısıldadı Ay'a, "Ateşin gazabıyla, buzun kederiyle yanmayanları sen neyle yakarsın? Pişman olmayanı ne ile yargılarsın?"

Hilalin kaşları çatıldı. "Ya kuzunun kanı? Daha ne kadar besleyecek Ana'yı?"
Meltem kıvrakça salındı, yükseldi Ay'a doğru. Geceyi işaret ederek,"Bir sen misin şahidin sırrını saklayan? Ya ona ne demeli? O istemez mi bedeninden kara olan yürekleri kılıcın keskin tarafıyla delmeyi?"

Gece utanarak sakladı yüzünü, hüzünle soludu. Ay içini çekti ve çaresizlikle inledi. Meltemin içindekine seslenerek savundu ev sahibini, "O, güneş uyurken evrenin muhafızı, tarafsızın da tarafsızı... Gene de benim gibi acı içinde saydı bir bir, sövdü ve sustu."

"Toprak ana izin verir mi üzerinde yürümene? Asırlardır onu besleyen kanı dindirmene?" diye alayla mırıldandı ve bir kez daha Ana'nın üstündeki tozları kaldırdı.

Ana kıpırdandı, homurdandı, derin bir uykudan uyanmış gibi kalınlaşmış sesini saldı geceye. "Beni besleyen kan mıdır, ey yaratanın nefesi, ey meltemin efendisi? Sanır mısın tek bir damlası yakmaz bedenimi? Sanır mısın tenime karışan kemiklerin iniltileri ağlatmaz beni?"

Meltem bir an haşmetle kabararak yükseldi, şiddetlendi... Sonra, sanki bir el tarafından okşanarak sakinleşti. "O halde yürüsün gecenin de desteğiyle sinende. Batırsın kara yüreklere alevden kılıcı. " diyerek dindirdi Ana'nın bedenindeki nefesini.

Ne hilal, ne Gece ne de Ana beklemişti böylesine bir hikmeti. Ve Ay, acılar içinde gecenin bedeninden koparak ayak bastı Ana'nın tenine...

****

Elindeki kanlı bıçağı temizleyerek, sarsak adımlarla ilerledi köy evine doğru. Büyüklerinin verdiği görevi yerine getirmiş, rahattı. Kurban kesmek kadar kolay olmuştu. Hatta belki daha kolay. Alnının çatısına indirince kabzayı sus pus olmuştu kancık... Kir ve kandan beyazı görünmez olmuş mendili bir kez daha sürttü bıçağının lüle taşı kabzasına. Kızıl lekeler inatla giderek büyüyor, genişliyordu bembeyaz taşın üstünde.

"S...tir, en sevdiğim bıçağımın içine etti kancık,"diye küfretti. Daha küçük bir çocukken ağasından hediye gelmişti bu bıçak. Özeldi... Kimsede yoktu böylesi ya, en önemlisi de oydu.

Sinirle söylenerek açık evin kapısının üzerinde yaşlı gözlerle bekleşen anasına doğru yürüdü. İki adımda verandaya çıkıp yolu tıkayan yaşlı kadını itekleyerek içeri girdi. Babasının ve aile meclisinin bekleştiği odaya daldı ve gururla şişinerek kanlı mendille bıçağı yer sofrasında yemeleri için getirilmiş meyvelerin arasına attı.

"İş bitti. Bir deli Osman'ı bulmaya kaldı, orası da kolay, Haşim sindiği delikten çıkarıp getirir nasıl olsa."

Babası kan oturmuş gözlerini kaldırdı tek oğlunun yüzüne. "Çok debelendi mi?"
Yer sedirine otururken muzlarını silkti kardeş katili, "Yok, bastım kabzayı alnının ortasına, sesi mesi kalmadı çıkaracak. Yardım boğazını, aktı canı iki dakka içinde. Kurbandan kolay oldu vallaha."

Babası düşünceli düşünceli salladı kafasını, yanında oturan yaşlı köylüler de onu taklit ederek salladılar başlarını.

"Sana oğulların şahı verilmiş, Hacı efendi! Gıkı çıkmadı töreye karşı. Ben benimkini de yollamıştım tahtalı köye kız gardaşıyla birlikte. Töreye yüz çevirdiydi. Katli vacipti." Diye mırıldandı köylülerden biri kızgınlıkla... Küfredip yere tükürdü ardından.

Bir diğeri hızla kafasını sallayıp karman çorman olmuş ak sakalı sıvazladı. "Hüsam'ların Şerruh da öyle geberdiydi. Şehirde okuduydu ya, o da hainlik ettiydi. Hüsam hem onu hem de karısını kestiydi. "

O anda elinde koca gümüş tepsiyi zar zor taşıyan on, on iki yaşlarında bir kız çocuğu girince sustular. Kız başını yerden kaldırmadan tepsiyi yer sofrasının üzerine koymak için yaklaştı. Sofranın üzerinde kanlı mendil ile bıçağı görünce kara gözleri kocaman oldu, dudakları titredi. Hafif bir soluk alarak abisinin kendinden memnun yüzüne baktı.

Abisi küçük kız kardeşinin yüzündeki suçlayıcı ifadeyi görünce sinirlendi, içten içe bir an utandı... Ama hemen toparlandı. "Ne bakıyon kız? Koysana içecekleri."

Kız kardeşinin gözleri tekrar bıçağa takılınca hemen uzanıp mendille bıçağı masadan aldı. Meyveleri yana çekip yer açtı. Kız usulca tepsiyi koyup hızla doğruldu ve koşarcasına odadan çıktı. İhtiyar köylülerin hepsi de kızın koca gözlerindeki ateş karşısında sus pus olmuşlardı.

Bir anda evin dışında bağrışlar duyuldu. Patırtı, gürültü iri yarı, pos bıyıklı kara şalvarlı bir köylü kolundan tuttuğu, paçavralar içindeki hırpani genci aile meclisinin oturduğu yerin ortasına fırlattı.

"Ağam gözünü seveyim, ben bir şeycik yapmadım, günahsızım, bacım da günahsızdır, Allah'ını seversen bırak gideyim..." diye salya sümük yalvarıyordu yarı deli haldeki genç adam. Burunlarına gelen sidik ve günlerdir yıkanmamış tenin bayat kokusu ile burunlarını kıvırdı köylüler. "Bana pişmiş ekmekten başa bişi vermedi bacım, gözü gözüme bile değmemiştir, bırak ki eli elime değsin..."

 

"Sus! Seni dulun piçi seni..." diye gürledi baş köşede oturan köy ağası. "Ramazan'ın yeğeni görmüş kızı senin ininden çıkarken, üst başını düzeltiyormuş."

"Vallaha ekmek bıraktıydı yalnızca, biraz da ayran... Konuşmadı bile benimle, açtım, bilmiş nasıl bildiyse, azıktan başka bişi bırakmadı inime!"

Ağa sinsi sinsi güldü bıyık altından,  günahının keçisine bakarken içten içe kahkahalar atıyordu. Hacı'nın biricik kızını çekivermişti samanlığa sinsi bir gecede, yarı baygın kısraktan almıştı hevesini. Uyandığında ne ağlaması bitmişti ne hıçkırığı, sürekli "Ağam, ne yaptın sen bana, öldürdün beni, aldın canımı,"diye mızıklanıyordu. Belli ki ötecekti babasına veya kardaşına... Ağa ertesi gün yaymıştı köye dedikoduyu... Deli Osman'ın ininden çıkarken eteğini düzelten Fidan'ın talihsiz günahını. Toplamıştı aile meclisini, öğle güneşi düşmeden aldırmıştı infaz kararını. Gece yarısını geçe akıttırmıştı toprağa kanını.

"Götürün kancığının yanına bu deli piçi, tahtalı köyde devam ederler pişirmeye işi..."

Delinin bağrışlarına aldırmadan iki kolundan tutup sürükleyerek çıkardılar geceye. İki köylü arasında sürüklenen delinin ardında kızın ağabeyi, elinde aynı bıçak...  Osman da aynı yolun yolcusu. Boğazı şimdiden kesilmiş gibi böğürürken, ayaklarını sürüyerek engel olmaya çalıştı cellatlarına ama nafile. Ağanın sözü kanun. O boğaz kesilecek, kan toprağı besleyecek, namus belasına intikamla yanan gözler sakinleşecek.

Deli Osman, Fidan'ın yere kıvrılmış bedenini görünce sustu anca. Açık boğazından akan kan durulmuş, kara saçları çorak toprağın tozuyla solmuştu.

Tam yanında diz çöktürdüler Osman'a. Son bir gayretle, gözyaşları ile pisliği her yere dağılmış yüzünü kaldırdı kızın ağabeyine. "Gardaşım, bacının ne eli ne gözü değdi bana. Kurbanın olam bi dinle. Bir lokma ekmek, bir yudum ayrana akıtacaksın kanımı. Allah'ım şahidim olsun, hiç günah geçmez idi aklımdan bacına karşı."

Kızın ağabeyi kılını bile kıpırdatmadı Osman'ın yalvarışlarına karşı. Töre kanundu. Ağanın kanunu ise kanundan da kanundu.

Kaldırdı bıçağı tutan kolunu Ay'a doğru. Tam savuracakken şaşkınlıkla irileşti gözleri. Kocaman oldu, yuvalarından uğradı. Bir yırtılma sesi geldi önce, sonra bir tane daha. Ay'ın ışığı uzandıkça katil ağabeyine, cildi kanlı çiçekler gibi yarıldı, açıldı. Köylüler deliyi bırakıp korkuyla gerilediler, tövbe sesleri çıkararak.

Ağabey,  yarılan cildinden bembeyaz kurtlar dökülürken, korkuyla inledi, acıyla kıvrandı ve dizlerinin üzerine, ölmüş kız kardeşinin yanına çökerek inledi. Elindeki bıçağın kızıl lekelerle dolu lüle taşından kabzasına baktı şaşkın şaşkın. "Yandım anammm!" diye bağırırken gırtlağından yükselen gurultu ile birlikte şelale gibi kan boşandı toprağın üstüne.

Boşalan kan simsiyah ve topak topaktı. Topağın içinde kımıl kımıl bir şeyler yüzerek kenarda korkuyla titreşen iki köylüye doğru süzüldü. Köylüler dehşet dolu gözlerle, tam önleriinde etleri parça parça yarılıp dökülen, içinden kurtçuklar, böcekler ve kim bilir daha neler dökülen genç adamın yuvalarında anlamsızca dönen gözlerine bakakaldılar. Onları bu şoktan çıkaran Deli'nin ağlayışlarıydı. Önündeki adamın etleri ayrılıp toprağa düşerken Deli Osman sessiz sessiz hıçkırıklarla ağlıyordu.

Kardeşinin yanında şekilsiz bir et yığınına dönüşen tanınmaz haldeki genç adam, canı bedeninden çekilmeden hemen önce hırıltılı bir yalvarışla köylülere uzandı. Köylüler tiz ve yüksek sesli çığlıklar atarak arkalarını dönüp koşmaya başladılar. Deli Osman, yaşlı gözlerinin ardından Ay'ın ışıklarının incecik siluetlerinin, bir kılıç misali köylüleri izlediğini fark ederek onlara seslenmek istedi. Tam elini uzatmış seslenecekken bir fısıltı duydu, "Şşşşşşş."

Deli Osman sustu.

***

Gözü yaşlı kadın, kanlar içindeki iki köylünün aceleyle eve dalışına bakakaldı. Garip bir hisle tüyleri diken diken oldu, içi bulandı. Gece her zamankinden daha kara ve korkutucuydu. Büyük kızını töreye kurban vermesinin ötesinde, çok daha canlı bir acıyla kasıldı.  İrileşmiş, kan çanağı gözlerle başını kaldırıp hilal şeklindeki aya baktı. Ay, garip bir şekilde, leke lekeydi, sanki kirliydi... Ay'ın ışıklarının ince uzun şeritler gibi yerde süzülerek eve ulaşmasını ve yanından geçerek eve girmesini izledi. Verandanın diğer köşesine sinmiş küçük kızına aceleyle işaret etti ve yanına gelen kızının kulaklarını kapayarak göğsüne bastırdı.

İçeriden önce şaşkınlık ve küfür dolu sesler geldi. Garip, iç bulandıran yırtılma sesleri ile birlikte canhıraş acı dolu çığlıklar geceyi doldurdu. Çığlıklar öylesine yüksekti ki yan evlerde oturan köylüler korkuyla evlerinden fırladı. Evin önünde toplaşan kalabalık verandada birbirine sarılmış ana kıza şaşkın, korku ve soru dolu gözlerle bakıyorlardı. Çığlıklar yükselerek devam ediyor, kalabalığı gittikçe artan bir dehşete sürüklüyordu. Çığlıklar çığlık olmaktan çıkmış, ulumayla karışık böğürtülere dönmüştü.  Canlı canlı, kör bıçaklarla kesilen danaların böğürtüleri gibi...

Kalabalığın ardından uzun donunu çekerek fırlayan imam, bembeyaz bir yüzle verandaya koşturdu. "Hanım, hanım! İçerde kimi doğruyor bu cahiller?!"

Kadın korku dolu gözlerle imama bakarken anca kafa sallayabilmişti.

İmam tereddüt etmeden eve daldı, aradan bir an geçmeden öğüre öğüre geri çıktı ve kendini verandadan toprağa fırlatarak titreyerek, şiddetle kustu.

"Aman yarabbim, aman yarabbim!" diye söylenirken, onun yalvarışlarına karışan böğürtüler giderek azaldı ve korkuyla uğuldayan kulaklardan silinerek dindi.

Kalabalık epey bir süre evden başka ses gelecek mi diye bekledi ama başka ses çıkmadı. İmam biraz kendini toparlayınca koşar adımlarla verandaya çıkıp kadın ve kızı oradan uzaklaştırdı. Bir yandan da kocaman olmuş gözleriyle evin açık kapısını gözlüyordu.
Verandadan içeri süzülen ay ışıklarının toprak üzerinde süzülerek geri çekilmesini şaşkınlıkla izlediler. Tövbeler ve dualar arasında kadın ve kızı da aralarına alarak evlerine dağıldılar. O gece kimse o eve girmeye cesaret edemeyecekti. Ertesi gün de... Ve daha ertesi gün.

 Jandarmayı çağıramadılar lakin kimse ne olduğunu anlamamış,  imamın anlattıklarına da inanmamışlardı. En sonunda evden gelen ağır çürük kokusuna dayanamayarak evi ateşe verdiler. Birkaç saat içinde ev yok olmuş, evin yerinde toprağın üstünde garip bir şekilde yanık bir hilal izi belirmişti.

O dehşet gecesinden sonra köyde hiçbir aile meclisi töre için toplanmadı. Belki de için için biliyorlardı ki Ay, ışıklarını köy üzerine salarak kalplerinin derinliklerinde dolaşan günahları bir bir görüyor, sorguluyor ve yargılıyordu.

Deli Osman'ı da o geceden sonra gören olmadı... Ancak yan köylerden elinde bohça, köy köy dolaşıp Ay ile ilgili saçma sapan hikayeler anlatan bir delinin gezindiği haberini aldılar.
Köylü, Fidan'ın katledildiği küçük kurak ovanın tam ortasına bir ağaç ekip her gün suladı. Seneler geçti, ağaç büyüdü ve dilek ipleriyle süslendi. Derler ki,  Ay hilal olduğunda, ağaç gecenin içinde parlayan bir güneş gibi ışıldar ve günahsız dilekleri ağaç üstünden toplarmış...

***

"Toprak Ana bana dargın mısın? Bir gecede suladım tenini kızıl günahın suyuyla, bana kızgın mısın?"

Sinesinde dikili tek ağacın dallarını hışırdatarak kıpırdandı Ana, "Ne dargınım, ne kızgınım... Kılıcını kınına yerleştirme gecenin gülen yüzü, sulanacak daha başım, göbeğim ve ayak ucum var..."

giriş | günah | künye | yazarlar | PDF versiyon | arşiv |

© göLge - Korku & Gerilim Öyküleri | 2003-2009