DERS (940) / Galip Dursun
Giriş:
Dünyanın farklı yerlerinde mesafelerin farklı olması gerçekten aklımı zorlayan bir şey. Mesela, şu an içine hapsolduğum Anadolu bozkırının ortasındaki birkaç kilometre ile doğup büyüdüğüm büyük şehirdekinin arasında ciddi farklılıklar var. İstanbul’da elinizle zirvesine dokunabilecek kadar yakın görünen bir tepeye "3-4 kilometre uzaktadır" dendiğinde pek ciddiye almazsınız. Sonuçta o yol sadece beş altı durak demektir. Ama tepeye doğru yollandığınız ve etrafta hiç minibüs olmadığını fark ettiğiniz anda her şey ortaya çıkıverir.
Emin olabilirsiniz ki, benim gibi dört-dörtlük bir şehir piçi aradaki farkı hemen anlayabilir. Özellikle de kucağında beyaz bir perdeye sarılmış, bacak arasından, başından ve göğsünden sızan kanla o perdeyi pis kokan bir kefene dönüştürmüş bir ceset taşıyorsanız. Susuzluktan gırtlağınızın tozlu bir egzoz borusuna dönüşmesi bu aydınlanma sürecini hızlandıran bir başka etken...
Attığınız her adımda tepenin zorlayıcı dar yolundan başka, yorgunluktan hayatı da sorgulamaya başlıyorsunuz. Sıkı sıkıya sarıldığınız bu perde ya da kefen adeta bir turnusol kağıdına dönüşüyor. Kan rengi işaretler berbat bir dünya haritası çiziyor. Sıcağın da etkisiyle kokular etrafa yayılırken akciğerlerinizin bile terlediğini düşünecek kadar ter kokusu alıyorsunuz. Cesedin içinde hemen işe başlamış, çalışkan ve aç bakterileri hayal ediyorsunuz. Birkaç kilometre ötedeki ıssız bir bağ evinden bütün sabahınızı harcayarak ve bin bir zahmete katlanarak taşıdığınız bu değerli nesne bir yerden sonra dünyanın en berbat yükü haline dönüşüyor.
O’nun hakkında böyle düşündüğüm için kendimi kötü hissediyorum. Ama gerçek dünyada iyilere yer olmadığı gibi iyi düşüncelere de pek yer yok.
Yine de güzel anıları henüz tazeyken O’nu düşünmek, O’ndan bahsetmek istiyorum. Henüz kimsenin bilmediği o tuhaf vahşet gecesinden sonra belki aklımı koruyabilir ve benliğimi sıradan bir insanın hisleriyle doldurabilirim. Belki de zirvesine ancak ulaştığım sarp tepede kucağımdaki zavallının mezarını kazmaya çalışırken yorgunluğumu bir nebze unutabilirim.
* * *
Kızın adı Zehra. Henüz ondan -di’li geçmiş zamanda söz edemiyorum. O’na yapılan bir sürü haksızlığın içinde en acımasızı bu olacaktır.
Tanışalı sadece iki hafta olduğu halde anıları çok güçlü; sanki asırlardır tanışıyormuşuz gibi geliyor. Hafif kumral saçları omuzlarına dökülüyor, gözleri yeşil ve teni kar beyazı. Anadolu güneşinin ırzına geçtiği yerlerde bazı kızarmalar var ama genelde teni beyazlığını korumuş. Henüz yirmili yaşlarının başında... Bu, Tanrının siktir ettiği Anadolu ovasına törenle dikilmiş bir devlet fidanı kadar yalnız ve zarif. Ziyan olması ise bir an meselesi.
O’nunla iki hafta kadar önce tanıştık. Görkemli bir kaçışın tam ortasındaydım. Büro ve üstadım Mehmet Emin Yalı hiç de hoşuma gitmeyen bir şekilde peşimdeydi. Birkaç hafta öncesine kadar Büro’nun en değerli varlıklarından biri, meşhur savaş ikizlerinin, bu kuşağın iki avcısından biriydim. Genç yaşıma ve onca disiplinsiz hareketime rağmen birçok büyük operasyonu yönetmiş, birçoğunu başarıyla sonuçlandırmıştım. En son buradan iki yüz kilometre kadar güneyde saklanan tuhaf bir tarikatı ve ünlü Öksüzler Mezarlığı’nı bulup temizlemiştik. Sonrasında olanları tam olarak hatırlayamıyorum ama tehlikeyi hissetmem ve kaçışım her an aklımdaydı. Mümkün olduğunca hızlı davranmış operasyon bölgesinden epeyce uzaklaşmıştım. Zehra’nın topraklarında belirdiğimde peşim sıra takip eden sadece Büro da değildi. En azılı ve nereden geldikleri belli olmayan yağmur bulutları getirmiştim buralara.
Eski meşin ceketimi burnuma kadar kapatıp iyice sarınmış halde, anayoldan uzak durmaya çalışarak yürüyordum. Büyük şehirde büyümüş biri için fazlasıyla yalnızdım. Anasız, babasız ve en az benim kadar su katılmamış bir piç olan kedim Cibril ceketimin ıslak astarını parçalamaktan sıkılmış, tırnaklarını göğsüme geçirmeye başlamıştı. Islak ve yorgundum. Uzakta bir bağ evinin ışıklarını gördüğümde sevinmek için bir sürü sebebim vardı.
Gücümü toplayıp adımlarımı sıklaştırdım. Beni kapıda karşıladı. Kapıyı çalmama gerek kalmadan orada belirmişti. Sanki geldiğimi hissetmiş gibiydi. Güzelliği, altüst olmuş ruhumu eline alıp okşadığında ise bozkırı talan eden fırtınanın altında inlediğimi hatırlıyorum. Sonrasında ise bayılmışım.
Kendime geldiğimde kenarları kararmış bir ocağın karşısında yatıyorum. Küçük, derli toplu bir odadaydık. Cibril ocağın hemen dibine kurulmuş uyukluyor. Etrafıma bakınırken göz göze geliyoruz. Zehra bana gülümsüyor. Elbiselerimi çıkarıp ocağın kenarına asmış; beni de keçi tüyü bir battaniyeye sarmış. Ceketimin iç cebindeki silah aklıma geldiğinde ise gülümsemesinin gerisindeki parıltıyı görüyorum. Silah, O ve ben; birbirimizden sadece bir iki metre uzak ve saklı yerlerde durmakla beraber anladım ki hepimiz güvendeyiz.
Bana neredeyse fokurdayan bir bardak çay uzatıyor. Biraz içim ısındıktan sonra çorba da vereceğini söylüyor. Teşekkür ediyorum. Normalde olmadığım kadar tutuk ve mahcubum. Bu halime gülüyor. Bense pek şikayetçi değilim.
Gök gürültüsü ikimizin de uykusunu kaçırıyor. Konuşmaya başlıyoruz. Önce küçük tanıma salvoları beklerken kendini tamamen bana açan biriyle karşılaşıp şaşırıyorum. Sanki kırk yıldır tanışıyor ve her gün görüşüyormuşuz gibi sadece bugün yaptıklarını anlatmaya koyuluyor. Aslında hoşuma gidiyor. Sonraki günler sohbet ederken çok şaşkın olduğunu ve aylardır kimseyle konuşmadığı için nereden başlayacağını bilemediğini, o yüzden günlük şeyleri anlatmaya başladığını söyleyecek.
Ama o kadar yeni ve o kadar sıcak ki sıkılamıyorum. Sonuna kadar bağdaki işlerini, üzüm yetiştirmek için katlandığı zahmetleri, kum gibi toprağın üstüne kötü kokulu gübre çuvallarını serpmenin ne kadar zor olduğunu dinliyorum. Bir iki ay sonra harika bir bağ bozumu bekliyor. Gülümsüyorum. Bağ bozumunun hüzün ve sevinçle karışık karmaşası gözümün önüne geliyor. Ter ve pisliğin tatlı üzümlere dönüşecek olması beni büyülüyor. Bugüne kadar bunları hiç düşünmemiştim.
Sırtımdaki kaşındırıcı battaniyeye iyice sarılıp gözlerine bakıyorum.
Şimdi de kendinden bahsediyor.
Şehirde doğmuş, büyümüş. Benim geldiğim şehirde değil; başka birinde. Annesi ile babası O henüz dört yaşındayken ayrılmışlar. "Çok farklı insanlardı" diyor. Sonrasında anlatılacak fazla bir şey bulamıyor. On altı yıl boyunca babasını görmemiş. Üç yıl önce bir telefon konuşmasının her şeyi değiştirdiğini anlatıyor. Sonrasında ise bir şekilde buraya gelmiş. Burası babasının toprağıymış. Annesiyle ayrıldıktan on yıl sonra burayı yerleşmiş. Üzüm yetiştirmek ve şarap yapmak istiyormuş. Başka zaman olsa bu bahsettiği, son derece züppe bir büyükşehir hayalidir bana göre. Ama o an öyle düşünmemiştim. Gülümsüyor. "Biraz karışık değil mi?" diye soruyor bana. "O tarihler, yıllar, hesaplar. Boşuna uğraşma yirmi üç yaşımdayım."
Topraklar babasına dedesinden kalmış; babasından da O’na. Babası önceki sene akciğer kanserinden öldüğünde şehre dönmeyi düşünmüş ama yapamamış. Bağ yeni yeni kendini topluyormuş, güzelleşmiş ve bu seneki bağ bozumu çok önemliymiş. Kendini bu işe adadığını söylemiyor tabii ki; hatta bunu reddediyor. Ama anlattığı onca şeyin içindeki tek giz bu.
"Güzel bir şarap yapacağım ve mezarının yanında birlikte içip saatlerce konuşacağız" derken hafif kızarıyor. Hayır, deli değil. Öyle düşünmemi istemiyor; bir yabancının gözünde bozkırın ortasında kurumuş bir bağı yeşertmeye çalışan, isteyerek ya da istemeyerek buraya mahkûm, şehirli ve sıska bir kız gibi görünüyor. Ama hayır, deli değil. Ben de öyle düşünmüyorum.
Sonra bir saniyeliğine duruyor. Gülümsemesi silinip yerini ciddi bir hava alıyor. "O’na hiç kızmadım. Neden bilmiyorum; beceremedim. Yıllar sonra aradığında ben yılları sayıyordum halen. Bir gün aradığında O’na söyleyeceğim bir sürü kötü şey olması gerekiyordu. Ama yoktu. Hiç düşünmeden her şeyi bırakıp buraya geldim. Aradaki boşluğu, eksik zamanı kapatmak istedim. Örnek bir baba-kız olacaktık."
İlk birkaç ayın gerçekten zor geçtiğinden bahsediyor. Daha önce hiç bu işlerle uğraşmamış birisi için toprak korkunç bir yabancıymış. Ama alışmanın bu kadar kolay olacağını tahmin etmiyormuş.
Etrafıma bakınıp sigara paketimi aranıyorum. Islanmış paketten çıkarılmış sigaralar ocağın kenarına dizilmiş. Kirli bir sarı renk beyazın üstünde akmış; tütün berbat olmuştur kesin, diye düşünüyorum. O’na bakıyorum. Sigara içecek türden birisi değil. Sigarasının olmadığını sormadan bilebiliyorum. Biraz kurumuş görünen bir sigaraya uzanıp çakmağımı arıyorum. Kısa sürede vazgeçip ocağın korlarından birine uzatıyorum sigaramı.
Sigarayla arasının olmadığından, çoğu kez arkadaşlarının tavsiyesi ile denediğinden ama sevemediğinden ve içmeyi bir türlü beceremediğinden bahsediyor. O bunları sıralarken sigaraya başlama hikâyemi düşünüyorum. Her birimizin böyle bir öyküsü vardır, eminim ki. İnce yüzünde birkaç küçük ben var. Genetik mi yoksa babasının bolca içtiği sigaralardan miras mı olduğunu düşünmeden edemiyorum. "En doğrusunu yapmışsın" diye geçiştiriyorum.
Devam ediyor. Artık üzüm yetiştirilmiyormuş buralarda. Yetiştirilse de kimse şarap yapmıyormuş bu harikulade nimetten. Günah diye yüz çevrilen bağlar olduğundan bahsediyor. Garipsemiyorum nedense. Ama ona çok garip geliyor bu. Yakında bir köy var. Birkaç kilometre ötede. Oradaki insanlara bir türlü alışamadığını söylüyor. Biraz durgunlaşıyor bunu söylerken. Sanki söylemediği bir şeyler var. Dindar mısın, diye sormak istiyor sonra da vazgeçiyorum. Dinlemek, hayatını kendi sesinden yudum yudum içmek en lezzetlisi şu an. Canım bir yudum şarap istiyor.
Cibril uyanıp gözlerini bize dikiyor. Onu nerden bulduğumu soruyor. Aslında çok uzun bir hikâye bu. Benim de karşılık olarak bir şeyler anlatma ihtiyacımı giderecek türden. Ama anlatmak istemiyorum. Emin Yalı şu an aramızdaki mesafeyi yüz kilometreye indirmiş olmalı. Bu kadar yakınlarda olduğunu bilmek de buna sebep oluyor. Sokakta buldum, diyorum. Bir kere yemek verdim ve peşimi bırakmadı lanet şey. Yemek kısmı doğru.
Gülüyoruz.
Nerde yaşadığımı soruyor. Ah, Cibril her şeyi mahvettin, diye geçiriyorum içimden. İstanbul, diyorum. Diyor ki "Ben hiç gitmedim oraya". Afallıyorum. Herkesin, ömründe en az bir kere oraya gitmiş olması gerektiği gerçeğini anlatıyorum. Yoksa bu kadar kalabalık olmazdı, diyorum. Espriyi anlamıyor. Safça yüzüme bakıp biraz da gururla dikleşiyor. Dalga geçtiğimi sanıyor. Doğduğu şehirden çıkıp başka yerlere gitmemesini yadırgamıyorum. Ama bir şeyler garip geliyor. Kabul eden ya da yenmiş, aşmış, biraz da iyi niyetli bir tebessümle alay ederek İstanbul sınırında durduğunu hayal ediyorum. Şehre bakıp "Sana ihtiyacım yok, hiç olmadı!" diyor hayalimde.
Sohbetimiz sabaha kadar sürüyor. Güneş doğarken kalkıp hazırlanıyor. Bağa gitmesi gerekecek. Belki işi erken biter ve öğleden sonra hemen gelirmiş. Yapacak şeyler, hesaplar vesaire var, diyor. İkimiz de öyle olmadığını biliyoruz. O benim için toprak okyanusunun ortasındaki deniz fenerinin ilahi sahibesi ve bense O’nun ıssız bağ evinin sessiz konuğu, yıllarını anlatabileceği bir dinleyiciyim. Ne kadar çok vakit geçirirsek o kadar iyi.
Beni dinlenmem için evde bırakıp gidiyor. Son yetmiş iki saattir uyumadığım ve sabaha kadar konuştuğumuz halde hiç uykum yok. Evi kolaçan ediyorum. Tabancam evin girişindeki askının yanında duruyor. Mekanizmasını ve namlusunu değiştirip güçlü bir tam otomatiğe çevirmek için o kadar uğraştığım, o çok önemli silahın bu küçücük evde ne kadar önemsiz kaldığını hissediyorum. Sadece elbise askısının altındaki küçük dolabın üstündeki tehlikeli bir süs şimdi.
Yağmurdan sonra sert bir sıcak çıkıyor. Güneş insanın tenini ısırıyor. Hemen evin önündeki gölgeliğe sığınıyorum. Ufak bir bahçe var burada. Yanında ise asma dallarının sarıp sarmaladığı bir çardak. Üzümlerin ufak ufak ortaya çıktığını görüyorum.
Ev sahibemin hayatını gömdüğü bu açık hava mezarlığı yakın zamanda hayallerin gerçekleştiği mucizevi bir yer olacak.
Öğleden sonra geri geliyor. Beni evde bulduğu için seviniyor. Bense tek başına geldiği için mutluyum. Yanında şüpheli bakışları olan birkaç kişi olabilirdi pekâlâ. Ve anlatmaya devam ediyor. Her şeyden bahsediyoruz, benim gizlemek için tüm yeteneğimi sergilediğim sırlarım hariç. Cibril etrafımızda geziniyor. Bazen sinek ya da benzeri bir şeyler kovaladığını görüyorum. Ama kedi kesinlikle kendinde değil. Burası ona da yabancı; aklını başından alıyor. Cibril’in şaşkın hallerine bakıp kahkahalarla gülüyoruz. Evin bir de köpeği var. Dikkat edilmeyecek kadar sakin ve silik bir hayvan. Cibril köpeğin kayıtsızlığı yüzünden çıldırıyor.
Sohbet etmeye devam ediyoruz. Asma dallarının verdiği serinlik bizi rahatlatıyor. Anlatıyor. Anlatıyor ve anlatıyor. Güneş yanığı yüzü zarafetinden hiçbir şey kaybetmemiş.
* * *
Tepedeyim. Bütün sabahı cesedini buraya taşımakla geçirdim. Güneş yine burada; tam tepemizde... İki hafta öncekinden bir farkı yok. Zamana ve olan bitene karşı o kadar kayıtsız ki bu parlayan sıcak küre; onun gibi olmak istiyor insan. Kayalık tepede ellerimle çok güzel bir mezar açtım O’nun için. Zehra’ya layık değil ama şu an için yapabileceğimin en iyisi. Çok üzerinde duracağım bir iş ya da bir hobi değil bu. İnsan ömründe kaç defa mezar kazar ki? Hayır kızım, daha iyisini beklememelisin.
Toprağı çok sevdiğinden bahsederdin. Bilmiyorum, belki de kayıp babanın anılarına sahip çıkmak bunu söylettiriyordu sana. Ama şimdi bu tepenin üstünde kilometrelerce uzağı, bağı ve küçük evini rahatlıkla görebilir, sen orada yaşamıyorken bile etrafa göz kulak olabilirsin. Elimle ilerdeki küçük noktayı ve geniş düzlüğü işaret ederken, Zehra’nın cesedine bir şeyler anlatırken bir ses duyduğumu sanıyorum.
Aslında bir şey duymadım. Yaklaşan bir parıltı ve toz bulutu yorgunluğun dağıttığı sinirlerimi karıştırıyor. Dikkatle bakıyorum. Eski model, büyük bir araba bu. Gözlerimi iyice kısıp büroda öğrettikleri gibi şahin kesiliyorum. Arabada tek kişi var. Bir kilometre kadar ötede.
Cesedi mezara yatırıyorum. Çok da derin değil zaten. Perdeyi aralayıp Zehra’nın yüzüne bakıyorum. Dün gece epey uzun süre baktığım bu ölü yüz beni büyülüyor. Mezarın içindeki narin bir çiçek gibi; görmek için birinin ölmesi gereken, bir kurbanın adanması gereken ilahi bir zarafet bu. Arabanın sesini duyarken gülümsüyorum. Epey yaklaşmış olmalı. Ama içimde bir şeyler ölüyor Zehra’nın cesedine bakarken. Benim yüzümde asla olamayacak o güzellik, yaşam ve kendini feda edebilen yücelik önümde uzanıyor.
Bize böyle öğretmemişlerdi. Böylesi şeyleri görmek heyecanlandırıyor beni; midem sancıyor. Ruhu katmerlenmiş, kalbi taş tutmuş bir öldürücüyüm ben. Nasıl ikimiz aynı dünyada aynı zamanda bulunabiliriz? Bunları söylerken bile yüzümde hain bir gülümseme var. Gözlerimden tek damla yaş akmıyor. Araba iyice yaklaşıp neredeyse tepeye çıkan patikaya girerken mezardan çıkıyorum. Ellerim hızla çalışıyor. Mezarı örtüyorum. İşim çabucak bitiyor.
Araba gelip birkaç metre ötemde durduğunda ön camdan yansımamı görüp hayret ediyorum.
İlk defa aklıma Cibril geliyor. Zehra öldürüldüğünden beri ortalarda yok. Kedi bana bir şeyleri hatırlatıyor. Bütün gece beni döven adama kızmıyorum. Zehra’yı düşünüyorum. Sabahtan beri sızlayan yaralarıma aldırmayıp aklımda canlandırdığım anları düşünüyorum. Ve Zehra, hayat dolu, neşeli, bir hikâyesi, hayatı ve anlatacakları olan Tanrıça, sırayla ırzına geçtikleri genç kadına dönüşüyor. Yok saydığım diğer anılar, en taze olanlar ortaya çıkıyor. Onları görmezden gelmek artık mümkün değil.
Zehra son birkaç saattir hayalini kafamda evirip çevirdiğim, bir tanrıçaya çevirdiğim kişi; ama aslında o değil. Zehra’yı dün gece yarısı hayli hırpalayarak, ırzına geçerek ve en sonunda da gırtlağını keserek defalarca öldürdüler. Hatırlıyorum.
Köylülerle iki hafta boyunca birkaç kez karşılaşmıştık. Bakışları hiç de dostça değildi. Hatırladığım sahnelerde yanımızdan geçerken yere tükürüyorlar, güneşten kısılmış gözlerinde garip bir nefret var. Bu denli öfkeli olmaları sadece üzüm yüzünden olamaz, diye düşünüyorum. Zehra’nın o bağda çalışmasını istemiyorlar. O, köylüler gibi değil. Köyün hâkimi konumundaki molla ile bir kez karşılaştık. Adamın korkunç bir yüzü var. O zaman önemsememiş olsam da şimdi bu karanlık yüzün ardında nasıl bir caniliğin yattığını biliyorum.
Dün akşamüzeri evin önündeki çardakta oturup çayımızı içiyor ve her zamanki güzel sohbetlerimizden birini yapıyorduk. Aradan geçen sürede kesinlikle Zehra’le birlikte olmak için teşebbüs etmedim. Sanki aramızdaki bu büyülü şeyin, sözlerin ve anıların aktardığı hayallerin kaybolmasından korkuyordum.
Hava iyice kararıp eve girdiğimizde her şey normaldi. Diğer odaya gidip üstümü değiştirirken garip sesler duyduğumu sandım. Hızla odadan çıkıp Zehra’yı arayacakken biri kafama vurdu ve gözlerim kararırken üstüme olanca ağırlığıyla çöktü. Kendime geldiğimde kafamda korkunç bir ağrı vardı. Yan yatmıştım, ellerim ve ayaklarım arkamdan bağlıydı. Hareket edemiyordum. Zehra biraz ilerde, yerde yatıyordu. Kara çehreli molla şalvarını sıyırmış ve güçlü darbelerle Zehra’yı sarsarken gözlerimin içine bakıyordu. Odanın içinde başka adamlar da vardı. Hepsinin yüzünde tuhaf bir gülümseme görüyordum. Bir tanesi uyandığımı anlayıp yanıma geldi. Arkadaşlarından birine bir şeyler söyleyip bana baktı. Sonra da suratıma sağlam bir tekme savurdu. Kendimden geçerken Zehra’nın tepkisiz gözleriyle karşılaştım tekrar. Tuhaf bir koyu gri renk görüşümü kapatırken mollanın vahşi homurtusunu duydum. Artık göremesem de dikleşen sırtı ile iyice yükselip Zehra’nın içine döllerini boşalttığını biliyordum.
Bu sahne sabaha kadar defalarca tekrarlandı. Her ayılmamda biraz daha dayak yiyerek bayıltılıyordum. Ve en sonunda evimizi basan köylüler o son, özel anın geldiğini haber verdiler bana. Ayılmam için üstüme boca ettikleri soğuk su yaralarımda korkunç sızılara sebep oldu. Ama bunları umursayacak durumda değildim. Beynim olan biteni anlamaya çalışmayı çok uzun zaman önce bıraktı. Şu an önemli olan tek şey Zehra’nın hayatı.
Köylüler çıplak bedenini kollarından tutup kaldırıyorlar ve ayakları yerden bir karış havada asılı halde beklerken molla odaya giriyor. Elinde tuhaf bir hançer var. Üstündeki cübbedeki işlemeleri tanıyorum. Ama bunlar gerçek değil, olsa olsa ustaca bir kopya olmalı. Bilge Kurt’ların, Udar’ların cübbelerinden birine benzetmeye çalışmışlar. Udar’ları biliyorlar mı? Adamın yüzü artık daha karanlık ve içindeki şeytanı iyice görebiliyorum. Elindeki hançer ise benim için bile yabancı. Bu adamlar ne yapıyorlar, diye düşünüyorum şaşkınlıkla. Ağzımı açıp bir şeyler söylemek isterken köylülerden birisi tekrar vuruyor suratıma vuruyor. Köylünün gözleri öfkeyle parıldıyor. Susmamı söylüyor. Tüm bakışlar üzerimde. Molla tuhaf ve çoğu uydurma sözlerden oluşan ilahisini mırıldanarak Zehra’ya doğru yürüyor.
Bütün bu olanların tek sebebi şarap olamaz.
Bıçağı Zehra’nın çıplak karnına saplıyor. Geniş bir yara açacak şekilde çeviriyor ve çıkarıyor. Kocaman açılmış gözlerinde garip bir dinginlik var. İlahiye devam ediyor ve bıçağı bu defa göğsüne saplıyor. Kalbi tutturamadığını biliyorum. Beceriksiz orospu çocuğu eziyet etmek için özel çaba gösteriyor. Sesi bu kez daha yüksekten çıkmaya başlıyor. En son ana geldik. Bıçak Zehra’nın ince boynuna dayanıyor ve derin bir yarık açacak şekilde hızla çekiliyor.
Zehra öyle bir şoktaki en ufak bir şekilde kıpırdanmıyor. Şoka giriyorum. Aklımı yitirmek üzereyim ve tuhaf şeyler düşünüyorum. Halinden memnun ve ölmek için her şeyi kabul etmiş halde olduğuna karar veriyorum.
Burada olanlar gerçek olamaz, diye düşünüyorum. Başka bir şey olmalı.
Kara suratlı molla bu defa bana dönüyor. Kurban edilemeyecek kadar zavallıyım. Başka bıçaklar ortaya çıkıyor ve üstümde herhangi bir etkisi olmayan küçük yaralar açıyorlar. Ölmeyeceğimi biliyorum. Ama bunu onlar bilmiyor. Ölü numarası yapıyorum. Yirmi bir yaşından beri bana öğrettikleri ne varsa onları düşünüp bildiklerime sarılıyorum. Ölmeyeceğim, ama molla bunu bilmiyor. Tek derdi ikimizi de ortadan kaldırmak.
Tekrar sabah oldu ve hiçbir şey olmamış gibi güneş tepelerin üstünde parıldıyor. Sabaha karşı evden çıkıyorlar ve geride bir nöbetçi bırakıyorlar. Başımızdaki adamın hava almak için dışarı çıkmasını bekliyorum. Sürünerek odanın bir kenarındaki eşyaların yanına gidiyorum. Ceketimin astarına dikilmiş küçük bir cep var. Onu kırık parmaklarım ve yamulmuş dişlerimle açıyorum. Küçük bir hap bu; her şeyi düzeltecek olan şey. Büronun kendi imalatı olan özel şeylerden. Hapı dişlerimin arasında ezerek yutmaya çalışıyorum. Canım yanıyor. İnanılmaz derecede canım yanıyor...
Hapın etkisini göstermesi birkaç dakika sürecek. Sonrasında ise her şey benim istediğim gibi gelişecek. Yüzüme eğreti bir gülümseme yerleşiyor. Adam tekrar odaya girdiğinde ise ayaklarımın üzerindeyim ve yaralarım iyileşmeye başladı bile.
* * *
Saatlerdir tepedeyim. Uzaktan aşağısını, küçük bağ evini görebiliyorum. Gelen giden yok. Zehra’nın mezarını kazarken güzel şeyleri düşünerek kendimi, aklımı kolluyorum. Bize öğrettikleri şeyler bunlar. Bana yapılan işkenceler önemsiz kalıyor karşımdaki sahneyi düşününce. Kendime hayret ediyorum. Cidden önemsemiş olabilir miyim O’na yaptıklarını? Hayatımı kan ve ölümden kazanıyorum. Daha kötülerini ben de yapmış olabilirim. İşlerimi düşünüyorum. Daha kötülerini ben de yaptım. Araba yanıma geldiğinde ise tamamen kendimdeyim.
Ama aynı şey değil, diyorum sakince. Buğra arabadan inerken bana gülümsüyor.
"Akşam pek iyi geçmedi galiba" diyor. Ellerimi üzerime silerken yırtılmış beyaz gömleği fark ediyorum. Tanrım, nasıl bir şok içindeyim. Gerçeklik geri geliyor. Buğra bir sigara uzatırken söyleniyor.
"Mehmet Emin Yalı ile aranda sadece 30 kilometre var. Seni hemen arama menzilinin dışına çıkarabilirim. Ya da gidip derdini Emin Yalı’ya anlatabilirsin. Seni dinleyeceğinden eminim. Ama sorun bu değil. Sorun sensin Cebo. Sen ne yapmak istiyorsun?"
Udar işkence tezgâhına ilk yattığımda yirmi yaşımdaydım. Dün geceden daha kötülerini gördüm, diye düşünüyorum. Sigaradan derin bir nefes çekiyorum. Kafamdaki sahnelerin yerini yenileri alıyor. Tabancam nerede acaba? Evden çıkarken etrafı aradığımı hatırlıyorum. Silahımı yanlarında götürmüş olmalılar.
"Ne yapacaksın, dias?" Buğra tekrar soruyor.
Buğra Çetin benim savaş ikizim, av kardeşimdir. Gözünü kırpmadan can alır, ne olduğunu anlamadan bir manga adamı mevtaya çevirir. Şu an son derece ciddi ve bana soruyor. Ne yapacağım?
Kaşım açılalı epey zaman olmuş sanırım, zira orada muazzam bir yanma hissediyorum. Eminim ki kocaman bir açık yara orada durup Buğra’ya gülümsüyordur. Vücudumun her yanında sinirler çalışmaya başladı. Kendime gelirken acı her yanımı sarıyor. Ama bu sorun değil. Zira beden nankör ve aptal bir makinedir. Ona hükmedebilirsen sadece söylediklerini yapacak kadar da sadıktır. Üstelik Büro’nun hapı iyileşmemi epey hızlandırıyor. Birkaç saate epey toparlamış olurum.
Şu an yapmam gereken tek şey kafamı toparlamak. Emin Baba, kızgın olduğunda aranıza sadece 30 kilometre koymak isteyeceğiniz bir adam değildir. Daha fazlasını hak eder; daha fazlasına layıktır. Buğra beni arama çemberinin dışına çıkarabilir. Sonrasında başımın çaresine bakarım. Buradaki gibi değil, gerçekten başımın çaresine bakarım.
Kız yüzünden oldu, diye düşünüyorum. Bu zamana kadar asla şimdiki gibi tedbirsiz davranmadım. Bozkırın ortasında silahsız, dövülmüş ve ezilmiş bir haldeyim. Resmi olarak ölüm tarafından takip ediliyorum ve avlanmam an meselesi.
Buğra yardım edebilir. Silah verebilir. Birden Cibril’i hatırlıyorum. Uğursuz kedi nerede? O olmadan gidemem. Kedi başka şeyleri de hatırlatıyor. Bedenim acı kartını masaya açarken beynim dayanıyor.
"Kaçmam gerekiyor. Ama gitmeye pek niyetim yok."
Buğra kahkahayı patlatıyor.
"Cebrail Levi Atahan’ın halletmesi gereken kişisel sorunları mı var? Sonunda kız meselesine mi giriyoruz, birader?"
Buğra zor bir adamdır; aksi gibi de az konuşur. Şu an sarf ettiği cümle sayısı O’nun senelik kotası kadardır. Koluma giriyor. Sigaradan zoraki bir nefes daha çekiyorum. Beynim dumana sarılıp yuvarlanırken arabanın arkasına gidiyoruz.
"Kişisel bir şey değil, birader." diyorum. "Yani bana attıkları her fiske için sözlü özür bile yeterli olur." Başımla ilerdeki mezarı gösterirken Buğra bagajı açıp sarılıp rulo yapılmış deri bir çanta çıkarıyor. "Ama şuradaki çiçek için ücreti biraz yüksek tutmaya niyetliyim. Eh, insan her gün böyle nadide bir parçayı katletme zevkine ve şansına sahip olamıyor."
"Belki de sana iyilik yaptılar," diyor Buğra. Çantayı kaportanın üstüne yayıp ikiye katlanmış yatağanımı alıyorum. "kendine gelmende yardımcı oldular. Emin Baba yarın sabah burada olacaktır. Geldiğinde, kızın sıcacık kollarında uyukluyor olabilirdin." Satır tok bir sesle açılıyor. Keskin tarafın karbon oranı yüksek, sırt tarafı ise fazladan birkaç kata sahip. Uçtaki ağırlık muazzam bir kesme gücü yaratıyor.
"Belki de. Ama yine de bu çapulculara bir ders vermek lazım." Birkaç sene öncesinde olsa mollayı Udar’lara büyük bir keyifle ve yüksek bir fiyattan satmak büyük bir keyif olurdu. Ama şu an işler daha karışık. Böyle ayarlamalar yapmaya vakit yok. "Bu dünyada iyiliğin cezasız kalmayacağını doğru ellerden öğrenmeleri fena olmaz."
"Ben karışmıyorum." diyor.
Büyük kalibreli bir tam otomatik tabancayı kontrol ederken söyleniyorum.
"Tabii ki karışmıyorsun. Sen arabayı sür, yeter."
Son:
Saat akşam 10’a geliyor. Küçük köyün girişinde bir evin yanındayız. Ellerimi yıkamak için çeşmeye yürüyorum. Ahır kapısından sürünerek çıkmaya çalışan bir şey var. Molla’dan arta kalanlar orada; dizlerine turnike atılmış ve dizlerinden aşağısı özenle kesilmiş. Yüzünde bir sürü yara var. Göğsünde ise kocaman bir delik ve midesinde de ucu oyuk bir 45lik mermisi... Benim sanat eseri seviyesindeki bir işim. Kendini Udar müridi ve ölümsüzlüğe çok yakın sanan birisi için epey çığlık atıyor. Adam kan kaybına karşı ona verdiğimiz ilaçlar ve sayesinde halen hayatta. Ama midesi onu öldürecek. Şu an göğsündeki delikten nefes alıyor olması ise en son dert etmesi gereken şey. Hiçbir şey karın bölgesinden alınan kurşun yarası kadar can yakıcı ve uzun süreli öldüremez derler.
Kesinliğini bilmiyorum. Yani, doğrudan tecrübe etmedim. Ama genelde pek yanlış görünen bir durum değil. Yarım adam sürünerek kaçarken benim olduğum tarafa bakmamaya çalışıyor. Komik bir durum. Biri görmediğinde yok olan şeylerden değilim ben.
Köyün geri kalanında toplam on bir evi bastım. Kadınlar ve çoçuklar dâhil kırk sekiz kişi şu an benzer şekilde öldü ya da ölmeyi bekliyor, ölmek için dua ediyor.
Çeşmede ellerimi yıkarken tabancama bakıyorum. İlk yapıldığında gıcır gıcır bir Walther PP olan bu silah elimde epey bir değişiklik gördü. Söylediklerine göre bir zamanlar bu silahın sahibi Mehmet Kuzgun’muş. O’nun hakkında da bir sürü şey söylüyorlar ama ortak olan bir şey varsa o da adamın muazzam bir katil olduğu. Kendime bir idol olarak onu seçmedim. Sadece tabancası bende. Namlusunda adı yazan caninin bu silaha bir ruh kattığını düşünmüyor değilim, ama o kadar.
Köyün çıkışında Cibril bir anda ortaya çıkıyor. Köyde yaşayan kimse kalmadığından eminim. Bu ustaca bir saldırıydı; bize öğrettikleri, yapmamızı beynimize kazıdıkları gibi. Kirli, acımasız ve hızlı; geride fazla canlı bırakılmayan türden.
Buğra arabanın içinde beni bekliyor. Kedi ise çoktan arka koltuğa kurulmuş. Bu eski ama havalı görünen arabayı nerden bulduğunu soracakken vazgeçiyorum. Nasıl olsa tuhaf bir şeyler anlatacak ya da bana bakıp sadece sırıtacak.
"Nereye?" diye soruyor gülümseyerek. Gözlerinde yaptığım işi takdir eden bir bakış var. Bugün, süt emen bebeklerin yanaklarını kesip eğreti bir gülümseme açtım yüzlerine; ciğerlerinden vurduğum anneleri kendi kanlarına boğulmuş halde izlediler.
Bütün akşamüstü, olmadıkları bir şey olmak için çabalayan ve kendileri gibi olmayanı yok etmek için çırpınan, güzel ya da çirkin demeden her şeyi berbat etmeye çalışan kirli bir insan genini öldürdüm. Bu bir tedavi gibiydi aslında. Eminim ki benzer başka köylerde, kasabalarda burada olanlar hakkında hikâyeler duyulacaktı. Başka Udar müritleri yalan yanlış ayinlerini yaparlarken hep bir gözleri arkalarında olacaktı. Bazı şeylerden çekineceklerdi. Bu bir tür ders gibiydi.
Burada olanlar gazetelere çıkmayacak tabii ki. Kimse gizli bir Udar mürit köyünden bahsetmek riskini almaz; sırlı şeyler ana haber bülteninde anlatılmaz. Bir cevap bulacaklardır bu küçük katliam için. Belki burada hiçbir zaman bir köy olmadığını söyleyecekler. Gazetelerin yarın ya da sonraki gün yazacaklarına da aldırmayın. Mesajı doğru okuyun ve gaddar olmayın, dedim onlara.
Buğra bunu biliyor. İşte saygı duyduğu şey bu. Yaptığım işe saygı duyuyor.
"Mehmet Emin Yalı’nın yanına dönüyoruz." diyorum. "dönüyoruz" kelimesinin tınlamasını sevdiğinden eminim. "Emin Baba’ya bir özür borçluyum. Öksüzler Mezarlığı’ndan bu kadar uzakta sapkın bir Udar ini bulup temizlemiş olmak iyi bir affedilme sebebi olabilir." |