EMETİ KADIN / Umut DÜLGER
Duyur

 

Yaşlı kadın köy yoluna vardığında duraksadı. Başını hafifçe kaldırarak havayı kokladı. Başındaki yemeniyi gevşediğini düşünerek biraz daha sıkı hale getirdi. Ardından, adeta yerleri süpüren çiçek desenli eteğinin belini biraz daha indirdi ve “böyle güzel” diye mırıldandı.

Yürüyüşüne yavaş ama emin adımlarla devam eden kadın, yaşına rağmen oldukça dik ve sağlıklı görünüyordu. Yüzündeki kırışıklıklar ve yemenisinin arasından firar eden birkaç beyaz tutam saç da olmasa hal ve hareketlerinden yaşını tespit etmek zordu. Gözleri inanılmaz derecede canlıydı, teni kırışmış olsa da renginden hiçbir şey kaybetmemişti.

Köyün meydanına vardığında etrafa göz gezdirmek için tekrar durdu. Evinin bulunduğu tepeden köye inen yolun bitiminde başlayan meydan on metre çapında ya vardı ya da yoktu. Durduğu yerin tam karşısında muhtarın derme çatma ofisi, onun hemen yanında da köyün erkeklerinin tembellik etmek için sıkça uğradıkları Mehmet Emmi’nin kahvesi vardı. Meydanı çevreleyen diğer hanelerin arasında bir yol daha vardı ve bu yol da beldeye inen ana yola bağlanıyordu.

Meydan sessiz ve sakindi. Yaşlı kadın tekrar ilerlemeye başlayarak kahveye doğru yöneldi. Kahvenin dış kısmındaki dört masadan üçü doluydu ve genelde sakinleri kahvenin müdavimleriydi. Hasat mevsiminin sona erdiği şu günlerde, hazır kış bastırmadan güzel havanın tadını ciğerlerine çektikleri sigaranın dumanı ve demli tavşan kanı çayın tadı ile çıkaran müdavimlerdi bunlar. Bu iki lezzete bitmeyen dedikoduları ve memleket meselelerini de ekliyorlar, keyiflerine keyif katıyorlardı.

Hallerinden memnun görünen bu insanlar yaşlı kadının kendilerine doğru geldiğini görünce sus pus kesildiler. Kimisi büyük bir keyifle içine çektiği sigarasını söndürdü kimisi ise aceleyle çayını yudumlayarak masaya boş bardağı bıraktı ve masasından doğrularak kahvenin iç kısmına doğru yöneldi.

“Selamün aleyküm ağalar” dedi yaşlı kadın tok ve titremeyen bir ses tonu ile bu dünya yıkılsa umursamayacak adamlara. Kahvenin içine gidemeyenler endişeli bir şekilde sesin geldiği yöne dönerek “Aleyküm selam Emeti Kadın” diye cevap verdiler. Gerçek isminin bu olduğundan bile emin değillerdi ama yine de ne zaman nereden duyduklarını bilmedikleri bu ismi kullanmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Emeti Kadın yarı sıkıntılı yarı keyifli bir şekilde gülümseyerek devam etti; “Mevta nerede?”. Bu soğukkanlı soru üzerine kendilerine gelen müdavimlerden en yaşlısı “Fadime Gelin’in evinde, yolu biliyorsun.” diye yanıtladı. Emeti Kadın için bu cevap yeterliydi ve başka bir şey sormadan muhtarlığın diğer yanında kalan yola doğru yöneldi. Yine yaşına göre oldukça iyi duyan kulakları müdavimlerin fısıltılarını duyabiliyordu. Korkunun hakim olduğu kelimeler cümleleri oluşturuyor ve “Yine nasıl haberi oldu? Kimse o uğursuz tepeye, bu kadının evine uğramaz iken nereden bildi cenazemiz olduğunu?” diyorlardı.

***

Evden yükselen Kuran-ı Kerim ayetlerine acılı insanların ağıtları ve hıçkırıkları karışıyor, Emeti Kadın’ın acısının katlanmasına sebep oluyordu. Köyün imamının karısının ahenkle okuduğu ayetlerin her kelimesi Emeti Kadın’ın yüreğine tarifsiz bir acı verse de mesafesini korursa bu kadar acı ile günü kurtarabileceğini biliyordu. Derin bir nefes olarak o tok ve net ses tonu ile seslendi “Fadime Gelin, ben geldim!”. Kuran-ı Kerim ayetleri gökyüzüne doğru yükselmeye devam ederken hıçkırıklar azaldı ve Fadime, yanında koluna girmiş destek olan iki komşusu ile birlikte olduğu halde kapıda belirdi. Acı içindeki genç kadın gözündeki yaşları elinin tersi ile silerken bir yandan da ayakta durmaya çalışıyordu. Kaçtığı ve ailesini, töreyi karşısına aldığı kocası genç yaşta ölmüştü ve daha da kötüsü onun cansız bedenini Emeti Kadın’a teslim edecekti. Aslında bu biraz da mecburiyettendi. Her ne kadar hakkında çıkan dedikodular ve söylenceler bu kadın için hiç de iyi şeyler söylemese de köyde cenazeleri yıkayan tek kişi Emeti Kadın’dı. Kederli gözlerle Emeti Kadın’a bakarak “bekle orada” diyebildi ve komşuları ile birlikte tekrar geldiği gibi evin içine girdi.

Emeti Kadın’ın beklemekten başka çaresi yoktu ve on beş dakika kadar sonra cenaze altı tane erkeğin omuzlarında evden çıkarıldı. Her zaman olduğu gibi Emeti Kadın hiçbir şey söylemeden geldiği yöne doğru, peşinde cenazeyi taşıyanlar ve cenaze sahipleri olduğu halde yürümeye başladı.

***

Cenazeyi az önce Emeti Kadın’ın bahçesindeki barakadan bozma gasilhaneye bırakan Fadime Gelin, akrabaları ve komşuları dönüş yolunda meydana kadar ilerlediler ve kadınlar muhtarın bürosuna, erkekler ise kahveye geçerek Emeti Kadın’dan gelecek işareti beklemeye koyuldular.

O sırada Emeti Kadın gasilhanede cesedi tamamen soymuş ve şekilsiz bir mermerden oluşan masaya yatırmıştı. Hafiften şişmeye başlayan ceset burna hoş gelmeyen kokular yaymaya başlamıştı. Emeti Kadın herkesin gittiğinden emin olmak için gasilhanenin sacdan duvarına açtığı gözetleme deliğinden dışarıyı kontrol etti. Kimsenin olmadığına emin olduktan sonra başından yemenisini ve belinden eteğini bir çırpıda çıkardı. Saçlarının arasından çıkan sivri ve kesik kesik kulakları ile olması gerekenin tersi yöne bakan ayaklarını bir köylü görse oracıkta ya ölür ya da kaçacak delik arardı.

Yemeni ve eteği çıkarınca biraz rahatlamış gibi görünen Emeti Kadın, tekrar sıkıntılı bir şekilde homurdanmaya başladı. Bu oyundan sıkılmış ve insanoğlunun en pis işlerinden birini yapmak ile cezalandırıldığı o günden beri çektiği bu cezanın yeterli olduğunu düşünmeye başlamıştı. Fakat buna kendisinin karar veremeyeceğini öfkeyle de olsa kendi kendine hatırlattı.

Kemikli ve uzun tırnaklı elini cesedin üzerinde gezdirerek belli belirsiz bazı sözler mırıldandı ve kendisinin bile soğukluğunu hissettiği ceset titredi. Bu anormal durum karşısında hiç de şaşırmış görünmüyordu. Zira alışkındı. Sağ elini cesedin göğsüne doğru koyup bastırdı ve birkaç anlaşılmaz sözlük daha mırıldandı. Ceset ani bir hareket ile önce olduğu yerde oturur halde doğruldu ve sonra tekrar mermer masaya sırt üstü yatarak eski pozisyonunu aldı. Artık cesedin gözleri açıktı. Emeti Kadın hafifçe gülümsedi ve “uyan bakalım damat efendi” dedi. Ceset boş bakışlarını Emeti Kadın’a yöneltti ve adeta komut beklercesine bakmaya devam etti.

Emeti Kadın kırışık suratını cesedin suratına yaklaştırarak “Anlat bakalım günahlarını fani insancık” dedi mırıldanarak. O dakikadan sonra ceset durmadan ve doğal olarak hiç nefes almadan konuştu, konuştu ve konuştu. Emeti Kadın yer yer anlatılanlara gülüyor, yer yer hüzünlenir gibi oluyor, yer yer ise ciddiyetle dinliyordu. Sonra ceset sustu ve yine donuk bakışları Emeti Kadın’ın üzerinde, kala kaldı. Emeti Kadın elini cesedin göğsünden çekti ve cesedin gözleri bir daha açılmamak üzere kapandı.

“Doyurucu bir sohbet oldu” diye mırıldandı Emeti Kadın ve akabinde “sıra geldi işin pis tarafına” diyerek eline bahçedeki kuyuya bağlı olan hortumu alarak cesedi yıkamaya başladı. Yabancı bir dilde de olsa ettiği küfürlerin tonlaması, usulüne göre bu işi yaparken pek keyif almadığını gösteriyordu.

***

“İşte, duman! ” diye bağırdı kahvede oturan gençlerden biri ve o andan itibaren tüm cenaze evi ahalisi meydanda toplandı. Aynı genç Fadime Gelin’e dönerek “Bacım, siz gelmeyin, biz mevtayı alıp geliriz” dedi ve başı ile arkadaşlarına işaret ederek Emeti Kadın’ın evine doğru koşar adım yol aldılar.

Eve vardıklarında Emeti Kadın’dan hiçbir iz yoktu. Kefene sarılı bir şekilde bahçedeki ahşap bir masa üzerinde yatan cenaze dışında sanki orada hiç kimse yaşamıyordu. Ama hepsi çok iyi biliyorlardı ki Emeti Kadın oradaydı ve onları gözlüyordu. Cenazeyi oraya taşırken kullandıkları tabuta koyarak omuzlarına aldılar ve tekbir getirerek köye doğru dönüşe geçtiler. Ancak bu tekbirler cenazeden çok kendileri için gibiydi. Zira korkunun kokusunu Emeti Kadın gayet net bir şekilde alabiliyordu gençlerin ardından bakarken. Bir an için gözleri parladı ve fısıldadı: “Bir gün sizleri de o mermere yatıracağım”.

Umut DÜLGER