İNTİHAR SEBEBİ
Yazacaklarımı çoktan tükettim. Son yıllarda yazdıklarım, bana sorarsanız birer fikir çöplüğü; eleştirmenlere sorarsanız olgunluk yıllarımın dolgun ve parlak meyveleri. Zihnimin hala ateş gibi parladığını söylüyorlar. Ben buna katılmıyorum.
İnsanın gözlerindeki ateş söndü mü, ruhunun ateşi de sönmüş demektir. İnsanları o eski çekiciliğimle, alevli bakışlarımla, ani ve keskin süzüşlerimle etkileyemediğimi biliyorum. Bu, en az son on senedir böyle sanırım.
Elli yaşında gösterdiğimi söylüyorlar. Ah, ne kadar da başkalarının sözüne güvenir olmuşum. Bana kalırsa en az altmış gösteriyorum. Aslında, seksen dört yaşındayım.
Son kitabım üç sene önce basıldı. O zamandan beri televizyonlara çıkmıyorum, gazetelere, dergilere röportajlar da vermiyorum. Yeni kitabımı henüz bitirdim. Bu, sonuncu olacak.
"Yükseklerde Uçmak"... Kitabın adı bu. Rafta kenarları defalarca okunmaktan yıpranmış, ciltlenmiş bir çıktısı öylece yatıyor. Ona zavallı bir şeymiş gibi bakıyorum. Sonuçta, tüm bu şeylerin anlamı ne ki? O da benim gibi yıpranıp tükenecek. Tüketilecek!
Yıllarca insanlara bir şeyleri anlatmak için kendimi hırpaladım. Onlara iyi ve doğru şeylerden, çirkin ve yanlış şeylerden, dosdoğru olmanın kazandırdıklarından ve veya yapay ve anlaşılmaz olmanın sakıncalarından bahsedip durdum. Onlara kendilerini anlattım. Şimdi bahsedilen ben olacağım. Bu son zafer, benim.
Bugün aynaya gözlerimi dikmiş kendime bakıyorum. Kırık ön dişlerim, oldukları yere ait olmayan yabancı nesneler gibi ışıldıyor. Bunlar bana ait değil! Bir şeyler değişmeli. Bu kez değişim ani ve sert olacak. Peki dişlerime ne olacak? Cesedimin yakışıklı olmayacağı kesin.
Yarın sabahki gazete haberlerini düşlüyorum. Hatta hemen akşam gazetesinin ön sayfalarını boyayacak haberleri. "Ah, gün dediğin nedir ki!" İşte bu söz bana ait...
Pencereye bakıyorum. Tüller bir içeri bir dışarı akıp gidiyor. Bugün hava rüzgarlı ve bulutlu. Mükemmel.
--
Hiç bir gereği yok ama bu, büyük bir olay olabilir. Arkadaşlarımın haberi duyduklarında ne düşüneceklerini, neler söyleyeceklerini daha doğrusu neler zırvalayacaklarını merak ediyorum.
İçimde pek silik bir korku var. Korkmuyorum desem yeridir. Bir tek, kendi isteğimle yaşayacağım bu heyecanın arkamda bıraktığım insanların başına bir iş açmasından çekiniyorum. Çünkü bu korkunç değil, yalnızca heyecanlı bir olay. Kesinlikle böyle olacağını tahmin ediyorum. Sonuçta canım yanmayacak, bedenim hiçbir şey hissetmeyecek. Tüm heyecan, fiziksel olmayan duyularımdan gelecek; kanatsız, demir bir kuş gibi aşağı inivereceğim.
Pencereye bakıyorum. Dışarıda hafif bir rüzgar var, perdeler uçuşuyor. Hem hava da kapalı. İntihar etmek için mükemmel bir hava.
--
İşte zamanı geldi. Kim derdi, sen, usta yazar, koskoca adam, günün birinde dairenin penceresine tavuk gibi tüneyecektin? Ne komik bir durum. Gülesim geliyor. Ama kahkahamı paylaşanım bile yok. Bu iş, yalnız yapılmalı.
Bakışlarım düşeceğimi sandığım yerde değil, ileride. Karşı binalara doğru bakıyorum, rüzgarın salladığı kavak ağaçlarının öte sokaktan gözüken tepelerini gözlüyorum. Ama nasıl bir heyecan bu! Güneş de açıyor. Ah! Ben atlarken hava bulanık ve efkarlı olsun ama düştükten sonra cesedimin üzerine taze bahar güneşi vursun isterim.
İşte başladık! Belki de hayatımda ilk kez "Ya, Bismillah!" diyorum. Hadi bakalım, sonu nereye varacak?
İniyorum. Bu nasıl bir hız! Hemen biraz sonra yere çakılacağım. Hani şu kaç gündür kimsenin kafasına düşmeyeyim diye pencereden aşağı eğilip eğilip hesaplar yaptığım noktaya... İşte orası! Kimse oradan geçmez. Birkaç metre ileride yeni bir kaldırım yapıldı, uzun zaman o kaldırımı eskitmeye uğraşacak millet. Ama buraya düşersem kimseye zarar vermeyeceğim.
Yüksek apartmanlar, gölgesinde durup yukarı doğru bakınca mı heybetlidir, yoksa son hız tepesinden aşağı düşerken mi? Ben ikisini de yaşadım, söyleyeyim; yönü ne olursa olsun, gölgesinde gözünüzü kapadığınızda.
Eğer yüksek bir yerden düşerseniz, sakın gözlerinizi kapamayın. Aklınızı kaçırabilirsiniz. Ben, düşüşüm hızlandığında bir anlığına kapadım, az kalsın korkudan ölüyordum. İnanın gözleriniz açıkken her şey daha kolay olacaktır. Çünkü o apartman dediğiniz şeyin heybetli gövdesi, sizi yutacakmış gibi geliyor. Halbuki kendimi hazırladığım şey bu değildi. Kısacası, gözler mutlaka açık olmalı.
Bilmem nasıl oluyor ama bilincim hep açık. Sanki içimde bir şeyler benden bağımsız bir bilinçle birbirleriyle tartışıyorlar. Sonra dikkat ediyorum. Bu laf kalabalığına gerek yok, çünkü inişe az kaldı.
İşte gerçek uyanış o zaman başlıyor. Bir şeylerin farkına varıyorum ama adını koyamıyorum.
İşin felsefesinde bir delik!
Ölümden sonraki hayata inanmayan her hücremde bir şeyleri en baştan yanlış yapmış olabilir miyim korkusu titreşiyor.
Bu dini bir his mi? Seksen yıllık inançsız bir hayattan sonra, ölüme yalnızca birkaç metre kalmışken bu hesaplaşma da neyin nesi?
--
Ben bunun cevabını düşünmeye heves edene dek, zeminle bir oluyorum. Hem de tam anlamıyla. Beton yüzeye terliğin altında ezilmiş cıvık bir böcek cesedi gibi yapışıyorum.
Ama demiştim; bunda bedeni hisler söz konusu değil! Can yanması, haykırış, kopuş, bağırış, çağırış yok. Acı yok, trajedi yok.
Ama hala şüphelendiğim bir şeyler de yok değil. Yazdıklarımı okuyanlar, benim ne kadar karamsar olduğumu bilir. Yaşamımda tam bir efkar adamıydım. Nitekim ben eski ben değilim; cevapları bilen, mutlu bir adamım artık.
Acılara dair anılarım silinmiş olabilir. Evet! Artık değil geçmiş ıstıraplarımı, eski kendimi bile tam anlamıyla hatırlayamıyorum. Bütün karanlık hisler ve yaşamın gölgesinde kalanlar, tümü gitmiş!
Ben artık değiştim. İşte, böyle bir şeymiş. Size kendiniz tecrübe etmeden ulaşamayacağınız şeylerin anısını yaşatmak içindi bu eylem. Ben artık başka bir şeyim, bambaşka bir alemdeyim. Sizin dünyanızdaki işlerimi bitirdim. Sizlere ötelerden seslenmek için artık buradayım, buradan dönüş yok. Ne derin bir huzur, terk ettiğim o çılgın kargaşaya buradan dönüş yok! Dostlar... bu eylem sizin içindi.
Yükseklerde uçmak böyle bir şeymiş. Sözlerimi değerli bir şeymişçesine dinleyen ve her gittikleri yere beraberlerinde sürükleyen dostlarım, benden size son bir vasiyet: Bu ölüm notunu, okuyucularım, insan dediğimiz şeyin yalnızca kendi başına tecrübe edebileceği bu çılgın hissi, kendileri yaşamışçasına tatsınlar diye kitabımın sonuna ekleyin. Bu sözleri de ekleyin ki, kendileri cesaret edemeseler de yükseklerde uçmanın tadına varsınlar.