BÜYÜK, DAHA BÜYÜK, EN BÜYÜK
Cebindeki son otuz lirasıydı... Gelecek cumaya, maaş gününe kadar. Tam anlamıyla parasızdı, bu çiçeklere harcayacak parası olmadığını biliyordu ama yine de kendini çaresiz hissetmedi.
Derine gömülmüş soğuk yeşil gözleri, çiçekçinin dışarıdaki sergiye koyduğu rengarenk demetlerde gezindi. Plastik vazolarda uyuyan, renklerine göre ayrılmış çiçekleri donuk bir ifadeyle seyretti.
Ne güzel görünüyorlardı. Ey Allah'ım, ne olurdu elini uzatıp bir demetini kapıverse?
Günah mıydı bu? Öylesi büyük bir kabahat miydi? Ne olurdu ki? Zeliha'sını sevindirmeye, onun o pembe yanaklı yüzündeki şaşkın gülümsemeyi görmeye değmez miydi? Ne pahasına olursa olsun, sonu nereye varırsa varsın, buna değmez miydi: Polis karakolu veya kızgın azap melekleri, merhametsiz cehennem zebanileri... Sonu nereye varırsa varsın... İşte aklından geçen buydu. Ah, sonu nereye varırsa varsın...
O akşam kaba elleri, çiçekleri sergiden yürütmeye bir türlü varmadı. Onu bu basit suçtan alıkoyan ve henüz pek taze olan anıları zihninde birden bir şimşek gibi çakıp kayboldu. Üstelik içini bir anda saran hırsızlık güdüsü yine bir anda silinip gitmişti. Arkasını döndü ve elleri, paltosunun ceplerinde, Kadıköy sokaklarını arşınladı. Bir yandan da kısık sesle söylenen türküler, sessiz küfürler gibi şunları mırıldanıyordu: "Geliyorum, meleğim. Birazdan yanındayım, Zeliha'm... Zeliha'm... geliyorum..."
Şehrin renkleri, o gece aklını karıştırmıştı. Gri döşeme taşları, yerdeki ilginç şekiller, desenler, tabelaların iç içe geçmişliği, renk cümbüşü, o nahoş müzik sesleri, kakofoni, tuhaf kokular, bakışlar, süzüşler, gereksiz insanların, bu dünyaya gelmesi pek de bir şey değiştirmeyen gerekenlerin topuk sesleri... Ne kadar karışmış, sapıtmış bir şehirde yaşıyordu. Herkes gülümsüyordu, konuşuyordu - boş konuşuyordu - hızlı hızlı yürüyordu, birbiriyle çarpışıyordu, tökezliyor, kaldırımdan kaldırıma sekiyor ama yorulmak nedir bilmeden, bir halta yaradığı bile şüpheli işlerine koşuyordu. Birden başının döndüğünü hissetti; içini garip bir tiksinti kaplamıştı. Ama durmak istemedi, ayaklarının götürdüğü yere kadar yürümeye devam etti.
Kendisi farkında değildi ama dudakları ayaklarını ritmine uyarak her adımıyla şu sözcüğü fısıldıyordu: "Günah, günah, günah, günah, günah..."
Son zamanlarda başka hiçbir şey yapmadan anılarına takılıp derin derin düşünerek, kendini yorarak ve hatta bazen bununla acı çekmeye zorlayarak saatler, hatta günler geçirir olmuştu. Daha önce böyle değildi, hiç de değildi. Çok nadir şey onu üzebilir, ruhuna sıkıntı verebilirdi.
"Günah, günah, günah, günah, günah..."
Neredeyse bir delininki gibi pörtlettiği gözlerini önüne, bir adım sonra basacağı noktalara dikmiş, kalabalık ve fazla gürültülü sokaklarda, kendi iç sıkıntısından başka hiçbir şeyi umursamayarak yürüdü. Zaman zaman ağzından çıkan "günah", sokakta gördüğü ve duyduğu şeylerle çakışıyordu. Böyle bir şey olduğunda hemen duruyor, feri kaçmış gözleriyle çevresini tarıyor, sanki bu sözcüğü ilk kez duymuş gibi üzerinde düşünüyor ve sonra ne düşündüğünü bile unutup yürümeye devam ediyordu.
Tam da onu bulmuş gibi, günah her yerdeydi: dudaklarda, sevgililerin iltifatlarında, mesela genç insanların dilinde dönüp duran popüler şarkıların sözlerinde veya yaşlı insanların öğütlerinde... Sonra, afişlerdeydi: ‘Son Günah', ‘Günahın Bedeli', 'Katil', 'Suçlular Kenti' – "Hıh!" dedi, kendi kendine, "Onlar günahın ne olduğunu bile bilmiyorlar!.." Bazı şeyleri tarif edebilmek için onu en derin tecrübeyle zihnine kazımak gerektiğini öğrenmişti. Hayat insanı ne çetin sınavlarla pişiriyordu...
Gözü neon lambaların bakışları altında yanan kitapçının camekânlarına takıldı: Günah, kitap kapaklarına da işlenmişti; aslında ona sorarsanız, sevimli bir şeytan gibi kaygısızca sırıtıyordu: Tövbe'ye Çağrı, Günah'ın Askerleri, Günahsız Yaşamlar, Günah Çiçekleri... Çiçekler... Birden, hızla gerisin geri, o iç gıdıklayıcı kokuların sarıp sarmaladığı çiçekçiye koşturmak geldi içinden.
Kadıköy'ün aşağı mahallelerindeki o dükkana dönüp o sevimli yüzlü ve sıska çiçekçiyi bulmak istedi. Kimse görmeden cılız boğazını bir bez parçasıymışçasına sıkmak... Hiçbir şey olmamış gibi dükkandan çıkıp o güzel demetleri kucaklamak... Zeliha'ya götüreceği demetler... Beyaz güller, güneş sarısı şu iri çiçekler, adları her ne ise, morumsu karanfiller... Zeliha'yı çiçeklere boğmak için yapamayacağı şey yoktu. Ama bu kez sorun, bu işi yapamayacak durumda olması değildi. Onun için neler yapabileceğini biliyordu, yapabileceklerinden emindi. Ama bu kez istediği şeyi yapamazdı, çünkü sıkıntı verici yakalanma ihtimali canını sıkmaya yetmişti.
Bildiği mahallere doğru giden sokağa daldı. Akşamın griliği zihnini iyice bulandırmıştı. Bazı zamanlarda tek bir berrak düşüncenin dahi zihnini aydınlatmaya yeteceği umut dolu anları arar buluyordu kendini. Tek bir olumlu düşünce, geleceğin iyi bir şeyler getirebileceğine dair silik ama sıcak bir his, bu boz bulanık havasıyla insanın içindeki şeytanları kudurtan şehrin günah peçesini kaldırabilirdi. Ama neden bu duygular onu daha ve daha da az şekilde ziyaret eder olmuştu, bunu anlayamıyordu. İnsanın yaşadıkça umudunu kaybetmesine neden olan, salgın hale gelmiş bir büyü mü vardı? Yoksa hayat, yalnızca insanın ruhunu kemiren düşüncelerle gün be gün çürümekten, saflığını kaybetmekten mi ibaretti?
Mesela, şimdi durduk yere, bu vahşi güdü nasıl ortaya çıkmıştı? Birdenbire böylesi bir hayvani hissin nereden geldiğini bilmiyordu, bazen oluyordu yine de; kötülük melekleri omzuna tünemişlerdi bir zaman önce, şimdi inmek bilmiyorlardı. Hem ne olurdu ki? Günahlar içinde batabileceği kadar derine batmış bu şehirde bir kişi daha kurban gidiverse kim fark ederdi ki? Polisler! Bu, aklına gelince bir an olduğu yerde kaldı. Polislerle tekrar karşılaşma ihtimali bile bedenini kaskatı kesmişti. Sokağın ortasında elleri ceplerinde bir heykel gibi dikilmiş, gözlerini yerdeki taşlara dikmiş bir halde şunları düşünürken buldu kendini de sonra birden silkelenip yürümeye devam etti.
"Geçen sefer neler yaşadığını biliyorsun. Polisler olmaz... Onlara hesap vermek hep zor oldu. Sen bunu pek iyi beceremiyorsun. Bırak kendini, iyice sal duruşunu, rahat ol, doğal görün. Başka yolu yok. Geçen sefer paçanı nasıl da zor kurtardığını hatırla ve bir daha asla, asla o aptalca hayallerin yüzünden başını öylesi büyük bir belanın içine sokma. Zeliha'nın gözlerindeki gülüşü görmek içinmiş... Zeliha, nerde ki şimdi? Zaten hepsi onun suçu..."
--
Eve vardığında zihni hala boz bulanıktı. Kafasının içinde bir Zeliha'nın çiçek gibi gülümsemesi, bir de çiçekçi kızın solucanımsı kıvrık ve buruşuk boynu birbirine geçmiş resimler halinde çakıyordu. Sıkıntıyla püfledi. Böyle yapınca canı sigara çekti ve sabahleyin eski ceketinin cebinde bulup buzdolabının üzerine koyduğu paketi aradı. Paket ezilmişti, tütün döküntülerini epey acı bir kokusu olan çöp kutusuna silkeledi. Sigarayı içince nedense her nefeste ağzına bu tuhaf koku gelecekti.
Hiç seyretmediği televizyonu açtı ve pencereden sokağa baktı. Pek farkında değildi ama bütün geceyi aralık pencereden sızan soğuk rüzgarda sigara tüttürmekle geçirdi. Artık iyice sık olmaya başlamıştı bu dalgınlık... Neredeyse kendinin hiç farkında olmadan geçirdiği günler birbirini kovalıyordu. Hayatında bir şeyler değişmeliydi ama hiçbir şeyi değiştirecek gücü kendinde bulamıyordu. İçinden "En azından neyin eksik olduğunun farkındayım" diye geçirdi. Hala bilinçli düşünebildiği zamanlar vardı.
Neden sonra, nasıl buralara kadar geldiğini sorgulamaya başladı. Evet, bu da çok sık oluyordu. Soru üstüne soru, çoğu zaman bir cevap bile aramadığını biliyordu. Zaten bütün her şeyin anlamı neydi ki?
"İyi de yaşasan, kötülüğün dibine de vursan, hayat gelip geçidir." Bunlar, her şeyi bildiğini düşünen bir yazarın aklında kalmış sözleriydi. Ve bu sözler ona ne kadar da doğru geliyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde zihninde yine ne bir soru ne de bir cevap olan şu sözler yanmaya başladı, bunları nerede okuduğunu kestiremedi:
"Günahın yanlışlığı, yaptığın işin kötülüğünde değildir. Günahın özü, günahı işledikten sonra içinde kalan silik hırs kırıntılarıdır, ağzının kenarına yapışmış alaycı bir gülümsemedir, o günah anını hatırlayıp dişlerini etrafındakilere belli etmeden bilemendir, günahı unutup gitmemendir. Bu huyların en korkuncu, insan ruhuna en çok zarar vereni, işte bu sonuncusudur."
Sigaraları tüketti, metal kül tablasının dibindeki izmaritleri seyrederken aklına Zeliha'sı geldi. Kayalıklar... Yumruk büyüklüğünde taş parçaları gibi yatan izmaritler. "Zeliha şimdi nerede? Onu nereye gönderdim?"
İşte bunlar, üzerine kafa yorduğu şeylerdi. Erdem ve doğruluk üzerine yaptığı okumalar... Her güzel şeyin sonunun geleceğini öğrenmişti, bu kağıt parçalarının ona hayattan daha fazla şey öğretemediğini anladı. Evet, her güzel şeyin sonu geliyordu: aşkın, emeğin, erdemin, doğruluğun... Muhakkak, onları bitiren bir şeyler oluyordu.
Yine zihni bulandı. Bu kez, oluşan bulanıklığı net bir şekilde takip edebildi. Her şey bir döneme ait anılarla başlıyordu ve tek bir iç acıtıcı anıyla birbirine giriyordu. Zihninin defalarca üst üste örülmüş örümcek ağlarına dönüştüğünü nefretle kabul etti.
Defalarca okuduğu bir yazar, ona şu öğüdü bırakmıştı: "Nefret insanoğlunun en büyük günahı değildir. Görmezden geliş daha büyük bir felakettir. Çünkü bu huy, insaniyetin sonu demektir."
"Zeliha'ya çiçekler yaraşır, kırmızı ve beyaz güller. Saçına yosun kokusu yaraşır. Tırnaklarına martı gagası..."
Sonra zihninde, Zeliha'nın cesedinin kayalıklarda dalgalarla sürüklendiği hatıra yandı. Ne acı bir his ama ne güzel bir resimdi!
Böyle düşüncelere daldığında kendine şaşıp kalıyordu, ama böyle hissetmekten kendini alıkoyamıyordu. Elinde değildi, derin ve karanlık hislerle örülü bir ruhu vardı. Üstelik zihninin iradesini zaman zaman kaybedip tekrar kazanmak için çok uğraştığını da biliyordu. Bu bilinçli bunalımlar onu elinde olmadan bir felakete sürüklemişti. Belki de hatırlamadığı pek çok felakete... Hepsini, her günahını, bilinci elinden kayıp gittiğinde işlediği her ufak günahı hatırlayamazdı. Ama bunların en büyüğünü, en canlısını, en acısını hep hatırlayacağını seziyordu. Keşke bunu unutmak kolay olabilseydi. Hatırlama gereği olmayan saçma sapan anıları şu iç parçalayıcı görüntü ile değiştirebilse hayatına bir parça huzur gelebilirdi. Hatta bu gerçek olursa, artık hatırlayamadığı eski mutlu günlerine de geri dönebilirdi.
Ve yine o parlak umut ışığı söndü. Bir anda zihni, onlarca delinin alkışlarıyla, ıslıklarıyla neşelenen fırtınaların birbirlerine girerek çarpıştığı bir sahneye dönüştü. Her şey kül rengine dündü.
"Hatalarım, kabahat sınırını aşan o büyük hatalarım... İşte bazıları bunlara günah diyor. Ben de öyle demeliyim belki: beni günahlarımın içimden bir türlü silinip gitmeyen gölgesi, acı verici, akıl yıpratıcı anılarım mahvetti! Unutmaya çalışıp da unutamadıklarım mahvetti beni ..."
Aslında her zaman büyük günahların adamı saymamıştı kendini. Ama bir gün delice bir hareketle öyle bir hata işlemişti ki, bunun günahı diğer bütün kabahatlerini aşardı. Geçen bahar Zeliha'nın mutlu bir günlerinde hiç nedensiz başlattığı o tartışma, kızın yüzünde ilk vuruşunda darmadağın olan o taşı parçalaması, yanaklarında al çiçekler gibi açmış kan yollarını gömleğinin kollarına silmesi... Hayır, yaptığı bu iş, diğer hiçbir kabahatinden daha büyük günah değildi; böylesi bir günah, başka hiçbir şey ile karşılaştırılamazdı.
"Şüphesiz, öldürmekten daha büyük günah yoktur" diye kaçıncı kez kendine bunu itiraf etti. Ama bu itirafını duyan ya da dinleyen olmadı.