|
Benim lanet olasıca köpek dişlerim yok tamam mı? Doğuştan küt yaratılmış. Dişler de kafalar da küttür buralarda. Peder beyden geliyor, ona da babasından miras kalmış. Ebeveyn laneti diyelim. Her familyada vardır böyle bir iki aksaklık. Benim tahminim tarım toplumunun gururlu üyeleri olmamızdan kaynaklanan, evrimsel bir lanet bu. Atalarımızın yerleştiği bu topraklardan hiçbir yere kıpırdamamışız. Bu diyarın efsanevi verimliliğinden filan da değil hani! İmkânsızlıklardan, kısılıp kalmışız bu toprağa. Sırf patates yetişiyor buralarda. Belki bizler sırf patates yetiştirmişiz kendimizi bildik bileli ve kimseciklerin bir şey değiştirmeye hali yok. Patates yetiştiririz ve patates yeriz biz. Bunun için köpek dişine ihtiyaç da yok! Hiç olmamış.
Ticaretten de anlamaz bizim köylü. Ek, topla, ye. Ek, topla, ye. Yılda bir iki yabancıların yolu düşer buralara ya genelde kaybolduklarından. Art arda ekilecek bir bok olmadığından bu patates dediğin iki, üç yılda bir de aç kalırız buralarda ya alışmışız vesselam. Ama o zamanlarda bile yayar oturur köylü. Az hareket eder, az sevişir, az çocuk yaparız bizler. Ne artar ne azalır buralarda nüfus. Doğar, büyür, patates eker, patates toplar, patates yeriz sonra da ölür, tarlaların arkasındaki tepeliğe gömülürüz. Oralar fazla çakıllıktır. O yüzden oralara sırf kendimizi ekeriz. Onca gübreye inat çalı çırpı bile yetişmez bizim mezarlıkta. Aza tamah eder yaşar gider, çakıllıkta çürür gideriz işte. Ben de bu hayatı görmüş bu hayatı yaşıyordum. İçim daralırdı zaman zaman ya ne edersin? Öyle zamanlar mezarlığın ilersindeki koruya vururdum kendimi, yürürdüm. Ağacın gölgesindeki serinlikti benim mutluluğum.
Bunaltıcı bir mayıs öğleni yine korulukta dolanmış, bir ağacın altında soluklanıyordum. Anamın haşladığı patatesi kemirip yaprakların hışırtısını dinlerken hasadı bekliyordum. Bugün yarın dalacaktık tarlaya. Daha ne yapaydım? O ara içim geçti. Ben rüya görmem. Bizim buralarda kimseler görmez rüya müya. Hayalle işi yoktu köylünün. Tarlaya tırmığı vururken bir nefeslenir, kafayı kaldırdığında tepenin eteğindeki mezarlığı görürsün. Kararmış mezar taşlarına bakıp ne hayal edebilirsin ki? Tepenin ardını merak eden kimseyi bilmedim, ben de hiç merak etmedim. Aç insan sırf tokluğun hayalini kurar be! O yüzden kendimi yüksek bir uçurumun tepesinde bulunca nasıl şaşırdım anlatamam. Önümdeki manzara soluğumu kesiverdi. Bir iki adım geriledim korkuyla. Göğün yıldızları, ortasından koca bir su akan ovaya ışıl ışıl serilmiş gökteki dolunayın ışığını sönük bırakmıştı. Bu nasıl olabilirdi? Ağzım hayranlıkla açık kaldı. Gözlerim bu şaşırtıcı manzaraya alıştığında baktığımın devasa bir yerleşim yeri olduğunu fark ettim. Arada bir yolu köye düşen gezginlerin anlattığı şehirlerden birine bakıyor olabilir miydim? Oraya gitmek istedim birden. Öyle çok istedim ki içimi dolduran delice mutluluğa karşı koyamadım. Attım kendimi uçurumdan ovaya doğru. Mutluluk uçuracaktı beni. Şehre uçacaktım. Ama kanadım yoktu ki benim! Kuş değildim ki! Aman demeye kalmadan düşmeye başladım. Kayboldu tüm ışıltılar ve dipsiz bir kuyuydu şimdi çevremi saran ve düşüyordum. 16 yılın ardından bir pervane gibi ışığın büyüsüne kapılmış, atılmıştım. Ama ne ışık vardı şimdi ne de kanatlarım. Düşüyordum sadece ve ölecektim. Ölümü hissettim ilk defa biliyor musun? Kara bir mezar taşından fazlasıydı ölüm. Dipsizdi, karanlıktı... huzurluydu. Kollarına bıraktın mı kendini tamamdı. Ama... ama... Daha evlenecektim be ben! Bu hasadın ardından düğünüm vardı benim. Ölemezdim.
Bir gayret uyandım. Gece olmuş, hava serinlemişti. Serin ne demek, baharda yatmış kışa uyanmıştım. Tüm vücudum buz kesmişti. Ne olduğunu anlayamıyordum. Hayatımda hiç olmadığım kadar yorgundum. Parmağımı kıpırdatacak halim yoktu. Sağ koluma bir ağırlık binmiş, sağa sola kıvrılıyor, yüklendikçe yükleniyordu. Zor da olsa bir sallandım, ağırlık kıpırdanmayı bıraktı. Son bir çaba elimi atınca avucuma kıllı ve ıslak bir şeyler geldi. Koluma yapışmış kapkara yaratığın köz gibi yanan sarı gözlerini gördüm sonra. Bacaklarımın arasından ılık bir ıslaklık yayıldı. Ama o vahşi gözlerde de korkuyu gördüm. Nasırlı avuçlarım arasındaki karanlık, bir çırpınıp kurtulmaya çalıştı ya olmadı. Sıkıverdim yumruğumu, narin yaratık bir çıtırtıyla elimde kaldı. Sesi bile çıkmamıştı. Tüylerim diken diken oldu. Savurup atıverdim gevşek bedeni. Başım dönüyordu. İşte o ara acıyı fark ettim. Dirseğimin üzerinde bir nokta sızım sızım sızlıyordu. Elimi nereye atsam bir ıslaklık geliyordu. "Ana" diyecektim ya halim yoktu. O ara yine içim geçti.
Tekrar kendime geldiğimde evdeydim. Anam alnıma ıslak bezi koymuş, başımda salınıp güneş duasını okuyordu. Gözlerim aralanınca uzanıp sıkı sıkı bir sarıldı bana. Öptü, öptü kokladı. "Oğlum" dedi. "Oğlum"
Dediklerine göre ben eve dönmeyince anam köyü ayağa kaldırmış. Köylü koruda bulmuş beni. Taşımış yatağıma yatırmışlar. Kafamı biraz toplayınca yaratığı da sordum ya kimseler bir şey görmemiş. Boş boş baktılar bana. Her yerlerime kan sıçramış ya o kadar kanı akıtacak yara görmemişler. Sızlayan dirseğimin üzerindeki ufacık ısırığın da o kadar kanayacağına kimseler ikna olmadı. Beni dişleyen o kapkara, kıllı yaratığa da inanmadı, güldü geçti köylü. "El kadar hayvanattan ne zarar gelir, oğul?" dedi anam. Ben de uzatmadım. Halim yoktu zaten. Uzun uzun yattım, dinlendim. Köylünün işi de başından aşkındı, hasat muhabbetleri arasında koruda yaşadıklarım kısa sürede önemini yitirdi gitti. Bir ara Servi geldi, ziyarete. Tedirginlikle gülümsedi bana. "Geçmiş olsun" dedi çekingen ses tonuyla gelinim. Gözlerini yerden kaldırmazdı. Ama "Sağ ol" deyince gülümsedi çarıklarına. O da çok korkmuştu başıma kötü bir şey gelecek diye. Tabii bunu annem demişti bana. Düğüne ne kalmıştı ki? Kötü şey dediği de çakıllığa gömülmek anlamınaydı bizim buralarda. Sanki o gece yaşadıklarım iyi bir şeymiş gibi! Kızdım bunu duyunca için için ya uzatmadım, halim yoktu.
Rüyalar da peşimi bırakmadı o günden sonra. Hayali şehrin manzarası ışıl ışıl içimi aydınlatıyordu o zamanlar ve kendimi zorlayıp duruyordum artık uçurumun kenarında. Düşmek istemiyordum o karanlık kuyuya. Bazı günler ise koruluktaki o korkutucu geceye döndüğüm de oluyordu tabii. Kâbuslarımda içimi o çaresiz yorgunluk hissi dolduruyordu.
Muhtar meşhur patates birasından bir fıçıyı hemen bizim eve göndermişti. "Bembeyaz olmuşsun oğul, iç, kan yapar" demişti anam. Sadece yattım, yedim, içtim birkaç hafta. Ayaklanacak kadar toparlanmıştım ya gündüz hiç kalkasım gelmiyordu. Güneş vurdu mu yatağa, çekiveriyordum perdeleri. Kor gibi yakıyordu yaz güneşi. Akşam serinliği iyi geliyor, çıkıp avluya oturuyordum geceleri. O zamanlarda da içim kavruluyordu. Ama susuzluğumu ne kana kana içtiğim su ne de bir testide kuyuya sarkıttığım buz gibi bira gideriyordu. Ne yesem kusar oldum bir süre sonra. İyileşeceğime kötüye gidiyordum sanki. Hekim bizim evden çıkmaz olmuştu. Kolumdaki ısırık da bir türlü iyileşmiyor, ince ince yanıyordu. Ne merhem bana mısın dedi ne de günde üç-beş kere, öğüre öğüre içirdikleri iksirler.
Derken bir gün anam dikildi başıma, "Yetti oğul" dedi. "Kalk" dedi, "İyisin". Çaresizlik vardı gözlerinde. Ananın hatırı kırılır mı? Sallana sallana doğruldum. "Gel" dedi, takip ettim. Akşam kahvesine Serviler’e gittik. Anamın zoru, muhtarın desteğiyle düğün gününü belirledik. Servi’nin gönlü bendeydi, gözü hastalık mastalık görmüyordu ya babasını ikna etmek zor oldu doğrusu. Bu bir ayağı çukurda oğlancığa kız mı verilirdi? Bence adam haklıydı ya muhtarın ısrarına dayanamadı. Verdi kızı.
Sonrası düğün dernek, davul zurna. Bir neşe bir eğlence. Köylüye oynamak için sebep gerek. Bir ben, bir de Servi’nin babası oynamadı düğünümde. Ben oynayamadım daha doğrusu. Bir iki omuzladı arkadaşlar ya sonunda baktılar benim bacaklarda derman yok, koydular beni testi gibi dizilmiş yaşlıların yanında bir iskemleye. Geceyi zor ettim.
İte kaka soktular bizi gerdeğe de sırtım döşek gördü. Tam "Oh!" diyeceğim, o da ne? Servi soyunmuş dökünmüş atıldı. Hop yatakta hop kucakta. Ben de hal var mı soran yok! Neyse ki benim ufaklık, 16 yaş heyecanıyla her an göreve hazır ayakta. Gerisini Servi’ye bıraktım gitti. Tam o sıra işte, Servi beni öper koklarken ben de onun kokusunu aldım. Çiçek bahçesi gibi tatlı kokuyordu karım. Bir ara yanaşınca ben de öptüm onu, Amanın, kadınım bal gibi tatlı. Neredeyse bir aydır süren halsizlik yerini çırılçıplak bir hırsa bıraktı. Yüklendim, aldım altıma. Bir haylaz çığlık ki Servi’den çıkan evlere şenlik. Başladım öpmeye koklamaya ya doyulmuyor. Karım, bildiğin, tadından yenmiyor. Yumuldum nar dudaklara emdikçe emdim, emdikçe emdim. Arzu dolu nâmeler ne ara acı dolu bir kıvranmaya dönüştü ayıramadım. Zaten umrumda da değildi. Açtım ulan! Açtım. Karım değil mi? İster sever, ister döver, istersem de yerim!
"Çarşaf, çarşaf" tezahüratıyla, serildiğim gerdeğimizde kendime geldim. Gülümseyip karıma baktım. Daha doğrusu, onca haftanın açlığı ardından Servi’den geriye kalanlara. Dışarıdaki tezahürat hız kesmeksizin sürüyordu. "Çarşaf, çarşaf" Doğrulup tülün arasından sızan dolunayın beyaz ışığını yüzümde hissettim. Normalde sabahı beklemek gerekirdi çarşafı asmak için ya köylü kafayı çekmiş aklı sıra eğleniyordu benimle. Ama önemli değildi. İlk seferim olduğundan ve sırf patates öğütmek için evrilmiş küt dişlerimin yetersizliğinden, Servi’min kanı ak çarşafın yarısını kara bir kızıla boyamıştı zaten. Çarşafı sıyırıp pencereden salladığımda tezahürat önce kahkahalara, sonra sessizliğe dönüştü. Köylünün sessizliğinde korkunun tuzlu kokusunu aldım. Hâlâ açtım. Gülümsedim, atıldım. Dişlerimin gıcırtısı altında kıvranan köylünün çığlığı tüm geceyi doldurdu. Küt dişlerimle muhtarın gırtlağını parçalamaya çabalarken o ilk rüyamı hatırladım. Köyde kaç kişi vardı ki? Oysa ben açtım, çok açtım. Artık rüyalarımın şehrine gitmenin zamanı gelmişti de geçiyordu bile. Yalnız bu patates dişlerim konusunda bir şey yapmam lazımdı. Karnımı doyururken çok gürültü oluyordu. |