AZAP / Ali Kamil YENİAY
Duyur

 

Çöl kumlarını yerden kaldırıp insanın yüzüne vuran rüzgar, yarım saat içerisinde fırtınaya dönecekti. Akşamüstü havasından faydalanarak yolculuğuna devam etmeye çalışan adamın gayet iyi bildiği gibi, kum fırtınasından kaçamazsın; en iyi ihtimalle, ki o da şanslıysan, saklanabilirsin. Gözlerinde havuzlarda kullanılan yüzücü gözlüğü olduğu ve tüm yüzünü bedeviler gibi örttüğü halde rüzgara karşı yürüyen bir insanın refleks tepkisiyle başı önüne eğik yürüyordu.

Bir atı veya devesi yoktu. Aslında on yıldır bir at veya deve görmüş değildi. Kıyamet gününden beri etrafta gezinen canlılar sadece bazı böcekler, yeraltı yaratıkları, virüsler ve insanlardı. Yani tanrının zararlı yaratıklarından başka diğer tüm canlılar bu boktan dünyadan kurtulmuşlardı. Tabii değişkenler dışında. Nükleer savaşın ardından hayatta kalabilen bazı türlerin ikinci veya üçüncü derece torunları o kadar değişmişti ki atalarıyla aralarında pek bir bağ kalmamıştı.

Adam yürümeye devam etti, aslında son bir aydır yoldaydı ve yürümekten çok bir ayağını diğerinin önüne atıyor ve aldığı mesafeyi hesap etmemeye çalışıyordu. Sığınaktan çıktığı günden bugüne kadar iyi idare etmişti, çünkü şanlıydı. Askeri bir sığınakta geçirdiği kıyametin ardından dışarıya çıkış güvenli hale gelene kadar beklemiş ve toplayabildiği tüm malzemelerle oradan ayrılmıştı. Silahları vardı, konserve yiyecekleri ve suyu. Bugüne kadar hayatta kalmayı becermişti.

Adım, adım, adım, adım... Kafasının içinden sürekli bunu düşünüyordu artık. Sağ ayağım bunun önüne, bu sol sanırım, evet şimdi sol, sağın önüne... Eklemlerinin itiraz haykırışları ağrı olarak beynine ulaşıyordu ama beyni artık iyiden iyiye uyuşmuştu. Kulaklarında susmadan devam eden uğultu yüzünden çevresinde uluyan rüzgarı duyamıyordu. Kumlar sertçe gözlüğe çarpmasına rağmen birazdan patlayacak fırtınanın da farkında değildi.

Bir anda durdu. Şimdi duymayan kulakları ile etrafı dinliyordu ve çevresinde aslında olmayan sesler duyuyordu. Yüzünü kapadığı bezin ardından boğuk sesiyle “Hayır, hayır. Bunu yapmak zorundaydım, emin ol. Bana işkence etmeyi kesemez misin?” Bir süre bekledikten sonra tekrar yürümeye başladı. Ama artık kendinden başka kimsenin duyamayacağı biriyle konuşuyordu.

“Sana kaç defa söyleyeceğim, belki o insanları öldürdüm ama bunun sebebi sensin piç kurusu.” Sol adım ve sağ adım “beni kaçık katillere benzetmeye hiç hakkın yok.” Sağ adım solun önüne “ayrıca o insanları ilahi saçmalıklarıyla kullanan biri için pek de düşünceli oldun bir anda.” Adım ve bir adım daha “siktir oradan. Bana o ‘dünyaya tanrının gazabı geldi artık imanlı ve ahlaklı olmalıyız’ saçmalıkları vaazını sakın verme.” Hangi ayaktı bu diğerinin önüne giden “Senin beynini dağıttığımda on üç yaşında bir kızın üzerinde debeleniyordun ihtiyar piç.” Bu kesinlikle sağ ayak eminim “Sonra o salak kız ne yaptı? Bana saldırdı. Buna inanabiliyor musun? Ben onu atmış yaşında din adamından bozma bir pezevenkten kurtarıyorum, o bana dişleri ve tırnakları ile saldırıyor.” Sol, sağ, sol, sağ, sağ ve sağ ve sağ...

Fırtınanın şiddetli rüzgarı adamı yerden hafifçe havalandırıp önünde yükselen kum tepesine çarpmıştı. Şimdi de üstüne güzelce baskı yapıyor ve onu nazikçe kumla boğmak istiyordu. Artık beyaz kumdan başka hiç bir şey görmüyordu. Beyaz kum, beyaz kum, bu neden önemliydi? Beyaz kum? Ölümün tatlı kollarını sakince kabullenmek istiyordu. Beyaz kum gerizekalı, bu dağlara yakınsın demektir salak!

Güçlükle doğruldu, kolları ve bacakları kuma gömülerek tepeye tırmanmaya başladı, etrafa kumları saçıyor ve kahkahalar atıyordu, bunlar keyif kahkahalarından çok akıl hastanesi koridorlarına yakışan delilik kahkahalarıydı. Kum tepesinin zirvesine vardığında rüzgarın etkisiyle aşağıya yuvarlanmaya başladı, bu sırada gülmeye devam ediyordu. Bu kahkahalarla bezenmiş kısa yolculuk, önünde beliren bir karartıya çarpıp görüşü kum renginden siyaha dönerken son buldu...

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmeden gözlerini yavaşça araladı. Üzerinde belirgin bir ağırlığın olduğunu hissedince çılgınca ayağa kalkarak silahına sarıldı. Fakat üzerindeki ağırlık sadece fırtınanın sürükleyip üzerine yığdığı kumlardı. Üzerini silkeleyip artık neredeyse gözlerinin kenarlarına yapışmış olan gözlüğü çıkardı. Bir sıradağın yamacında duruyor ve doğanın heybetli devlerine mutlulukla bakıyordu.

Kayalıklardan tırmanmaya başladı. Bu arada taşların üzerinde denk geldiği yosunumsu kuru bir bitkiyi ağzına atıp çiğnemeye başladı. Susuzluktan ve tuz kaybından yaralar açılmaya başlamış olan ağzı ona acılardan bir demet sunarak feryat etse de, ağzında bir bitkiyi çiğnemenin verdiği haz her şeyi bastırıyordu. Salata, salata, yağsız ve kuru ama gene de salata... Yüzündeki peçeyi sıyırıp yanındaki matarayı havaya dikti ve içinde kalan bir iki damlanın ağzına düşmesini sağladı. Su bulmalıydı. Su bulursa hayatta kalabilir, şu dağları aşabilirdi. Güneşin bir kaç litre suya çevirdiği beyni hala kendini toplayamamıştı. Görüntüsü bulanık, kulaklarında aynı uğultu devam ediyordu. Kafasına sardığı örtüyü çıkarıp konuşarak ilerlemeye başladı. “Bu dağların arkasında elbette bir şeyler vardır. Bir orman, köy veya lanet kocaman bir şehir bile...” Bacaklarım neden bu kadar ağrıyor “Evet senin yüzünden katlettiğim yerdeki gibi insanlar orospu çocuğu.” Belim, belim de çok ama çok ağrıyor. “Evet, sizi rahat bıraksaydım da siz de yatırıp beni sapıkça kurban etseydiniz.” Ne kadar zamandır yürüyorum? Üç hafta? Bir ay? İki ay? “Senin sadist tanrın milyarlarca insanın kanıyla doymadı da benim kanımla mı doyacak?” Bu arada adım neydi benim? “Neden sustun? Unutma ki ben senin akılsız, sofu cemaatinden bir gerzek değilim. Cemaatini ve seni yok eden kişiyim.” Kahkaha mı attım yoksa çığlık mı?

On dakikalık bitirici bir tırmanıştan sonra bir mağaranın önüne geldi. Mağara demek, serinlik, sığınak ve tanrı bilir yosunlar ve belki de su demek olabilirdi. İçeriye yuvarlanırcasına girdi. Bir süre olduğu yerde kaldı. Vücudundaki tüm eklemler aşırı zorlamadan dolayı sızlıyor, onu yere bastırıyordu. Fakat ufak bir sürtünme sesi ile aniden adrenalin patlaması yaşadı. Olduğu yerden hızla doğrulup kılıfından çektiği tabancasıyla karanlığa üç el ateş etti. Belki de on yıldır bu mağaraya gelen ilk ışık tabanca namlusundan çıkan kıvılcımlardı. Ve tanrı ışığa ol dedi... “Hayır, ben imana gelmedim. Sadece öylece aklıma geldi.”

Gözleri karanlıktaki ışık patlamasından kamaşmıştı. Gözünün önünde uçuşan ışık noktaları kaybolana kadar dinleyerek bekledi. Hafif hafif görmeye başladığında yerde yatan bir şekil gördü. Emekleyerek bu şeye yaklaştı ve silahın namlusuyla dürttü. Bu sırada vücudundaki kan pompalama hızı inanılmaz derecede yükselmiş, kendi kanının uğultusu beynini doldurmuştu. Yerde yatan şey bir değişkendi.

Fare ile kurt arası, uygunsuz bölgelerinde tüyler olan ve pembemsi mavi renkte deriye sahip bir ucube. Yaratığın pençe ve dişleri inanılmaz büyüklükteydi. İyi ki sesi duymuşum. Bıçağını çıkarıp yaratığın karnını yardı. Bordoya yakın bir kanla birlikte yaratığın organları vücudundan döküldü. Ellerini bu organ yığınına sokarak karaciğeri buldu ve sökerek çıkardı. Ağzına tıkıştırmaya başladı. Rosto, sıcak rosto... Karaciğer odacıklarındaki kanlar ağzının kenarından akıyordu. Körleşmişçesine bir açlıkla, büyük karaciğeri bir kaç dakika sürmeden tüketti. Yaratığın bedenine yaslanarak uykuya yenik düştü...

Tanrı bilir neden sonra gözlerini açtı. Sırtının ve bacaklarının ağrısı paslı bir ok demeti gibi beynine saplandı. Orta karar bir inleme koyuvererek doğrulmaya çalıştı. Allahın belası, Allahın belası sanki bedenim ikiye ayrılacak. Taze proteinin gücüyle, ağrılarına rağmen dizlerinin üzerine doğruldu ve tüm müziklerden daha güzel, tüm ilahilerden daha kutsal ve tüm seslerden daha tatlı olan o sesi duydu. Su damlama sesini.

Bir anda bedeninin tüm itirazlarını hiçe sayarak ayaklandı. Tek bacaklı biri kadar kötü bir topallamayla sese doğru gitti. Ve o muhteşem manzarayı gördü. Bir sarkıtın ucundan damlayan su... Gidip sarkıtın altına yattı ve ağzını açtı. Alüvyonlu su diline her damladığında inanılmaz bir haz duyarak orada öylece yattı.

Bir süre sonra doğrulup oturarak bekledi. Matarasını damlayan yere dolması için bıraktı. Üzerindeki terden neredeyse katılaşmış kıyafetlerini çıkararak silkeledi. Üzerinden bu kadar çok kum çıkmasına şaşırmadan da edemedi. Neredeyse lanet olası tüm deliklerine kum dolmuştu. Kum adam benim adım kum adam, nerede vardı o? Çizgi romanda mı? Kıyafetlerinin üzerine yatarak uzun süreden beri ilk defa mutlu bir uykuya daldı.

Uyandığında sabah olmuştu, buna emindi. Gün ışığı mağara ağzından içeriye süzülmüştü ve sabah olduğunu belirtiyordu. Kas ve eklem ağrıları, hareket etmediği müddetçe, ince bir sızı şeklindeydi. Kendi çıplak vücuduna baktı. Kaç kilo kaybetmişim acaba? Yirmi mi? Otuz mu? Kaburgaları sayılabiliyor, karnı ise dün gece yediği ve içtiği hiç bir şey yokmuş gibi sırtına yapışmış görünüyordu.

Yaratıktan arta kalanları inceledi, başkalaşım göstermemiş gibi görünen etlerinden biraz keserek aldı. Artık taşmış olan matarasını bir başkasıyla değiştirmeden yatarak biraz daha su içti. Mağarayı araştırmak için biraz dolanmaya karar verdi. Bu sırada rahatsız eden ses ile tartışabilecek kadar güç toplamıştı. “Yaa tabii, ne demezsin, burada günümü gün ediyorum. Baksana şarap su gibi akıyor, etler dağ gibi yığılmış, her yer leziz meyvelerle dolu. Tam senin lanet cennetine benziyor.” Sıcak rosto yedin dün gece unutma...

Mağaranın derinlerinde dört bedene rastladı. Bir insan ve üç tane de o dün gece öldürdüğü yaratıklardan. Ama bunlar öleli çok olmuştu ve sadece kemikleri kalmıştı. Gerçi insan cesedinin kemiklerinin çoğu eksikti. Anlaşılan bu yaratıklar bu adamla bir ziyafet çekmişler ama bu onlara üç cana mal olmuştu. Adam bir asker olmalıydı. Adamın mühimmatı eskimiş, paslanmış ve neredeyse yok olmuş durumdaydı. “Ben öldürdüklerimi gömdüm piç herif. Hatta seni bile gömdüm.” Kemik çorbası, olmaz çok yaşlı bu kemikler ama yine de kemik çorbası...

Adamın kıyafetlerinden arta kalanları topladı. Biraz kurumuş yosun da buldu. Hala canlı olan yosunları ise hemen ağzına atıyor, çiğniyor ve yutuyordu. Selam sana yüce Sezar... Aklıyla olan ince bağları da yavaş yavaş kopmaya başlıyordu artık. Sadece yarım akıl ve içgüdüleri yönlendiriyordu onu. Belki kendisiyle konuşmasa mükemmele yakın bir hayatta kalma uzmanı olabilirdi.

Kuru yosunları ve elbise artıklarını yakarak eti pişirebildiği kadar pişirdi. İçleri tam pişmemiş olsa da bunca zamandan sonra yediği tek düzgün yemekti. Yanına kırmızı şarap da alabilir miyim? “Sen kevser şarabı falan içemezsin, eminim senin ensende sülfür kaynatıyorlardır.” Çığlığımsı bir kahkaha attı. Esprisini sevmişti. “Sülfür kaynatıyorlardır.” Uzun bir kahkaha daha ve dengesini kaybederek düştü. “Sülfür, sülü...” ve boğazından durmamacasına çıkan kahkahalar devam etti, gözleri yaşardı ve sümükleri akmaya başladı fakat kendini durduramıyordu, ta ki en sonunda pantolonunun önünde bir ıslaklık yayılmaya başlayana kadar. Ondan sonra gülmesi yavaş yavaş ağlamaya, sonra hıçkırığa dönüştü.

Bu kısa an aklını bir süre daha koruyabilmesi için önemliydi. Ama bu süre ne kadar olabilirdi? “Senin yüzünden altımı pislettim. Lanet olası sidikli velet sensin. Seni gömerken bok kokuna katlanmak zorunda kalmıştım.” Limonata ve çikolata...

Bu sırada akşam alacası çökmüştü. Mağaranın girişine oturup, eski cesetten kalan şeyleri karıştırırken bir kese buldu. Kağıtlar eski ve tütün saman olmuştu ama gene de tütündü işte. Hemen bir sigara sardı, heyecandan elleri titremese daha kısa sürerdi. Çakmak taşı ve çelikle biraz bez tutuşturup sigarayı yaktı. Biraz öksürse de kendini çok iyi hissetti. Tütünün tadı bok gibiydi ve kuru çıra gibi hemen yanıyordu ama sonuçta tütündü. “İşte şimdi senin lanet cennetine benzedi papaz.” Mağaraya girip uykuya daldığında ilk defa yüzünde hafif bir tebessüm oluşmuştu.

Sabah kaşıntıyla uyandı. Çevresine toplanıp vücuduna yanaşmış sekiz tane yaratık yavrusu vardı. Hevesle doğruldu. Kahvaltı ayağına gelmişti. Sıcak rosto... Yaratık yavrularını tek tek öldürüp karaciğerlerini yedi. “Evet, evet haklısın, katil tarafım her geçen gün daha da büyüyor. Keşke hayaletleri nasıl öldürebileceğimi de bilebilseydim.”

Mataralarını kontrol etti. Biraz daha su içti. Duvarlardan yosun toplayıp çantasına doldurmaya başladı. Tümevarım, bazı şeyleri atlıyorsun, tümevarım... Son kontrollerini de yaparken yüreğini buzdan parmaklarla saran bir el hissetti. “Lanet olsun, o kadar biliyorsan neyi atladığımı da söyle...”

Mağaranın ağzına geldiğinde uzaktan gelen ulumayı duydu. Tümevarım... Ne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlıyordu. Hızla koşmaya başladı. Aslında en başından beri farkındaydı, sadece görmek istememişti.

Fare ile kurt arası yaratıklar. Onlar kurttu aptal, en azından kurtlarmış. Gece öldürdüğünde kaç meme vardı? Dört değil mi? Yani bu yaratığın bir tanesinin bir seferde en fazla dört yavrusu olabilir. Artık iyiden iyiye korkunun demir pençesini hissetmeye başladı. Bir kayaya tırmanırken panikten az daha düşüyordu. Bu sırada sadece kendisinin duyduğu yol arkadaşının can sıkıcı sesi de geri gelmişti ki bir taraftan konuşuyordu. “Gülme seni bok kafalı, bunu komik mi buluyorsun?” Kaç yaratık vardır bir sürüde? Kaç tane?

Kayanın üzerine çıktığında dönüp arkasına baktı. İki gününü geçirdiği mağaranın ağzında neredeyse bir insan boyutunda siyah renkli değişkeni gördü. Alfa erkeği, bu lanet sürünün alfa erkeği... Yaratığın çevresine toplanmış on üç, on dört kadar yaratık vardı. Sadece on kurşunun var. Her kurşunda bir tane öldürsen beş tane kalır. Yaşasın sıcak rosto... Siyah yaratığın olanları anlaması için incelemeye ve adamı görmesine gerek yoktu. Sırtındaki diken gibi çıkıntıları dikleştirerek burnunu yere yaklaştırdı ve doğruca adamın kaçtığı yönde hareketlendi. Sürünün diğer elemanları da tereddüt etmeden peşinden geliyorlardı.

Adam hemen arkasını dönüp koşmaya başladı. Ava çıkmışlar, geride yavruları korumak için birini bırakmışlar. Ben hem yavruları hem de bekçiyi öldürdüm. Sıcak rosto... Bir sürü sıcak rosto... “Lanet hayvanlar nasıl bu kadar hızlı olabiliyor. Artık bana biraz yardım etsen iyi olur.” Dağın arkasında kasaba, köy veya şehir olmalı. Çok güzel, dağların arkasına geçersem çok güzel olacak... “Seni öldürdüm ama nedenlerim vardı. Bunları yapan ne sensin ne de senin lanet tanrın.” Dağları geçmeliyim, geçmeli...

Korku, çaba ve bitkinlikten tutamadığı çişi pantolonuna yayılıyordu. İki günde iki kere, bence annem beni çok kötü cezalandıracak. “Gülme pislik gülme” Beni yakalayınca nasıl parçalayacaklar acaba? “Seni altına kaçırttım değil mi? Üstelik ben yaptım onu, böyle yaratıklar değil. Seni ve bütün lanet köyünü geberttim.”

Dar bir geçit bulup oraya daldı. Dikenli çalılara veya kayalara aldırmadan koşuyordu. Şeytan kovalıyormuş gibi kaçmalıyım. Bir kız geliyor dağdan döne döne... Bu şarkı nereden geldi şimdi aklıma, bir kız geliyor dağdan döne döne... “Hayır, hayır ölmeyeceğim. O dağın ardındaki kasabaya ulaşacağım.”

Dar yarığın bitimine az bir zaman kala arkasında ki yaratığın nefesini ilk kez duydu. Sobe... “Hayır, daha yakalanmadım.” Silahını koltuk altından arkaya doğru ateşledi, köpek ağlamasına benzer bir ses gelince tekrar tetiğe bastı ve bu sefer bir yuvarlanma sesi geldi. Az kaldı, az kaldı. Çıkışı görüyordu. “Ne demek dağları geçince kurtulacak mısın? Tabii ki orada şehir var.” Ya yoksa? “Olduğunu biliyorum. Olduğunu biliyorum. Olduğunu biliyorum.” Koşmaya devam etti.

Yarıktan çıkarken ayağı bir taşa takıldı ve yuvarlanarak yarıktan fırladı. Yüz üstü düşüp sürüklendi. Elleri ve çenesi çizilerek yırtıldı ve ince çizikler anında kanla doldu. Tabanca yarım metre öteye savrulmuştu. Arkasında hırıltı sesi duyar duymaz tabancaya uzandı ve dönerek ateş etti, yaratık gelmeye devam edince bir el daha ateş etti.

Yavaş yavaş ayağa kalktı. Yarıktan üç yaratık daha çıkmıştı. Saldırmadan etrafına yayılmaya başladılar. Aynı kurtlar gibi, her yönden sıkıştıracaklar. “Kes sesini!” Bu korku dansı sürerken yarıktan büyük siyah yaratık çıktı. Kükreme ile uluma arası bir ses koyuverdi. Adamın kanı donmuştu. Neredeyse kıpırdayamıyordu. Öleceğim, onlar da beni çiğ çiğ yiyecekler.

Yavaş yavaş geriliyor, tabancanın namlusunu kendisiyle yaratıklar arasında tutuyordu. Ancak mesafe açılmıyor, hayvanlar da onun kat ettiği yolu kat ederek mesafeyi koruyorlardı. Dağlar çok güzel. Artık dağları görebilecek kadar açılmıştı. Arkana bak, şehir arkanda olmalı. “Arkamı dönersem saldıracaklarını biliyorum, sussana sen piç herif.”

Bir süre daha hayvanlardan uzaklaşmaya çalışarak geri geri gitti. Artık merak dayanılmaz boyuta gelmişti. Tabancasını büyük siyah yaratığa doğru tutup arkasına göz ucuyla baktı. Hayır “Hayır”.

Elleri iki yana düştü, arkaya döndü ve göz alabildiğine uzanan çöle baktı. Yaratıkların hırıltıları yaklaşırken tabancasını şakağına doğru kaldırmaya başladı...

 

Ali Kamil YENİAY