BALA KIZ / Işın Beril TETİK
Duyur

 

İntikam insanoğluna mahsus değildir...

Anadolu’nun tam ortasında, suyu buz gibi akan, ince uzun bir dere kenarına kurulmuş küçücük bir köyde, küçücükten bile küçük bir evde doğdu Balakız. Lekelenmiş anasının günah tohumu olarak açtı dünyaya koca gözlerini. Kirletilmiş kaderine isyan mıdır nedir, nur içinde, saf bir yürekle düştü ebesinin ellerine.

Bir mutlu, yorgun gülücük kadar gördü anasının gül yüzünü, sonra çekip kopardılar onu sessiz kalan yüreğin o mis kokulu yuvasından. Anacığı canını vermişti ona yaşasın diye, yetim kaderini ise emanet etmişti kavuşmak için yükseldiği yaratanının hikmetine.

Balakız’ı kimseler istemedi, kimseler almadı yanına. Anasından zevkini alan uçkuru düşükler bile merak etmedi acaba bu benim midir, kanımdan mıdır diye. Köyün en yaşlısı, bir ayağı çukurda Hanife nine acıdı yavrucağa, yokluğunu paylaşmak için yanına aldı ve baktı tam on iki sene. Baktı, büyüttü de hiç koruyamadı küçük yetimi sözle, elle, ayakla, taşla ve daha da ne varsa onla yapılan eziyetten. Sonra yaşının ve yaşamın yorgunluğu çöktü Hanife ninenin üstüne, o da uçtu gitti yetimin ellerinden.

Gene kimsesiz kalmıştı; yüreği koca maviş gözlerinde, sığınacak yer, kucak aradı, nafile. Ninenin evinden çıkardılar yetimi, attılar bir ahır köşesine, artıkları uzattılar kirli tas içinde yesin diye. Arada bir saçından tutup dereye fırlattılar yıkanmış olsun diye…

Kalbi kırık, ruhu bükük, canı yitik büyüdü Balakız… Yüreği ilk doğduğu gibi saf, ne nefret bildi ne isyan, ne de insanoğlunun en güçlü içgüdüsü olan, intikam. Yüreğinin saflığı gibi güzeldi yetim Balakız, ahırda serpildi on beş yaşına, taptaze billur gibi. Kurtlar sofrasına ikrammış gibi… Anasının kaderine ortakmış gibi… Ve sonra… Şeytanın oyununa maşaymış gibi…

Ne hoyrat ellerde yolunan altın ışıltılı saçı, ne berelenmiş gül dudakları, ne de morluklarla dolu ipek teni gölgeledi on beşlik güzelliğini. Ne sesinde ne yüzünde belirdi, tekrar tekrar, acımadan kirletilmiş bedeninin acısı. Hüzünle dolu, koca maviş gözleriydi ruhunun aynası. Her şey oradaydı, acıtılmışlığın, terk edilmişliğin, sevgisizliğin tüm yansıması.

Ve bir gün artık Balakız, o Balakız değildi…

***

Genç delikanlı ahırdan uçkurunu bağlayarak çıktı. Her yerini ter basmış, kalbi hala üç tarla sürmüş manda gibi hızlı atıyordu. Taze bitmiş tel bıyıklarının üstünde ter damlacıkları dudağına düştükçe yalanıp duruyordu. Az ötedeki çeşmenin yanında ona doğru gelen diğer delikanlıya gülümseyerek burnunu kıvırdı.

“Rüstem ağa, daha bi süre ayağa kalkamaz bu kısrak diyim ben sana, yordum epey zavallıyı,” diyerek kendi yaşlarındaki uzun boylu esmer delikanlıya göz kırptı. “Sabahtan beri en az on uçkur görmüştür, az aman ver de soluklansın.”

Rüstem ahırın kapısında, arkadaşının tam karşısında duraksayarak içeriye kulak verdi. “Bugün epey sessiz…”diyerek kaşlarını çattı. “Öldürmüş olmayasın?”

Hüsmen üç tel bıyığını burarak kıkırdadı, “Yok len, hala nefes alıyordu, en az bi on tane daha götürür.”

Rüstem kafasını sallayarak ahırın kapısını açtı ve eliyle arkadaşına işaret ederek, “ Eh hadi bi yol ver de biz de işimize bakalım, Hüsmen Ağa?”

“Ne o lan, tarlaya tezek mi yetiştiriyon, yavuklun iki gün hasada kaçtı diye eksik mi kaldın?” diyerek kahkahayı patlattı Hüsmen.

Rüstem yüzü kıpkırmızı, arkadaşının üstüne yürüdü, “Ne diyon lan sen? Akşam akşam bela mısın?”

“Şakaydı be oğlum, az geri dur.” Elleri havada, arka arka iki üç adım atıp döndü ve evinin yolunu tuttu. Giderken hala kendi kendine söylenip kıkırdıyordu.

Rüstem derin bir nefes alıp ahırın kapısından içeri girdi. Ahır küçücüktü. Eğri büğrü tahtalardan üstün körü, anca bir iki ineğin sığacağı kadar yapılmıştı. Yanındaki terk edilmiş harabe köy evinin yıkıntılara dayanmış, ayakta kalmak için mücadele eder gibiydi.

İçerisi akşam karanlığında daha da boğuk ve kasvetli görünüyordu. İki yana atılmış saman balyaları ve içinde su olmayan iki sıra yalaktan başka bir tek en dibe özensizce yerleştirilmiş yer yatağı duruyordu. Yatağın başına konulmuş, göz kırparak yanan gaz lambası yataktaki örtülere bürünmüş, dertop olmuş bedeni anca aydınlatıyordu. Saman, tezek ve ter kokan ahırın içersinde duyulan tek ses yetim kızın hafif iniltili nefesiydi.

“Hiişşt, kız! Uyanık mısın? Sana diyom, uyanık mısın?”diye dürtükledi kızı Rüstem. Bu ahıra daha önce sadece bir defa gelmişti. O zamandan beri yavuklusunun oynaşmalarına rağmen aklından çıkaramamıştı Balakız’ı.

Kız koca mavi gözlerini açarak şuursuzca karşısındaki delikanlıya baktı. Sonra bakışları delikanlının uçkurunu çözen ellerine kaydı. Bir damla gözyaşı süzüldü kirli yanağına. Titrek bir nefes aldı ve samandan yapılmış derme çatma yatağına yaslandı. Gözlerini kapattı ve üstüne çöken karanlığa boyun eğdi. Mücadele etmek sadece canını daha fazla yakıyordu.

Yaradana canını alması için dua etti, acıyı yok etmesi için, şefkatli kolları ile onu sarması için…

Ve biri yalvarışlarını duydu. Hiç duymaması gereken biri.

***

On yedisini o gün tamamlamış Ayhan, anasının kuzusu Ayhan, sini önünde toparladığı ayaklarındaki uyuşukluğu gidermeye çalışarak sabırsızlıkla kireci dökülmüş duvardaki eski püskü horozlu saate baktı. Anasının odun fırınında pişirdiği nefis tandırın kokusu bile onun sabırsızlığını yatıştırmaya yetmiyordu. Yemekten sonra ahıra gidecek ve ağası gibi erkek olacaktı.

Tedirgin gözlerle karşısında diz çökmüş yemeği bekleyen babasına baktı.

“Bişey demesinler baba? Hani ahıra girince?”

Babası ağarmış kaşlarını kaldırarak göbekten bir kahkaha patlattı.

“Kim ne diyecekmiş, oğul? Hepsi baktı kınalı kuzunun tadına, bi senden mi esirgeyecek? Ağanın oğlundan? Hadi ordan sıpa! “

Daracık kapıdan elinde kalaylı tencere ile giren anası ters ters bakıyordu sanki. Ayıplar gibi…

Fırlatırcasına siniye koydu tencereyi, üstünden duman tüten tandırı, sanki ineğin tezeğini böler gibi, böldü, paylaştırdı tabaklara.

“Ana...” diye başladı Ayhan ama anasının tükürür gibi cevabı yapıştı suratına.

“Sus! Konuşma benle. Ağana da söyledim, sana da lafımdır. Mazlum ahı alanın yeri er geç toprağın altıdır. Ne ağan dinledi, ne ağabeyin ne de köyün diğer itleri. Sonunuz kötü, diyeyim ben sana, vazgeç bekle gelinini!”

“Avrat! Sok o yılan dilini deliğine, yoksa bilirim ben ne yapacağımı!”

Anası döndü, babasına sövdü nefesinin altından.

“Avrat deme bana, itin başı, masumu kirlettiğin gün bitti senin bana ağalığın.” Oğlunu işaret ederek devam etti. “Bu sıpa olmayaydı, babamın evine döner, her gün lanet ederdim sana da, senin o uğursuz soyuna da.”

“Avrat dedim! Sus yoksa yiyeceksin sopayı!”

Anası elindeki yeni pişmiş ekmeği hırsla bölerek fırlattı önlerine.

“Sopa mopa hak götüre çürük ağa, kendi uçkuruna sahip çıkamadın yetime karşı, bir de köyün eğlencesi yaptın zavallıyı. Hangi müslümana yakışır yaptığınız reziller? Ya günahı? Yaradanın karşısına çıktığınızda ne diyeceksiniz ha? Hakkımdı aldım mı diyeceksiniz? Kimin hakkı neyin hakkı? Emanete hıyanet ayrı, bir de hayvandan beter ettiniz, etini canını acıttınız biçarenin. Sizi cehennem bile almaz, utanır! Toprak bile kabul etmez, tükürür!”

Babasının ayağa sıçramasıyla Ayhan korkuyla büzüldü çömeldiği yere. Anasını bekleyen akıbet belliydi. Tokadın sesi evin çıplak duvarlarında yankılanırken kapadı gözlerini.

Babası anasını ayağının altına almış yuvarlarken, Ayhan yalvarıyordu ağasına aman etsin diye. Nafile… Burnundan kan, gözünden yaş gelene, ağzındaki sözcükler sönene kadar dövdü anasını.

Anası zor kurtardı canını, kaçtı gelin odasına.

“İşte gör oğul. Karıyı baş tacı edersen, gelip kafana sıçar. Boşa dememişler ne sıpa eksik olacak ne sopa. Bu da sana nasihatim olsun.”

Ayhan’ın boğazında düğümlenmiş tandır eti, titrek elinde bir parça ekmek, öylece, ses çıkarmadan salladı kafasını. Salladı da, anasına üzüntüsü üşüttü içini. Sözleri çınladı kulağında, haramdı ahırdaki. Ama ya ağasına dese, ben gitmem diye, yolu yok, bi sopa da ona bahşedecekti.

Korka korka bitirdi yemeğini Ayhan, lokmaları yutarken günahtan kaçmanın yolunun bulmuştu.

“Anama bi bakayım, ağa, üzgündür, ağlar şimdi.”

Babası azındaki eti zırnıkla çiğnerken, dudaklarını şapırdatarak cevap verdi.

“Eyi, git bak bakalım, söyle de çay koysun ocağa.”

Ayhan telaşla kalkıp anasının odasına seğirtti. Yavaşça kapıyı açıp içeri süzüldü. Anası yatakta uzanmış, yaşlı gözlerini tavana dikmiş, sessizce yatıyordu. Azı burnu kan, aldırmamış, öylece yatmıştı.

“Ana?”

Anası bakmadı ondan yana, yüzünü buruşturdu sadece.

“Ana iyi misin? Bi cevap ver de için rahatlasın ha?”

Anası isteksizce gözlerini oğluna dikti.

“Bilir misin neden ismin Ayhan oğul? Ayhan Işık vardı hani, artist, ben onu çok beğenirdim gençken. Pek bi bey pek bi cakalıydı. Babamın getirdiği televizyondan ayırmazdım burnumu. Beklerdim ha çıktı ha çıkacak diye. Ne zaman o oynasa televizyonda, komşuların doluştuğu arpa boyu odada anacım kimseye laf dedirtmez, sustururdu herkesi. Sonra ağana verdiler beni, ne Ayhan kaldı ne Işık. Büyük anana bakacam, evin işini yapacam, tarlayı sürecem, hayvanı yemleyecem diye unuttum gitti… Sonra, seni taşırken karnımda, bi gün anama gittim, Ayhan Işık filmi vardı televizyonda. O zaman dedim, oğul olursa Ayhan olsun. Adını ister gibi doğdun sen de. Ay yüzlü pamucuktun. Ne sineği incittiğini ne kötü söz söylediğini duydum bu güne kadar. Şimdi, ağanın aklına uyup da uçkuru ağırda çözecem diyosun. Ayıptır oğul, günahtır. Ana sözü dinle, Allah aşkına, işleme bu günahı. Yoksa oğul demem sana bir daha.”

Ayhan anasının üzüntülü ve korku dolu kara gözlerine dayanamadı. Diz çöktü yatağının ucuna, kafasının dayadı kucağına.

“Anam, vallaha da billaha da günah işlemeyecem. Ama bilirsin ağamı, eşek sudan gelene kadar döver ahıra gitmezsem. Bir de etek giydiririm, karı gibi dolanırsın meydanda dedi bana, yapar mı yapar, bilirsin. Ama bir yol düşündüm ben…”

“Ne yoluymuş oğul, de bakayım hele.”

Odanın kapısını endişeli gözlerle kontrol ettikten sonra anasına eğilip fısıldadı Ayhan.

“Bana azıcık aş, az biraz yıkanmış esvap ver. Sütü de eksik etme bohçadan. İki altın bilezik yeter, onları da koy içine. Göbeğime saklayacağım gibi olsun, dikkat emesin kimse. Ahıra girdiğimde kızı besler, esvapları da veririm eline. Sonra kimselere duyurmadan onu çıkarır, iki köy ötedeki akrabamıza emanet ederim. Bilirsin Dursun emmi iyi adamdır. Kaç yetim baktı yanında. Bunu da alır, bakar.”

Anası şaşkın gözlerle oğluna bakakalmıştı. Sonra güneş gibi ışıl ışıl gülümsedi.

“Aslanımsın oğul, ne güzel düşünmüşün. Biz önceden düşünemedik, hay bizim aklımıza.” Durakladıktan sonra gülümsemesi söndü ve endişeli gözlerini oğluna dikti.

“Ya peki nasıl kaçıracan yavrucağı köyden? Neyle götürecen, az buz yol değil, yürünmez.”

Ayhan sırıtarak anasının yanağını öptü.

“Korkma ana onu da düşündüm. Bizim deli Kasım’ın yaşlı aygırını kaçıracam. Anca yem atmadan yem atmaya uğruyor, ben dönene kadar fark etmez.”

“Aman Dursun emmiye tembihle, kimseye duyurmasın yetimin onda olduğunu e mi?

“Tamam anacım sen rahat ol. Sen bohçayı hazırla da çıkayım yavaştan.”

“Git ağanı oyala oğul, çardakta beklerim bohçayla.”

Ana oğul anlaştıktan sonra Ayhan babasının yanına gitti. Heyecanlı, hevesli görünmek için hızlı nefes alıyor, arada aptal aptal babasına gülücükler atıyordu.

Nihayet zaman geldiğinde babası evin eşiğinden uğurladı Ayhan’ı. Tembih üzerine tembihle, tekrar ne yapması gerektiğini söyleyip sırtını sıvazladı.

“Hadi bakayım aslan oğul. Erkek ol da dön.”

Ayhan aval aval sırıtıp bahçeden çıktı. Köyün ortasındaki ahıra doğru yürürken, iki ev ötedeki çardakta durakladı, merakla çevresine bakındı.

“Pışt oğul, buradayım.”

Ayhan karanlık çardakta anasını görmeye çalışarak başını bi o yana bi bu yana eğdi. Anası gölgelerin arasından çıkıp kara çarşafa sardığı minik bohçayı oğlunun eline tutuşturdu.

“Altı bilezik bir de beşibiyerde koydum. Emmiye söylersin kızın mirası diye, lazım olursa gene gönderirim ben.”

“Söylerim ana sağ ol.” diyen Ayhan minik bohçayı kuşağının altına saklayarak, anasının verdiği minik süt güğümünü de ceketinin cebine sokuşturdu.

“Sen sağol oğul, hadi kazasız belasız inşallah.”

Ayhan anasının uzattığı eli öpüp telaşla, çevrede kimse olup olmadığını kontrol ederek ahıra yöneldi. Allahtan gecenin o saatinde, köyün erkekleri ya yiyor ya da uyuyordu.

Ahırın kapısını gıcırdatmadan açarak içeri süzüldü. İlk düşündüğü pis koktuğuydu. Onlarca itin ter kokusu birbirine karışmış, bir de tezekle yıkamış gibi ağır ve burnunun direğini zehir zemberek titreten bir kokuydu bu.

Ayhan kokuya aldırmamaya çalışarak, ahırın dibinde, gaz lambasının loşluğunda, darmadağınık samandan bozma yatakta kıvrılıp yatan şekle doğru yaklaştı. Kızın bir zamanlar beyaz olan esvabı lekeli lekeydi. Çıplak kalçasını anca örtüyor, beyaz, süt gibi bacaklarını ortada bırakıyordu. Bir zamanlar altın sarısı olduğu belli saçları kördüğüm olmuş, kirden pastan rengi kararmıştı. Mini minnacıktı. Pisliğine ve hırpalanmışlığına rağmen masum yüzü, yavru bir güvercin misali, kırılgan ve güzeldi.

Ayhan kuşağının altına sakladığı bohçayı çıkararak çömeli ve yatağın kenarında açarak içine konmuş yiyecekleri çıkardı.

“Korkma, bacı, benden sana zarar yok. Anam gönderdi bunları, yiyesin kendine gelesin diye.”

Balakız yastığa gömdüğü başını hafifçe kaldırarak havayı kokladı. Minik burnu tıpkı bir tavşanın kokuyu takip etmesi gibi oynadı. Elleri ve dizleri üzerinde doğrularak yatağın kenarına doğru gitti, temkinli hareketlerle yiyeceklere yaklaştı. Gözleri hala kapalı olmasına rağmen, gözyaşlarının kirli izler bıraktığı yüzünü yiyeceklere uzattı. Burun deliklerini titreterek derin bir nefes aldı.

Ayhan kızın bir hayvanınkine benzer garip hallerinden çekinerek ceketinin cebindeki güğümü çıkararak yiyeceklerin yanına koydu.

“Süt de var. Anam sabah sağdıydı. Tazecik.”

Kız kafasını bir yana eğerek bir süre Ayhan’ın duyamadığı bir şey dinlermiş gibi bekledi. Sonra aniden dizlerinin üzerinde oturarak sırtını dikleştirdi. Yıpranmaktan şeffaflaşmış esvabının altından diri, minicik göğüsleri belirmişti.

Ayhan başka tarafa bakmaya çalışarak yiyeceklerin yanında katlı duran esvapları işaret etti.

“Esvap da koydu anam. Temiz, sabun kokulu.”

“Karşılığında ne istersin ağanın oğlu? Memelerim mi? Mahremim mi?”

Ayhan duymayı beklemediği kadar billur ve şakır gibi sesi duyunca şaşırdı. Aynı anda kızın söyledikleri üzerine hem hiddetlenmiş, hem de utanmıştı. Al elmanın kızılı kesilmiş yüzünü hırsla kızdan yana çevirerek söylendi.

“Anam bana günahı öğretti, kız, gözlerimi açtı. Mahrem yerlerinde göz dikmem ben. Anamı üzecek ne bir şey söyler ne de bir şey yaparım. Anam der ki mazlumun ahını alanın yeri toprağın altıdır. Almam kimsenin günahını ya da ahını. Boğazından sıcak yemek geçsin istedim, temiz esvaplara bürün ki seni alıp götüreyim, vicdanlının birine emanet edeyim istedim. “

Ayhan sustuğunda kendini dipsiz kuyular kadar kara, yıldızsız geceler kadar boş ve karanlık bir çift göze bakar buldu. Bu gözlerin ne akı ne de ışığı vardı. Sadece kapkara boşluklarında arada sırada çakan kıpkızıl yıldızlar vardı. Ayhan korkarak çömeldiği yerden kalkmaya çalıştı, ama dengesini yitirip kıç üstü oturuverdi.

Balakız, kapkara gözlerini Ayhan’ın yüzünden çekmeden dizlerinin ve ellerinin üzerinde ilerleyerek Ayhan’ın burnunun dibine kadar geldi. Tıslar gibi bir sesle Ayhan’ın yüzünün kokladı.

“Yalan söylersen anlarım, kokundan anlarım, terinden anlarım, sesinden anlarım, ağa soyu. Sahi mi söylersin? Yemekler benim için? Esvaplar benim için?”

Ayhan kıpırdamamaya çalışarak, gözlerini o garip boşluklardan çekerek bohçayı işaret etti.

“Hele bak içine, Balakız, altı bilezik bir beşibiyerde koymuş anam. Vicdanlıya seni emanet ederken mirasın olsun istemiş.”

Balakız Ayhan’a biraz daha yaklaşarak, burnunu burnuna değdirerek, dikkatle inceledi. Sanki Ayhan’ın sakladığı düşünceleri okumak ister gibiydi.

“Sahi söylüyorsun sen… Vallahi de billahi de sahi söylüyorsun.”

Ayhan hevesle başını salladı.

“Vallahi de billahi de esas diyom.”

Balakız tatmin olmuş gibi sırıttı. İşte o an Ayhan bütün kanının çekildiğini hissetti. Kızın kiraz dudaklı ağzı, çarpık çurpuk, sipsivri, irin rengi dişlerle duluydu. Neredeyse o küçücük ağızdan fırlayacak gibi sık ve çoktular. Diş etleri neredeyse yok denecek kadar geri çekilmiş ve simsiyahtı. Pislik dolu dişlerinin arasında kanlı parçacıklar, kıymık kıymık bir şeyler kalmıştı. Ağzından yayılan nefes ise, köyüm mezarlığından taşan ölüm kokusu gibiydi.

Ayhan’ın korktuğunu anlayan Balakız, garip hareketlerle, elleri ve dizleri üzerinde hareket ederek geri geri yatağının üzerine gitti. Dizlerinin üzerine oturarak sırtını dikleştirdi ve somurtarak dosdoğru karşısında titreyen Ayhan’a baktı.

Dizlerinin üzerindeki elleri birer pençeye benziyor; uzun, simsiyah tırnakları ile farkında olmadan dizlerinin etini parça pinçik ediyordu.

Ayhan başını öne eğerek sakinleşmeye çalıştı. Karşıdan ona bakan şey, ifrit gibiydi. Varlığından buram buram karanlık akıyor, Ayhan’a kadar ulaşıp, soğuk eller gibi buzla sırtını sıvazlıyordu. Ayhan ne olursa olsun, kızı buradan çıkarmaya ve karar verdiği şeyi tamamlamaya yemin etti. Korkudan altına sıçsa da yapacaktı. Anasının hatırı için…

“Kaldır kafanı ağa oğlu. Kaldır ve karşında durana son bir kez bak.”

Ayhan kendini zorlayarak başını kaldırdı ve kıza baktı. Gördüğü karşısında bir kez daha şaşkınlıktan dilini yutacak vaziyete gelmişti. Demin kapkara deliklerden ona bakan ifrit kaybolmuş, yerini cennetten düşme bir huri almıştı.

Şimdi, yatakta oturan Balakız’ın neşeli göklerin maviliğinde gözleri, altınları hatta güneşi kıskandıracak parlaklıkta upuzun ipek dalgalarla omuzlarından aşağı dökülen sarı saçları, yağan ilk karın saflığını ve yumuşaklığını andıran pembe beyaz teni, kiraz kadar kırmızı dudakları ve o dudakların arasından görünen, mini minicik incilere benzeyen dişleri vardı. Elleri güvercin kanadı kadar narin ve minikti. Üstündeki kirli esvap da sanki büyü dokunmuş gibi beyaz, uzun ve parlaktı.

Ağzı açık bakakalmış Ayhan’a hüzünle gülümseyen Balakız önündeki ekmekten bir parça koparıp ağzına attı. Süt güğümüne usanıp sütten minik yudumlarla lokmasını yuttu. Kenardaki kurumuş et parçasından bir gıdım alarak yavaşça ağzına attı ve yavaşça çiğneyerek tadını hafızasına kazımak ister gibi ağzında yuvarladı. Sütten tekrar bir yudum aldı, lokmasını yuttu. Anasının bohçaya koyduğu minik mendili alarak ağzını silen Balakız, mendili düzgünce katlayarak bohçaya geri koydu. Ayhan’ın meraklı bakışları altında teker teker bohçadaki esvapları inceleyip yerlerine koydu. Bohçadaki son şey, uzun kızıl bir kurdeleyle bağlanmış ipek, beyaz bir kesenin içindeki altınlardı.

Balakız keseyi alarak kırmızı kurdeleyi çözdü ve kenara koydu. Narin elleriyle keseyi açarak içine baktı. Altınların ışıltısı kızın pamuk beyazı yüzüne yansımış, teninde pırıltılar oluşturmuştu sanki. Ayhan kızı merakla izlerken bir yandan da içinden, kızı Dursun emmiye emanet etmesem? Kendime gelin alsam, daha iyi olmaz mı? Zavallı kimsesiz olacağına, benim olsa?

“Olmaz, ağa oğlu” diye söylendi Balakız şarkı söyler gibi. “Senin bu gördüğün, bir zamanlar yaşayan biri. Anasının çaresizliğini alnına damga gibi yemiş, oradan oraya itelenip, savrulup, ahır köşesine atılıp, etinden sütünden siftifleninen manda misali, çürümüşlerle beslenen, ite köpeğe çanak olan zavallı yetimden önce yaşayan biri. “

Ayhan, maviş gözleri nemli bakan gözlere yalvarırcasına bakarak elini uzattı.

“O gene sensin değil mi? Sana bunu yapanlar utansın, günah onların günahı, karanlık onların karanlığı… Düzelmez değil ki bu, Balakız, seni beslerim, yıkar temizlerim, renkli esvaplarla süsler, her gece altın perçemlerini tararım. Başımın üstünden indirmem, gönlümün baş köşesine eklerim. Yeter ki sen he de.”

Balakız başının iki yana salladı ve keseden çıkardığı kırmızı kurdeleyi beyaz esvabının beline dolayarak iki düğüm attı.

“Bilir misin ne zamandır yalvarırın canımı alsın diye. Ya da.. ya da biri gelsin de her gece canımın acısından beni kurtarsın diye… Duymadı beni, görmedi beni, aldırmadı… Sonra o geldi, bir başkası. Dedi ki ne acır etin, ne çürür. Bana bir yer ver yüreğinde, bak gör, neler olur…”

Ayhan korkuyla ileri uzanarak Bala kız’ın elini tutmaya çalıştı. Bir yandan da itiraz ediyordu.

“Ben de korurum seni! Ne etin acır, ne de çürür. Pamuklara sarar öyle bakarım sana!”

Balakız, Ayhan’ın dokunuşundan kaçınarak uzaklaştı oturduğu yerde. Bir yandan da eliyle Ayhan’a susmasını işaret ediyordu.

“Hişşşşşş. Çok geç ağa oğlu. Hasadı çürüyen tarla gibi geç, sütü bozulan inek gibi geç, Mayası soğukta donan yoğurt gibi, yumurtası içinde patlayan tavuk gibi geç.”

Balakız esvapları tekrar düzgünce katlayarak bohçayı düzelti. Yiyeceklerin kalanlarını sararak bohçaya ekledi ve altın kesesini en üste koyarak bohçayı kapadı. Ucundan tutarak kaldırdığı bohçayı Ayhan’a uzatıyordu.

“Al bunu anana götür. Kalan yiyeceği evin önündeki kediye versin, hani şu sarılı siyahlı olan. Esvapları çeyizine koysun mavi ipeğe sarıp, altınları gelinine taksın gururla zamanı gelince. Söyle anana, yüreği gibi merhametli bir gelin gelecek ona. Elindeki çiçek kınasından tanıyacak gelinini. Sana uğurlu olacak, seni yüreğinin köşesine ağa yapacak, çocuğu gibi bakacak, kollayacak bu gelin. Ananın başının tacı, senin yüreğinin sahibi olacak. Bir tek meyve veremeyecek sana, ama onu da dert edinme sakın. Nurludur gelinin. Laf ettirtme kimselere, yeterince sever ve dert edinmezsen meyvesini de görürsün ikişer ikişer.”

“Ama…”

“Hişşşt, dinle beni ağa oğlu. Şimdi çık git bu ahırdan, ananı da al, yan köye veya ondan ötesine git bu gece. Sakın dönme, güneş göbeğini dağlara yaslayana kadar dönme. Ağanı bıraktın, kardaşını bıraktın, çeşme başında baktığın kızı bıraktın diye düşünüp de sakın dönme. Duyacağın seslere, ağlayışlara dönme. Anan merhametine yenik düşer de geri dönmek isterse, dönme, döndürme.”

Ayhan içinin daraldığını, kalbinin ağrıdığını hissetti.

“Sen de gelecen mi bizle?”

Balakız bohçayı Ayhan’ın ellerine bırakarak geri çekildi.

“Benim öldüğüm ve tekrardan doğacağım yer bura. Doğduğumda besleneceğim, temizleneceğim yer bura. Ay kıpkızıl kestiğinde bu gece, ne beni düşün ne beni gör. Kaç. Ananı da al kaç. Ananın dediğini de unutma. Mazlumun kanını akıtanın cezası yavaş ve acılı olur. Kan aya karışır ve ışığıyla toprağı süsler, temizler. Bu gece, son yezid tenime dokunduğunda, burada olma.”

“Seni burada bırakamam! Anama söz verdim!”

Balakız gözlerinin üzerinde tekrar değişirken Ayhan dehşetle arkaya yuvarlandı ve ellerinin üzerinde geri geri giderken pelteye dönmüş bacaklarından destek almaya çalışıyordu.

O kapkara iki boşluk geri dönmüş, sivri dişlerle bezeli ağız ona sırıtarak bakıyordu. Ağzından çıkan pespembe uzun bir dil yaralı bereli dudakları yaladı. Pençe eller ahırın kapısını gösterdi.

“Git! Çok geç olmadan git. Fikrimi değiştirmeden git ağa oğlu!”

Ayhan ikinci kez düşünmedi. Ayağa fırladığı gibi bohçayı da kaparak arkasına bakmadan, kulaklarından yankılanan deli deli kahkahaları duymamaya çalışarak ahırdan dışarı fırladı.

Eve nasıl vardığını, anasının odasına nasıl girdiğini hatırlamıyordu. Anasının şaşkın bakışları altında kekeleyerek olan biteni bir çırpıda anlatıverdi. Anlatmayı bitirdiğinden anası sadece başını salladı.

“Git, hemen delinin yaşlı aygırını getir ön kapıya.”

Ayhan delirmiş gibi annesine baktı.

“Ne yani gidecek miyiz ana?”

Telaşlı hareketlerle üst etekliğini giyinen kadın ince tülü açarak parmağıyla ayı gösterdi.

“Bak! İyi bak oğul.”

Ayhan eğilerek baktığında yıldızsız kapkaranlık gökteki ayın yavaş yavaş kızıllaşmakta olduğunu gördü.

“Hadi, oyalanma Ayhan’ım. Beygiri getir. Ne kadar çabuk çıkarsak köyden o kadar iyi.”

Ayhan başını sallayarak odadan dışarı fırladı ve sofada uyuyan babasını uyandırmamaya çalışarak evden çıkıp Deli Kasım’ın derme çatma ahırının yolunu tuttu.

Ayhan’ın anası o arada bohçadaki kalmış yiyecekleri bahçenin önünde sessizce yatan sarı –siyah kediciğe verip, hırkasını giydi ve evin önünde oğlunu beklemeye başladı. Bir yanda da ayın değişen rengini gözlüyordu.

Uzun sürmeden arkasındaki yaşlı beygiri çekiştiren oğlu sokağın başında göründü. Telaşlı adımlarla oğluna ilerleyen kadın, oğlunun birleştirdiği ellerine basarak atın sırtına bindi ardından da oğlunun binmesine yardım etti.

“Hadi oğul, hadi.”

Ayhan anasının sözünü ikiletmeden yola koyuldu. At yaşlı olmasına rağmen hala sağlamdı. Gittikçe hızlanarak köyün sokaklarından geçerlerken, atın nefesinde ne tıkanma ne de hırıldanma vardı. Sanki bir anda gençleşmiş, enerji dolmuştu. En nihayetinde taş köprüyü geçerek köyden çıktılar. Ayhan merakında yenilerek atı durdurup köye doğru çevirdi. Saate rağmen köyün ışıkları ışıl ışıl görünüyordu uzaktan.

“Oğul, oyalanmayalım.”

Aynı anda, ana oğlun gözleri önünde köyün üzerini kapkara bir sis kaplamaya başladı ve bir anda köyün bütün ışıkları sönerek karanlık bir sessizliğe gömülüverdi.

“Ne oluyor?”

Anası Ayhan’ı dürtükleyerek uyardı.

“Kızın dediklerine hiç mi kulak vermedin? Yürü hadi!”

Anasının sözü biter bitmez önce tiz bir çığlık duyuldu gecede. Sonra çığlıklar çoğaldı. Bir an sonra sanki her yerden acı dolu, yalvarış dolu, merhamet dilenen çığlıklar yükseliyor ve gecede yankılanıyordu.

Ana oğul hayretler içinde çığlıkların yükselen seslerini dinlerken, anası Ayhan’a dönerek acılı gözlerle baktı.

“Belki de geri mi dönsek? Onları bıraktık öylece?”

Ayhan şaşkınlık ve dehşetten sıyrılarak anasının merhametli gözlerine baktı. Gecenin zifiri karanlığında bile sevgiyle parlıyordu bu gözler. Silkindi ve kızın söylediklerini hatırladı.

“Hayır anne. Güneş dağların arasından göbeğini gösterene kadar dönmeyeceğiz.”

Anası önlerinde uzanan zifir karanlık yola bakarak somurttu.

“Yolu nasıl bulacaz oğul? Köyün ışıkları gidince iyice karanlık oldu.”

Ayhan sıkıntıyla yolu nasıl bulacaklarını düşünürken yanlarında bir miyavlama duyarak irkildi.

Evlerinin önünü mesken edinen sarı siyah kedicik, karanlıkta sadece sarı tüyleri parlayarak, yolun ortasında durmuş sanki onlara bir şeyler söylüyordu.

Anası kediyi hemen tanıyarak yumuşak bir sesle seslendi.

“Ah pisik senin bu kadar uzakta ne işin var, bi de sen kaybolma diye debelenecez şimdi.”

Kedicik anasının sözlerini anlarmış gibi miyavlayarak yolun biraz ilersine doğru atlaya zıplaya koşturup onları beklercesine durup heyecanla kulaklarını dikti.

“Bizi mi bekliyor bu ana?”

O anda iyice yükselen çığlıkları duyan kedicik sırt tüylerini kabartarak tısladı, az ileri daha koşturup geri döndü ve ana oğla bakarak sabırsızca miyavladı.

“He valla, oğul sanki bizi bekliyor. Hadi, yürü, yüreğim dayanmıyor.”

Ayhan atı çevirerek yola koyuldu. Kedicik az gidip onları bekliyor, onlar yaklaştıkça yine az gidiyor ve tekrar onlar yaklaşana kadar bekliyordu.

Saatler gibi süren zifir karanlık yolculukta kedicik kah onlara yol gösterdi, kah onlara eşlik etti. Yorulduğunda onu kucağına alan anasının kucağında kısa aralıklarla şekerleme yapıp tekrar onların önünde yola düştü.

Dursun emminin köyüne vardıklarında neredeyse sabah ezanı okunacaktı. Ahbaplığı bir yana, aynı zamanda anasının uzaktan akrabası olan Dursun emminin tek katlı ahşap evinin önünde durduklarında, anası kucağındaki kediciği uyandırmamaya çalışarak attan indi ve oğlunun da inerek atı bağlamasını bekledi.

Bohçayı da yanlarına alarak mis gibi domates kokan bahçeyi geçip sessiz adımlarla kapının önünde durdular.

“Ya uyanmazsa be ana? Bu soğukta başka nereye gideriz?”

“Yok, uyanır oğul, onun uykusu hafiftir. Çıt çıkarsan gözünü açar, meraklanma.” diyen anası tüm ev ahalisini uyandırmamayı umarak kapıyı tıklattı. Kedi istifini bozmadan kucağında uyumaya devam ediyordu.

Sadece bir iki tıklama yetmişti. Kapının üstündeki ışık yanıp, kapı açıldığında, saçı başı darmadağın, uykulu gözleri şaşkınlıktan koca koca olmuş Dursun emmiyi karşılarında buldular.

“Hayırlar olsun inşallah, Zeyno kız, ne işiniz var gecenin bu köründe? Kötü bir şey mi oldu? Ne oldu?”

Anası onları içeri buyur eden Dursun emminin onu çağırdığı isme gülümseyerek hemen girişteki masaya çöküverdi. Oğlu da karşısına otururken, Dursun emmi de bir sandalye çekmiş oturmuştu yanlarına. Şaşkınlıkla kadının kucağında uyuyan kediye baktı.

“Zavallıcık bizi senin köye getirmeye uğraşırken perişan oldu. İki gün uyusa yeridir pisikin.”

“Tövbe estağfurullah, kedi yol gösterir mi hiç? Köpek olsa neyse ama..?

Ayhan kendi de inanamadığı bir şeye emmiyi nasıl ikna ederdi ki?

Anası içini çekerek Dursun emmi’nin eline anlayışla hafifçe vurdu.

“Hele bir dinle. Anlatacağım şey bitince, bu şaşkınlık az bile. Hani sordun ya kötü bir şey mi oldu diye, kötünün de kötüsü oldu. Beterden de beter bir ceza, bizden başka köydeki herkese dokundu bu gece, emmi.”  diye anlatmaya başlayan anasının ağzından dökülen her bir inciyle emminin kaşları giderek daha çatılıyor, renkten renge giriyordu. Anasının sözü bittiğinde, üçü birden dillerini yutmuş gibi sessizlik içinde kalakalmıştı.

Dursun emmi, uzun beyaz sakalını sıvazlayarak kaşıdı.

“Başkası anlatsa bunu, köyün delisidir diye kahvenin duvarına ismini yazarlar, Zeyno Kız. Ama anlatan sen olunca…”

Kafasını hayretle sallayarak devam etti.

“Eh bre kullar, kızı ziyan etmelerinden önce niye kaçıramadınız? Anasını da bilirim yetimin, o da kadersizin biriydi, yavrucak. Kızı niye heba etmelerine göz yumdunuz? Oldu mu şimdi?”

Ayhan utançla kafasını eğerken anasının iç çektiğini duydu.

“Anladığımda iş işten geçmişti emmi, ağa dayağından ne yapacağımı bilemedim. Ama bu gece canıma tak etti. Oğlumun da kanına girmeye çalıştı soysuz köpek. Allaha şükür, ondan çok ben varım oğulcağzımın kanında. Ayhan dedi kaçıralım diye, bohça yaptık, getirecekti, emanet edecekti kızı sana. Ama sonrasında sana dediğim olunca, dar attık köyden kendimizi. Ah bir ağlayışları duysaydın emmi, hala duyuyorum vallahi.”

Emmi başını sallayarak tekrar kediye baktı.

“Pek de sevimli, kerata. Size soba önüne döşek atayım da uyuyun. Sabah bakarız bi çaresine.”

“Sağolasın emmi. Allah razı olsun.”

“Sizden de razı olsun… Sizden de.”

Ayhan ve anası o gece ılık ılık yanan sobanın önünde uyurlarken, kedicik de Zeyno kadının kucağında sarmalanmış halde uyumaya devam etti. Gözlerini açtıklarında neredeyse öğlen olmak üzereydi. Ev ahalisi ile kahvaltı ederlerken, emmi jandarma ile konuşmaya gitmişti. Kahvaltı bittiğinde yakın köylere bakan jandarmanın başını alıp gelmişti. Ayhan’ın anası olanları bir de komutana anlattı. İnandıramadı ama en azından köye gitmeye ikna etmişlerdi.

Jandarmanın cipine binen Ayhan tam hareket edeceklerken onlara doğru koşturan kediciği görerek cipi durdurttu. Kediyi alarak anasının kucağına verdi. Artık aileden biri gibiydi pisik.

Yarım saat sonra, köyün girişine varmışlardı. Cipi süren komutan, köyden yükselen kapkara dumanı görünce durdurdu. Eliyle arkasından gelen asker dolu cipe elini salladı. İki cip yavaşça köye girdi.

Köyün ortasında yanıp kül olmuş, dumanı hala tüten ahır haricinde her yer dokunulmamış gibi duruyordu. Tek gariplik öğlenin bu saatinde köyün adeta boş gibi sessiz olmasıydı.

“Ahır gitmiş, ana. Acaba..?”

“Hişş, dur hele anlarız şimdi.”

Komutan askerlere evlerin kapılarını tek tek çalarak herkesin iyi olduğundan emin olmalarını emir verdi. Ancak aradan yarım saat geçmiş, çalınan hiçbir kapı açılmamıştı.

“Evleri araştırın, köylünün tamamı uyuyor olamaz herhalde.” diye emir veren komutan ana oğla işaret ederek, “Siz ikiniz benimle gelin, emmi sen camiye bak istersen.”

Ana oğul, komutan peşlerinde evlerine doğru yaklaşırken, burunlarına çalınan pis bir kokuyla irkildiler. Koku evden sızarak sokağa doluyor, insanda durmaksızın kusma isteği uyandırıyordu.

Komutan eliyle onlara beklemelerini işaret ederek, cebinden çıkardığı mendiliyle burnunun örtüp evden içeri girdi. Eve girmesinin üzerinden iki dakika geçmemişti ki şiddetle öğürerek dışarı fırladı ve bahçe duvarına yaslanarak, arasında sarsıla sarsıla kusmaya başladı. Kusmanın şiddetiyle gözlerinden yaşlar inerken bir yandan da “Tövbe Allahım, tövbe Allahım” diye söyleniyordu.

Ayhan komutanın bu kadar korkmasına ve öğürerek kusmasına neyin sebep olacağını merak ederek eve yöneldi. Anasının itirazlarını dinlemeden içeri girdi.

Evin duvarları kan lekeleri ile doğuydu. Bir yerlerden sinek vızıltıları gelirken, hayretle lekelere, daha doğrusu oluk oluk sıçramış ve yerde göletleşmiş kızıl sıvıya baktı. O kadar şaşırmıştı ki o an ne korku duyuyor ne de iğrenme hissedebiliyordu. Babasının yattığı odaya, sinek vızıltılarının geldiği yere yöneldi. Odaya girdiğinde karşılaştığı manzara feciydi.

Eskiden babası olan şeyin derisi yüzülmüş, duvara koca çivilerle gerilmişti. Kanlı deri parçasının üzerinde kurtçuklar dans ediyor, boş göz deliklerine kapkara sinekler girip çıkıyordu.

Tüm vücudu buz kesen Ayhan başını çevirerek dikkatini çeken ve tavandan sallanan şeylere baktı. Baktığı şeyin ne olduğunu idrak etmesi biraz zaman aldı. Görüntü o kadar akıl almazdı ki, sallanan şeylerin ne olduğunu kavrayınca çıldıracak gibi oldu. Derisi yüzülen babasından geriye kalan her bir uzuv, her bir organ, parça parça, köy pazarında sergilenen meyveler gibi, kanlı kancalarla tavana asılmıştı.

Bir yerden kol, bir yerden kafa, bir yerden mahrem yeri, başka bir yerden bağırsakları sarkıyordu. Organlardan akan kan yere damladıkça küçük göletler oluşturmuş yoğunlaşarak pis kokulu siyah katranlara dönüşmüştü. Tavanın her yeri organ parçaları ile kaplanmıştı.

Anasının acılı hıçkırığı ile kendine gelen Ayhan, arkasında duran kadıncağızı kolundan yakalayarak evden dışarı çıkardı. Daha bahçeden çıkamadan ikisi de yere kapaklanmış öğürüyordu.

Bir süre sonra, kusmaları bittiğinde titreyerek ayağa kalkıp komutanın yanına gittiler. Köyün içinden koşturarak her askerin yüzü, kireç gibi bembeyazdı. Kiminin üniformasında az önce yaşadığı şoktan kalma kusmuk lekeleri vardı.

Tüm köy, erkekli kadınlı, yaşlı çocuk demeden evlerinin tavanlarına parça parça asılmış; yüzülen derileri, resimli halı astıkları duvarlarında süs olmuşlardı. Yetimin ahını alan her biri, diri diri, canhıraş acıyarak son nefeslerini vermişlerdi.

Komutan, Dursun emmi ve askerler… Gördükleri karşısında dehşete düşmüşlerdi.

Ayhan köyde neler olduğuna dair tartışan kalabalığın arasından pisikin sesini duyarak arandı. Sonunda gördüğünde hayretle anasını dürttü. Pisik ağzında uzun kırmızı bir kurdele, bahçe duvarının kenarından onlara bakıyordu. Yavaşça kurdeleyi ardından sürükleyerek ana oğlun önüne kadar geldi ve kurdeleyi bıraktı. Beklenti dolu gözlerini Ayhan’a dikti.

Ayhan eğilerek kurdeleyi aldı ve hafif hareketlerle kurdeleyi düzgünce katlayarak cebine koydu. Pisik görevini tamamlamış asker edası ile Ayhan’ın anasına giderek miyavladı. Anası pisiki hemen kucağına alıp yumuşacık tüylerini okşamaya başladı. Etrafta koşturan askerlere aldırmadan, gözlerinde yaşlar mırıldanarak bir şeyler söylemeye başladı.

“Senin adın Balakız olsun bari. Unutulmak değil midir en acısı, ne dersin pisik?”

Ayhan artık sadece toplu bir mezarlık olan köyüne bakarak Balakız’ı ve söylediklerini düşündü. Ermişlerin bile aklının şaşacağı bir cezadan kıl payı kurtulmuşlardı.

“Ayhan, artık burada kalamazsınız. Anan ve sen yani. Bura ölmüş, yok olmuş. Bizim köye gelmeniz en iyisi.”

Ayhan, Dursun emminin merhametli yüzüne bakarak kafasını salladı. Emmi anlayışla Ayhan’ın sırtını sıvazlayarak Zeyno’ya döndü.

“Zeyno kız, pisikini de al da yola koyulalım. Artık burada yapılacak bir şey yok. Köyü cinler basmış, artık hayır gelmez bu topraktan.”

Ayhan ve anası, yanlarında pisik ve emmi ile komutanın cipine yerleştiler. Birkaç dakika sonra arkalarında bıraktıkları, gözlerinin önünde küçülerek gözden kaybolan köye baka baka yeni köylerine doğru yola çıkmışlardı.

Ana oğul ve pisik yeni köylerinde rahat ettiler. Tüm köylü elbirliği yapıp onlara ahşaptan bir ev yapmıştı. Kimi tencere, kimi halı, kimi soba getirerek kısa zamanda evi döşemişler, yaşanabilecek hale getirmişlerdi. Pisik Balakız köyün sevgilisi olmuştu. Gün içinde ev ev gezer, çocuklarla oynar, tıpkı afacanlar gibi akşamüstü evin yolunun tutup, içeri girer girmez sedirin üzerindeki yerine yerleşirdi.

Bir gün köyün pazarını gezen Zeyno kadın, köyün yerlisi olmayan ama zaman zaman dışarıdan mal getiren bir çiftçinin tezgahında, el işi, güzeller güzeli bir çeyiz örtüsü görerek yaklaştı. Kucağında pisik, hafifçe eğilerek örtüyü inceledi. Kırmızı ipek üzerine ufaklı büyüklü rengarenk çiçekler işlenmişti.

“Efendi, kaçadır bu? Gelinimin olsun isterim de, bana uygun bir şey söyle.”

Çiftçi diğer yandaki tezgâhında düzenlediği elmaları bırakarak yaklaştı.

“Senin için elli lira olur. Bir de gelinin gelip baksaydı ya, belki başka bir şey beğenir?”

Zeyno kadın gülümsedi.

“Yok be efendi, henüz yok gelinim ama bir gün olacak inşallah. O zaman benim hediyem olur diyodum.”

Yaşlı çiftçi dikkatle Zeyno kadına bakarak başını salladı.

“Du bakayım, hele az dur, sana işlemeyi yapanı çağırayım da bir de o söylesin kaça verir.”

Tezgâhın arkasına dönerek derme çatma kurulmuş çadıra doğru seslendi.

“Aykız, bi çık hele, senin işlemeyi istiyorlar. Bir bak kaça verirsin?”

Bembeyaz narin bir el çadırın örtüsünü kaldırdı ve incecik, minicik bir kız çıkarak tezgâha yaklaştı.

Zeyno kadın, kızın güzelliğine bakakalmıştı. Maviş gözlü, altın saçlı bu kız gibi güzelini daha önce hiç görmemişti ya! Sonra kızın sıcacık gülümsemesine baktı. Işıl ışıl, taze baharlar gibi.

Zeyno kadın hatırladı. Gözleri kızın ellerine kaydı. Kızın narin beyaz elleri kınalı çiçeklerle süslenmişti.

Gözlerini kaldırarak tekrar kıza baktı ve gülümsedi. Çiftçiye döndü. Kızı işaret ederek neşeyle sordu.

“Allahın emri ve peygamberimizin kavli ile kızını isterim oğluma efendi, verir misin?”

Hayretle bakakalan yaşlı adama aldırmadan kıza döndü.

“Benim gelinim sensin, bu örtüyü de kendi çeyizin için işlemişsin Aykız. Oğlum seni bekler durur, varır mısın ona?”

Kızın maviş gözlerinde bir an kızıl bir pırıltı yanıp kayboldu. Kız utangaç bir eda ile gülümseyerek gözlerini kaçırdı.

“Babam he derse, ben de he derim.”

Zeyno kadın, kucağından atlayıp tezgâhın üzerinden kıza giden pisikin keyifle kafasını kıza sevdirdiğini görerek iyice emin oldu.

“He de Efendi, bak bizim Balakız sizin Aykız’ı çok sevdi.”

 

Işın Beril Tetik