Bozkırın ortasında sıcakla boğuşarak yürümekten daha kötü bir şey varsa o da bunu yanınızda bir cesedi sürükleyerek yapmaya çalışmaktı. Kuşkusuz bu yolculuğa çıktığında bunun farkındaydı, ancak ani hareket etmesi gerektiğinden bunu düşünmeye zamanı kalmamıştı bile. Kaldı ki kolundan çekerek sürüklediği Rahip Savek'in hiç de zayıf sayılmayacak bedeninin yarattığı yorgunluk şu an üzerine düşündüğü sorunların en sonuncusuydu. Neticede Girdap'a giderken bu cesedi yanında götürmek zorundaydı ve bunu yapabilmek için birçok şeyi göze almak zorunda kalmıştı. Hayır, ne Kum şehrindeki iki rahibi paramparça etmesi, ne Bozak Prensesi'nin cesedini Bozak'ın kapılarına asması ne de kendi doğduğu şehir olan Kanişe'de Tanrıların Hizmetkarları'nı lime lime doğraması göze almakta zorlandığı şeylerden değildi. Asla para için öldüren biri olmamıştı, doğuştan bir katil hiç değildi. Ama birisinin kalbinin ortasına bıçağını saplamak için bu konuda eğitimli olmanın şart olmadığını anlayalı çok olmuştu. Bazen öfke, eksik olan tüm ölümcül becerileri kapatmaya yetiyordu. Yine de bu kez hedefi canlı kanlı bir insan olmayacağından, sahip olduğundan daha fazlasına duyabilirdi. Neticede bıçağının ucu tanrıların boynunda olacaktı.
"Tanrılara armağan, evinin bereketidir."
Yeşilli siyahlı kostümünün altından bulabildiği en kendini beğenmiş tavrı takınan Rahip Dereta, Tanrıların Hizmetkarları'nın en tepesindeki koltukta oturmanın tüm gereklerini yerine getirir gibiydi. Sıradan bir rahip değildi, kendine verilen ödevleri yerine ivedilikle yerine getirip Tanrıların Hizmetkarları'na kabul edilmiş; açgözlülük, komplo, entrika gibi erdemli vasıfların tamamında ustalaşıp dinlerinin bu en önemli tarikatında tepeye doğru tırmanmanın onurunu yaşamıştı. İşte o kara günde tüm kibriyle kapısını çalmış, henüz sekiz yaşına basmış küçük kızı Mişa'yı tanrılara kurban etmek için alırken bu sözleri söylemişti. Komşuları rahibe saygı dolu gözlerle bakarken, bu kurbanla kutsanmış bir aile konumuna yükselen Mişa'nın anne babasına sahte bir imrenmişlik duyuyorlardı. Kimse çocuklarını ölüme göndermek istemiyordu ama dinlerine karşı gelmeyi göze almak demek, türlü felaketlere kucak açmak demekti. Kıtlığın, ani ölümlerin, şansızlığın tanrılara karşı gelen ailenin peşinden ayrılmayacağını söylerdi dinleri. İşlenen hemen her günah, en basit anlatımla, ölümcüldü.
Mişa'nın alınışından sonra tam on yedi gün konuşmadı. Hem kızının alınışı için günlerce gizli gizli ağlayıp hem de kocasının büründüğü devamlı suskunluktan kahrolan güzel karısı Seza'ya olmuştu ilk sözleri.
"Ağlama."
Karısı önce şaşkınlıkla susmuş, sonra daha büyük bir şiddetle hıçkırıklara boğulmuştu.
"Ağlama dedim."
Suskunluğunu bozmasının on saniye sonrasında ilk cinayetini işleyivermişti işte. Karısının hıçkırıklarını kadının boğazını okşayan küçük bir bıçakla sonlandırmayı başarmış, sonrasında üstünü başını sükünetle temizleyip aceleyle çıkmıştı evinden. Artık avını başlatmanın zamanı gelmişti. Hiçbir günah, hiçbir tanrı, hiçbir felaket umrunda değildi. Yaşamı bedeninden çekileli zaten on yedi günü bulmuştu. Bir anda içindeki ıssızlığın ortasında duruverip karanlığın daha koyusundan korkacak değildi. Kollarından alınan kızının ona son bakışını düşündü ve karanlık bastırırken düşük mevkili iki Tanrının Hizmetkarı'nı loş bir sokakta lime lime doğradı.
Din adamlarına başlatılan saldırı kısa sürede tüm Kanişe'yi kasıp kavurdu. Her gün bir başka rahip şehrin bir başka köşesinde cansız yatarken, isimsiz katilin, ya da halkın deyimiyle din düşmanı günahkarın ölü ya da dirisi için belirlenen yüksek bedele üşüşen kelle avcılarının varlığı bile içindeki intikam arzusunu ürkütmeye yetmedi. Dördüncü günün sonunda elinde kralın kellesi olduğu halde Rahip Dereta'nın karşısına dikildi. Kralın dehşet içindeki kesik başını yere fırlatırken doğan boşluğu rahibin kibir dolu suratıyla değiştirmeye niyetliydi. İçindeki büyük ıssızlıktan tam manasıyla kurtulmak üzereyken Dereta'nın uğursuz sözleri onu bambaşka bir hedefe yönlendirecekti.
"Benimle ilgisi yok tanrının cezası! Ben istemedim, benim bundan mutlu mu olduğumu sanıyorsun? Çocuğu başkası istedi. Çocukları başkası istiyor."
"Kim?"
"Bunu o kadar da kolay öğrenemezsin kafir! Canımı bağışla! Ancak o zaman kim olduğunu öğrenebilirsin.
"Kim dedim!"
"Eğer beni öldürürsen asla bilemezsin. Asla öğrenemeyeceksin. Belki de yaşıyordur. Kızın yaşıyor olabilir kahrolası!"
"Kim olduğunu söyle ve buradan arkana bile bakmadan kaç."
"Sana nasıl güveneceğim? Bir ahlaksız, bir günahkar! Neyin üzerine yemin edebilirsin söylesene! Sözüne nasıl güvenilir?"
"Seçeneğin yok. Ya söyler ve yaşama ihtimalin için dua edersin, ya da şurada kesin olarak boğazını keserim senin."
"... Beni affedin tanrılar..."
"Söyle ya da öl"
" Bozak Prensesi'ne git. Çocukları onlar istiyor."
"Ne için?"
"Bilmiyorum!"
"Çocukları ne için istiyor?"
"Bilmiyorum ve umrumda da değil. Biz, karşılığını aldık. Her çocuk için, ne gerekiyorsa. Para, yiyecek, uyuşturucu, kadın... Ne istersek!"
"Sülükler... "
"Şimdi bırak gideyim."
"..."
"Söz vermiştin!"
Sorun şu ki bir günahkarın sözüne asla güven duymamalıydınız. Hele çocuğunu alıp sattığınız bir adamı bizzat siz "günahkar" ilan etmişseniz. Bunu aklından çıkarmayıp rahibi öldürürken acısının daha uzun sürmesini sağladı. Tıpkı apar topar gittiği Kum şehrinde son sözleri olarak Rahip Savek'in ismini veren genç kalma sevdalısı Bozak Prensesi Aşiya'yı boğarken yapacağı gibi.
Bozak şehrini Kanişe'de olduğu gibi günlerce kana bulamamıştı. İçeri sızma konusunda asla problem yaşamıyordu. Atlanamayacak kadar yüksek yerlerden atlıyor, tırmanılmayacak yerlere çıkıyor, önüne kim çıkarsa çıksın büyük bir süratle öldürüp doğrudan hedefine gidiyordu. Kendini besin zincirinin en tepesine çıkmaya çalışan bir yırtıcı gibi hissetti. Tepedeki şey her neyse tüm hıncını ondan çıkarmaya kararlıydı. Gereken bilgiyi alıyor, hızla hareket edip hedefini yok ettikten sonra yenisine geçiyordu. Prenses'in parçalarını şehrin kapısına asıp Kum kentine doğru yola çıktığında şehrin büyük bir bölümü bu cinayetten hala habersizdi. Hiç değilse prensesin yaşlanmasını sona erdirdiğine memnundu. Sonsuza kadar.
Kum kentine ulaştığında, ardında bıraktığı şehirlerin içine işleyen cinayetlerinden sızan kan kokusunun burayı henüz sarmalamadığını gördü. Haberlerden hızlı hareket etmek avantajınaydı. Daha az güvenlik önleminin, daha çok dağılmış dikkatin ve beklenmeyen sürprizlerin getirdiği tüm rüzgarı arkasına alabiliyordu. Katiliyle arasına yalnızca iki gözcü ve iki rahip koymuş olan Rahip Savek'in karşısına üstü başı kan içinde kalmış olmasına rağmen çıktığında din adamının sukünetini bozmamış ise olması belki de onu günlerdir şaşırtan ilk şey oldu.
"Ben de seni bekliyordum."
"Nasıl?"
"Dereta'nın öldüğünü öğrendim. İşin ucunda ya prenses ya da ben olmalıydım. Benim için geciktiğine göre yolda prensese de uğramış olmalısın. Onun için öldü diyebilirim değil mi?"
"Onu boğdum."
"Ah ah, ölmesi çok acı verici. Ölmemek için elinden geleni yapıyordu. Yoksa yaşlanmamak için mi demeliydim? Hımm, neticede bazen ikisi de aynı kapıya çıkıyor değil mi?"
"Çocuğuma ne yaptınız?"
"Tanrılara verdik."
"Çocuğuma ne yaptınız dedim!"
"Ah hakikaten anlamıyorsun değil mi! Onları gerçekten tanrılara veriyoruz. Onlarla ne yaptıkları kendi bilecekleri iş. Bana kalırsa cinsel bir dürtünün esiri olarak istemiyorlar onları. Aslına bakarsan büyük olasılıkla onları yiyorlar. Evet, yiyor olmalılar."
"Pislikler! Hangi tanrılar çocuklarla beslenecek kadar alçalırlar?"
"Bizim yarattıklarımız? Hiçbir tanrı ortaya çıkıp ‘Ben tanrıyım bana itaat edin' demez. Bunu sadece krallar yaparlar. Tanrılar için ise bir gönül dökümü şarttır."
"Ne demek istiyorsun?"
"Demek istediğim şu; eğer bir takım salaklar ortaya çıkıp "Onlar birer tanrı, hemen onlara tapmalıyız" diye bağırarak kendilerinden geçmeselerdi, ne Khazek'in ne Tuzan'ın ne de Sevojan'ın bir tanrı olmak gibi bir fikri olurdu. Bu fikri onların aklına biz soktuk. Şimdi ise bunu ortadan kaldırmak istemiyoruz tabii."
"Tanrıların yeryüzünde olduğunu mu söylüyorsun?"
"Çocukları onlar istediler. Yüzyıllar evvel. Biz de verdik. Biz onlara genç, taze kurbanlar verdik, onlar bize zenginlik bahşettiler. Tanrılardan beklentin bu değil midir? Bana şunu ver, bunu yap, karnımı doyur vesaire vesaire. Onlar da bunu yapıyorlar işte."
"İnsanları değil Tanrının Hizmetkarları'nı zengin ediyorsunuz!"
"Ne fark eder ki! Rahiplik krallığın aksine babadan oğula geçmiyor. Düzgün çalışıp Tanrının Hizmetkarları'na kadar yükselebiliyorsan ne ala! Bir çiftçi çocuğu bile bu güçten faydalanabilir. Kıytırık bir prenses her gün aynı yaşta kalabilmek için, bir prens çocuğu olabilsin diye, bir kral dinimizden olmayan bir başka kralı mağlup edebilmek için bizlerden medet umuyor. Bir çiftçinin, bir seyisin, bir sütçünün oğlundan! Tanrılar insanlarının yanında oğlum. Sadece bunu nasıl yapacağını bilsinler yeter. Ne yapacaktık yani? Her gün onlarca çocuk birdenbire ortadan kaybolsaydı kimse umursamaz mı sanıyorsun? Oysa çocukları tanrılar adına alıp, günahlarla onları korkutursan kimse sesini çıkarmaz.
"Hiç bir emir doğru değil. Yüzyıllardır günahlarla insanları korkuttunuz! Her şey sizin uydurmacanızdı!"
"Tanrıların ilgilendiği tek şey her gün çuvallar dolusu yeni çocuk bulmak. Dinimizin etki altına aldığı her krallıktan, her kentten, her kasabadan çocuklar. Günahlarla, kurallarla neden ilgileneceklermiş ki? Tek ilgilendikleri başka çocuklar. Günahları, emirleri atalarımız olan başka rahipler yazdılar. Hepsi de işinin ehli adamlardı doğrusu. Böylece çocuklarını aldığımız ailelere yeni bir şey vaat edebildik. Yalansız, hırsızsız, zinasız güven dolu bir yaşam. Sıkıştıklarında sığınacakları çok daha büyük bir güç. Korumacı, merhametli, şefkatli tanrılar. Bu mükemmel düzenin içinde olabilmeleri için tek yapmaları gereken kurallara uymaları ve seçilenlerin çocuklarını kurban vermeleriydi. Böylece kutsandılar, çabucak bu büyük güçlerin bir parçasıymış gibi hissettiler kendilerini. Her şehirde hizmetkarlıklar kurup her bölgeye refah saçtık."
"Ne refahı! Kendi çıkarınız için insanları günahkar ilan edip asıp yaktınız. Çocuklarını çaldınız ve canavarlara yedirdiniz. Bir de hala karşımda durmuş güven dolu bir yaşamdan söz ediyorsun. Siz çocuğumu katlettiniz!"
"Ayrıntılı olarak onlara neler yaptıklarını bilemiyoruz ama tanrılarımıza canavar demen oldukça barbarca. Sahip olduklarımıza oranla ödediğimiz oldukça küçük bir bedel ve de tanrılarımızın gerçekten de bizden kat kat üstün güçleri var. Onlardan yararlanmak hem düşmanlarımızı bertaraf etmek hem de hakim olduğumuz yerlerdeki insanların huzurunu sürdürebilmek için senin küçük beyninde canlandırdığından kat kat daha önemli."
"Bana onları nerede bulacağımı söyle!"
"Tanrıları bulmak için kalbine bakman yeterli."
"Yıllardır sıktığın palavraları kendine sakla. Ya doğruyu söyleyip kısa bir ölüm dilersin ya da seni öyle bir deşerim ki ölmen için saatlerce kanaman gerekir ve kimse yerini bulamaz."
"Nasıl olsa beni öldüreceksin. Burası kesin, zira arkanda yaşayan bırakmıyorsun. Mademki öleceğim, sana onların yerini söylemek için bir sebep göremiyorum. Bir şey kazanman için gerçekten bir şey teklif etrmen gerekir. Yo hayır, kısa ve acısız bir ölüm beni cezbetmiyor. Öldükten sonra hepsi aynı, bu dünyada yeterince acı çektim, beni sonunda öldürecek uzun bir acı için sabredebilirim."
"Ne istiyorsun?"
"Beni de götüreceksin."
"Burada boğazını kesip parçalayacağım seni."
"Bu sana fayda sağlamayacaktır ama beni yanında götürmen tanrılara giden yolun kapısını açabilir."
"Hiçbir yere gitmeyeceksin."
"Sus da dinle gerizekalı! Efendilerimizi görmek istiyorsan rüzgarın taşları sert şarkılarla oyduğu topraklara gitmen gerekecek. Orada yüzyıllardır esen rüzgar onların kontrolündedir. Girdap Mağaraları'ndaki bu dehlizlerden ancak çocuklar gibi masumlar ya da onların buyruklarını yerini getiren rahipler geçebilir. Tek başına oradan geçebileceğini sanıyorsan yanılıyorsun. Beni de alırsan bir şansın olabilir."
"Seni nasıl tanıyacaklar?"
"Rüzgar beni koklayacaktır."
"O zaman ölmen bir şeyi değiştirmeyecekti değil mi?"
Bıçağını rahibin boynuna hızla sapladı. Adamın faltaşı gibi gibi açılan gözlerine küçümsemeyle baktı. İçindeki kan isteyen canavar kısa süreliğine susmuştu. Ama rahibin şişman bedenini sürüklemek zorlu olacaktı.
İşte, bozkırı Rahip Savek'in cansız bedenini sürükleyerek boydan boya geçerken yorgunluğunu unutturan öfke ve inadı yüzyılların aldatılmışlığından besleniyordu. Öylesine bir aldatılış ki anayı babadan, çocuğunu ailesinden koparıp almış, yüzyıllarca çıkar uğruna yakılmış onlarca insanı canlı canlı aleve sürmekten geri durmamıştı. Adeta günahları uğruna yakılan ve yitirilen her şeyin bir bedene bürünmüş haliydi. İşte bu yürüyen ceza mangası bozkırın tükendiği yerde yalçın kayalar tarafından karşılanıp dar mağaralarda yürümeye başladığında, tüm sorunların başlangıcına olan yere yaklaştığını iyiden iyiye hissetti. Derin bir kuyu gibi birikmiş acısından başka hiçbir şey hissetmiyordu. Canından çok sevdiği Mişa'sı, bir koluyla sürüklediği beş para etmez adamdan daha canlı değildi artık. Bu öfkeyle çarpılmış yüzüne fırlattı tokadını rüzgar ve bir kaç dev kaya kütlesinin adeta karşısında eğilircesine çekilmesinden sonra canavarların ininde olduğunu belgeleyen açıklığa attı kendini. Onlarca çocuk iskeleti. Etlerinden sıyrılıp süpürülmüş onlarca kemik yığını. Karanlığın daha da koyulaştığı yerde bir kıpırtı duyduğunda rahibin cesedini bir kenara bıraktı. Üstünde kan kurumuş olsa da keskinliğinden çok şey kaybetmeyen bıçağını avucunda sıkılaştırdı ve gözlerinin koyu karanlığı delip geçmesine izin verdi. Soyunun tanrı dediği şekilsiz yaratıklardan birinin minnacık bir çocuğu büyük bir iştahla yediğini gördüğünde, kontrolünü kaybedip olanca gücüyle kaskatı yaratığın sırtına atıldı. Bıçağının yaratığın derisine saplanmadığını büyük bir hayal kırıklığıyla keşfetse de tutunduğu öfkesi ve inadının ona sağladığı güçle defalarca kolunu indirip kaldırdı. Yaratıkla umusuzca boğuşurken içten içe beklediği kötü haber, sırtına geçirilen bir dizi keskin dişten geldi. Bir çırpıda koparılıp atılmış etlerinin sağa sola savrulmasıyla kendini yerde buldu ve ölümün gelişini kabullendi. Son gördüğü gözler, ağzı çirkin ve kanlı bir gülümsemeyle çarpıtılmış Rahip Savek'e aitti.
"Bu kadar çabuk öldürmemeliydin, eğlenmeye başlamıştım Tuzan." dedi yaratık, Rahip Savek'e.
"Öldüğüme inanmış olması ne üzücü, bu kadar öfke ve acı içindeyken daha kurnaz olabileceğini düşünmüştüm. Demek ki duyguları dikkatini köreltebiliyor."
"Bu onun suçu değildi." dedi Khazek bir köşede bir kız çocuğunu yemeyi henüz bitirmişken. "Kendini ölmüş gibi göstermekte ustasın."
"Kandırmacaları seviyorum, ne yapayım? Hem insanlar bizlerden daha eğlenceli."
Deminki boğuşmadan yeterince eğlenmediği için şikayetçi olan Sevojan hem Tuzan'a hem de Khazek'e baktı. "Onu senin bahçene yollayalım mı Tuzan, ne dersin?"
"Benden nefret ediyor. Hem yeni dünyam oldukça genç, neredeyse kimse yok gibi."
"Daha iyi ya, daha da eğlenceli."
"Mademki bu kadar ısrar var, yollayalım onu. Dünyamdaki ilk insan konuğum."
"Sahi adı neydi?"
"Adı sanırım Adam'dı. Adam."