YATALAK / Umut Dülger
 » Umut Dülger 

Haykırış

Doktor odaya girdiğinde nedense içimi bir ümit kapladı. "Sonunda bu lanet yerden kurtulacağım" diye geçirdim içimden. Ancak onun da tıpkı diğerleri gibi ümitlerimi yıkma hızı takdire şayandı. Beni götürdükleri bu kaçıncı doktor, artık hatırlamıyorum. Kapalı kapılar ardından bizimkilerle yapılan konuşmalar dışında duyduklarım hep ümit vericiydi. Ta ki "tıbbın çaresiz kaldığının" anlaşıldığı o ana dek. Sonuç olarak yeni bir hastane ve yeni bir doktor ile olan serüvenim başlıyordu her seferinde.

Ancak bu sefer son olacaktı. Zira ailemin yorulduğunu hissediyordum. Ben bu olanlara "yapamadığım" için tepki gösteremiyordum ama onlar duygularını bir ihtimal hissediyorumdur diye bana belli etmemek için en az benim kadar hissiz davranıyorlardı. Başaramıyorlardı.

Bu kadar gizem yeter, başıma ne geldiğinden bahsedeyim biraz da. Ben, bizzat, kendim çevresinde sevilen -öyle olduğunu sanan-, yerinde duramayan, kültürlü, atletik, uzun lafın kısası popüler bir insan evladı idim. O gün yine bir partiye katılmak üzere arabam ile yol alırken bir kaza geçirdim. Sanırım biraz hızlı idim çünkü sadece kaza geçirdiğimi biliyorum. O da bana söyledikleri için. O kısım halen karanlık. Söylediklerine göre beni çıkardıkları arabadan çıkmış olmam hayatta kalmamdan daha büyük bir mucize imiş.

Her neyse, sonuçta buradayız ve biri bana sorsa ve daha iyisi ben eğer cevap verebilecek olsam sanırım o arabadan çıkmamayı tercih ederdim. Kimileriniz bana kızıyor olabilir. Sonuçta hayat güzel bir şey, kim tarafından nasıl verildiyse verilsin yaşanması, tadı çıkarılması gerekir. Haklısınız ama inanın böylesinin adı hayat değil. Bir yatakta yatıyorum ve bir sürü elektronik tıbbi cihazdan vücudumun çeşitli yerlerine kablolar bağlı, vücudumun hiçbir yerini hissedemiyorum.

Daha kötüsü geliyor, sıkı durun. Gözlerim açık ve asla kapatamıyorum. Popüler bir insan olarak kimseye belli etmediğim, bahsini bile açmadığım bir sırrımı vereyim. Karanlıktan çok ama çok korkarım. Önceki yaşamımda geceleri yalnız yaşadığım evimde uyurken zaman ayarlı ışığım ve televizyonum olmadan asla uyuyamazdım. Onlar ben tatlı uykuma daldıktan kısa bir sure sonra uyumaya programlanmış yoldaşlarımdı. Ama şimdi istediğim halde karanlıkta gözlerim açık bir şekilde, türlü hayaller kurarak ve korkarak sabahı sabah ediyorum.

Kimsenin bilmediği ve şimdiki yaşamıma ait sırrım ise doktorların bile fark edemediği bir durum. Onlar beyin ölümümün gerçekleştiğini söylediler. Ben bunu nasıl mı biliyorum? Evet, beyin ölümüm sizce de gerçekleşmiş olabilir mi ben bunca şey bilirken? Bence de olamaz. Doktorlar "beynimde elektriksel bir aktivite olmadığını ve her ne kadar etik olarak karşı olduklarını" söyleseler de; acıklı gözlerle bana bakarak aileme ötenazi teklifinde bulunduklarını duydum. Evet, çevremde olan biteni görebildiğim gibi duyabiliyorum da. Ama bedenim bunu belli etmemek için elinden geleni yapıyor.

Yukarıdaki satırlarda da okuduğunuz gibi aslında doktorlarla hemfikirim. Bu şekilde yaşamak yetersiz bir tabir olsa da ağır geliyor. Bazı faydaları olmadı değil, ziyaretime gelen birkaç dostumun hakkımdaki gerçek duygularını öğrendim. Hoşuma gitmediler. O güzel hemşirenin genç doktorla nasıl olsa yan yataktaki hastanın dünya ile iletişimi yok diyerek sevişmeleri, gerçekleşen fantezilerimden biri oldu. Her ne kadar içerisinde bulunamasam da.

Okumanızın başlarında bahsettiğim doktor az önce odayı terk etti ve şu an annem bana yaşlı gözlerle bakıyor. Ama benden vazgeçmediğini gözlerinden anlayabiliyorum. O iri mavi gözleri tek evladını bırakabilecek kararlılıkla bakmıyor. "Bırak beni anne, gideyim" diyorum ama tabii ki beni duymuyor. Şimdi de hissetmediğimi bile bile elime sarıldı. Burada yatarken geçirdiğim süre zarfında birçok şeye hasret duydum ama hiçbiri annemin elimi tutarken hissettirdiklerinin yerini tutamaz. O benden vazgeçmeyecek benim hayatımdan vazgeçtiğim gibi...

 

Karanlık

Karanlık ile ilgili korkularımdan bahsetmiştim. Korku filmlerini de çok sevmem ama izlerim gündüz vakti. Genelde çoğu klişedir ve ne zaman nerede sizi korkutacağını iyi bilirsiniz. O nedenle o anlarda gözlerinizi kapatarak, parmaklarınızın arasından ekranın yarısından bakarak o sahneyi atlatmayı seçersiniz. Korkmak istersiniz aslında ama içgüdüleriniz kendinizi korumayı seçer.

Geceleri artık film izlerken bahsettiğim gibi kendimi savunamıyorum. Ara sıra hissiz bedenim hiç hareket etmediği halde sanırım yorgun düşüyor ve uyuyorum. Zira oda iyice kararıyor ve artık hiçbir şey görmez duymaz oluyorum. Ancak gözlerimin kapanmadığına, alaycı bir şekilde açık kaldıklarına eminim. Bu kısa anlar dışında hayal gücüm ve karanlık ile baş başayım.

Duyduğum her ses parçası bana doğru yaklaşan bir düşmanın adımları gibi geliyor. Kimi zaman bu düşman hayalimde bir cin, bir başka tekinsiz yaratık, kimi zaman ise bir katil oluveriyor.  Açıkçası buna bir son vermesi için bir katilin odamı ziyaret edip işini tamamlamasını isterdim ama olmuyor ve görünüş o ki; uzun bir süre de olmayacak.

Bir de gölgeler var tabii. Şekil değiştiren, hayal gücüme amansızca hükmeden, hızlı ve acımasız gölgeler. Her seferinde beni korkutmayı başarıyorlar. Zaman kavramım kalmamış olsa da dolunay çıktığında korku filmlerdekinin aksine içime bir neşe doluyor. Eskiden okuduğum bir kitaptaki eski inanışlardan biri aklıma geliyor. Dolunay çıktığı zaman, modern toplumdakinin aksine, o dönemlerde bilumum gece yaratığının ortadan kaybolduğunu okumuştum. O yüzden Ay’a tapan, ona saygı duyan, onun için övgü dolu şiirler, mısralar yazanlar bile vardı.  O nedenle bir gün tekrar kurt adamlarla dolu filmler izlersem gülüp geçeceğim sanırım.

Bir de karanlık içerisinde duyduğum konuşmalar var. Ancak bunlar hayal gücümde var etmediğim, birkaç ses parçasını birleştirip yaratmadığım şeyler. Bunlar hastane koridorlarında duyduğum fısıltılar. O kadar kötü şeyler barındırıyorlar ki; korktuğum onca varlıktan daha çok korkuyorum insanlardan. Karanlıktaki ve kimsenin duymadığını düşündükleri anlardaki insanlar kadar ürpertici ve sinsi bir varlık sanırım henüz dünyaya gelmedi. Yapılan planlar, dedikodular, iftiralar... Bencillik, hırs ve hiçbir kurgu ürününde göremeyeceğimiz kadar saf kötülük barındıran fısıltılar. Hatırlarken bile iğreniyorum.

Kısacası; kapanmayan gözler, keskinleşen kulaklar ve çaresiz bir beden ile karanlığın hükümdarlığında geçirdiğim zaman hiç de kısa sürmüyor. Belki bir gün hepsini anlatırım ama gelelim asıl meselemize. Yeni yaşamımı değiştiren o geceye.

Ziyaretçiler
Hayır, uzaylılar gelmedi ziyaretime. Onlara inanmıyorum zaten, bu kadar güçlü olup da bir başka gezegende yaşayan varlıklara bu kadar kayıtsız kalabilecek canlılara inanasım gelmiyor nedense. Bizim dünyayı ne kadar kısa bir zamanda inceleyip tükettiğimizi düşünürsek hele ki, iyice yalan geliyor bu uzaylılar. Her neyse, zaten onlar değildi dediğim gibi.

Bir gece yine hayal gücüm oyunlar oynarken ve benimle eğlenirken birden ortalık sessizleşti. Sanki tüm hastane terk edilmişti.  Başucumda duran elektronik cihazları dahi duymuyordum. Bir an için yine uyuduğumu sandım ama hayır, görüyordum, sadece ses yoktu bulunduğum ortamda.
Ardından odamın kapısının altından sızan ışığın duvara yansımasında bazı hareketler oldu. Ayak sesi olmayan gölgeler geçti ardı ardına, sonra yeniden, tekrar tekrar oldu. Duyabilmeyi, neler olup bittiğini öğrenmeyi hiç bu kadar istememiştim. Şu an duyabilsem kalp monitörümün çıldırdığına yemin edebilirdim. Göğüs kafesimden fırlayacak gibi atıyordu kalbim heyecandan. Karanlığın yarattığı korkuya belirsizliğin ki ekleniyordu -ki aslında ikisi aynı şeydi.

Sonra o gölgeler odamın kapısında durdular. Kestikleri ışıktan anladığım kadarı ile üç taneydiler. Odamın kapısı açılmadı, açılsa da şu an duymadığım diğer sesler gibi duymazdım belki ama şu an tamamen kör olmaları için her şeyimi verebileceğim -neyim varsa ?- gözlerim olan biteni görüyordu.

Kapının altından birer bulut gibi sızdı üç gölge ve ardından pek bir şeye benzetemesem de şekillerini aldılar. Birer hayal olmalarını isterdim açıkçası. İnsansıydılar. Kolları bacakları vardı ama o yüzleri... Hatırlarken bile ürperiyorum. Gözleri akıyor gibiydi, sanki yuvalarından çıkarılmışlar ama ufak bir parça et onları orada tutuyor gibiydi. Kıpkırmızı gözlerinin gözbebekleri yoktu. Vücutları sanki sürekli olarak hareket eden bozuk bir televizyondaki görüntü gibiydi. Karanlıktan daha karanlık, baktıkça insanı içine çeken bir görüntü...  Bu karanlık vücuttan sızan birer sivri ışık hüzmesi gibi duran pençeler ve sivri dişleri görüntüyü tamamlıyordu. Kulaklarımın yeniden çalışmaya başladığı o ana, yani konuşmaya başladıkları o ana dek görmediğim gece mavisi uzun dilleri de onları tamamlıyordu.

Sanki hiçbir şey yapamayacağı biliyorlarmışçasına üçü de üstüme çullandılar. Gerçi sağlıklı bir insan evladı bu görüntü karşısında en az benim kadar çaresiz kalacaktır. Biri karanlık bedeni ile tam göğsümün üstündeki, diğeri hemen arkasında yerini alıp bacaklarımın üstündeki, sonuncusu da başucumdaki yerini aldılar.

Üçü de keyifli keyifli sırıtıyor, güçlerinin ve zaferlerinin farkında bir mağruriyetle bana bakıyorlardı. İçlerinden göğsümde oturan konuşmaya başladı. Gece mavisi dili her kelimesinde yüzümü yalar gibiydi. "Nasıl, rahat mısın?" İlk cümlesi karanlığı yırtan bir çığlık gibi geldi kulağıma. Tıslama ile karışık bir çığlık. Yeniden duyabilmenin sevinci ile karışan korkunun vücudumda yarattığı adrenalin patlaması ile titrek bir sesle "evet" dediğimi duydum sanki. Aylar sonra vücudumun bir parçası, dudaklarım kımıldamış mıydı? "Tabii ki hayır" dedi göğsümde oturan musibet ve ekledi "Bizimle konuşan bedenin değil ruhun, aklın". Sevincimi büyük bir keyifle kursağımda bırakmıştı. Gözlerimin içine bakarak devam etti, "Ağzın yüzün lâl olmuş bir şekilde başka nasıl konuşabilirsin ki?". Düşünmemi sağlamak için mi sormuştu gerçekten, yoksa sırf durumumu belirtmek mi istemişti anlamadım ama cevap vermemi beklememişti. "Zebun Usta’nın şarabından, lâl şarabından tattın ve onun tadına varan artık sadece biz ve bizim gibilerle konuşabilir. İnsanoğlu artık sadece bir yabancı senin için. Yeni hayatında bizler varız. Kazaya gelince, şarabın bir yan etkisi, daha doğrusu siz insanoğlunun zayıflığı" diye hikâyesini, hikâyemi anlatmaya başladı.

Hafızamdaki karanlık aydınlanmaya başladı gecenin yaratıklarının karanlığına rağmen. "Hatırlamaya başlıyor" dedi başucumdaki. Zebun Usta? Şarap? Evet, evet... Şimdi açıklığa kavuşuyordu bazı şeyler. Kazadan hemen önce o müthiş lezzetten tatmıştım. Sanki dilime yeniden o şarabın tadı gelmişti. Tabii eğer tadını aldığım tepemdeki yaratığın dilinden akan salyalardan biri değilse... Çok aramıştım bu şarabı. Şehrin altını üstüne getirmiştim. Neden böyle bir saplantı yaşamıştım hatırlamıyorum ama sonunda Zebun Usta’nın şarabını satan o ufak dükkânı bulduğumu hatırlıyorum. Büyük bir sevinç yaşamıştım o an. Hatırlıyorum, sonra o dükkânı aynı yerde bulamadığımı da...

Beklemişlerdi, aklımdan geçen o düşüncelerin birer birer akıp gitmesini... Belli ki hepsini kaçırmadan okuyabiliyor ve kaydedebiliyorlardı. İğrenç görünüyor ve şu an bunu aklımdan geçirmemle bunu da öğreniyor olabilirlerdi ama müthiş güçlere sahiptiler. Korkum biraz da şu ana kadar bana bir şey yapmamış olmalarının cesareti ile saygıya dönüşmeye başlamıştı.

Artık daha fazla beklemeyeceklerini anladığımda bu üç karanlık varlık üstüme iyice çöktü. Bedenim hissetmese de ruhum adeta eziliyordu. Göğsümde oturan yine konuşmaya başlayarak "Zebun Usta’nın Lâl şarabını içenin ağzı yüzü lâl olur. Bir daha konuşamaz, ne şekil ise o şekil kalır. Bu şarabı sana biz içirdik, sana telkinde bulunduk. Işığın ve sesin seni koruduğunu, uykunun zihnini koruduğunu düşündüğün anlarda gelip biz fısıldadık aklına ve ruhuna. Sen de gidip buldun ve şu an buradasın", dedi. Bunları söylerken sarsılmaz bir gerçeği ifade ettiği belliydi. "Peki niye," diye aklımdan geçirdim. Hemen cevap verdi; "Bundan sonra sen bizim sesimiz olacaksın, efendimizin emirlerini insanoğluna ileteceksin. Hemen havaya girme, peygamber falan değilsin. Kendini bir mektup olarak düşün. Ya da imzasız bir not ama okunduğunda kimden geldiği anlaşılan", dedi ve ekledi "Başlangıcını hatırlamadığımız zamandan beri insanoğluna efendimizin mesajlarını iletmek için çabalıyoruz. Onlarla direkt olarak konuşamıyoruz, bunun için çeşitli yöntemler denedik. Sonunda Zebun Usta, Lâl şarabını yaptı. İnsanoğlunun bizlerle konuşabilmesini sağlayan mucizeyi. Ama kusurları yok değildi. En önemlisi içen insanoğlu artık bizimle konuşabiliyor ama artık kendi türü ile konuşamıyordu," dedi ve sanırım kıs kıs güldü. Espri yapmıştı sanırım. Devam etti; "Biz de o yüzden farklı bir yöntem bulduk. Lâl şarabını içen kişiye efendimizin emirlerini anlatıyoruz ve onun düşünceleri ile harmanlayıp bir başka faniye yazdırıyoruz. Tıpkı şu an senin düşüncelerini yazdığını bilmeden heyecanla muhteşem bir hikâye yazdığını sanan adam gibi". Yine gülümsemişti, bu sefer görmüştüm onca karanlığına rağmen. "Son olarak", diye başladı. "Son olarak bir sorunumuz daha olduğunu fark ettik. Ağzı yüzü lâl olsa da bir insanoğlu hayatına devam edebiliyordu. Bu da onunla sürekli iletişime geçmemize imkân vermiyordu. Tam bu noktada sen ve türünüzün şaraba olan zafiyeti devreye girdi. Lâl şarabının etki etmesi için bir bardak içmek yeterken sen bütün bir şişeyi devirdin. Sonuç ortada", diye bitirdi. Bu seferki gülümsemesi beni kızdırmıştı fakat daha da eğlendiği apaçıktı. Aptallığım yüzünden burada olduğumu yüzüme vurmuştu. Doktorlar bile anlamamıştı bu durumu. Adeta zehirlenmiştim, açgözlülüğüm ve kendine güvenim de bulunduğum durumu daha kalıcı hale getirmişti. Belli ki artık bu üçlü ile uzun geceler geçirecektim ve daha da sinir bozucu olan bu lanet olasıcalar şu an tüm düşündüklerimi biliyorlardı. "Peki şimdi ne olacak?" diye sordum hissizce. Kabullendiğimi anlamışlardı. "Yaşayacaksın, en büyük korkunla yüzleşerek geceler boyu yaşayacaksın. Gündüzlerin seni öldürsünler diye baktığın seni görmeyen, duymayan, anlamayan insanoğlu ile geçecek. Karanlığın sardığı her gece bizler seninle yaşamının en uzun gecelerini paylaşmak için burada olacağız. Tabii kitaplarda okuduğun bir gerçek var -ki bunu huzur bulasın diye söylemiyorum- dolunay çıktığı geceler huzur bulacaksın. Ama sanma ki ruhunu tamir etmeye yetecek bu huzur. O yüzden kabullenmeye ek olarak alışmaya da başlasan iyi olur. Bundan sonra insanoğluna efendimizin yazacağı bir mektup olacaksın. Düşünebilen, onların penceresinden bakıp yorumlayabilen bir mektup", diye yanıtladı sorumu ve ardından gün ışığının odama dolduğunu gördüm. Gitmişlerdi.

İçimi bir sevinç kapladı şüphenin gölgesi ile. Gördüklerim gerçek miydi yoksa hayal gücüm yine benimle alay mı etmişti? Sevincim bir sonraki, ondan sonraki, daha sonraki, aylar ve yıllar sonraki geceler giderek söndü. Ziyaretçilerim gelmeye devam ettiler ve ediyorlar. Ben ise halen yaşıyorum, halen...