| Duyur |
Her yerdeler… her yerdeler… her yerdeler… Gözlerini karanlığa açtığında bu cümleyi fısıldadığını fark etti. Sırılsıklam olmuş, sanki saunadan çıkmışçasına terlemiş ve terine gözlerinden akan yaşlar karışmıştı. Yatakta hafifçe doğruldu. Sol koluyla bedenine destek olurken sağ eliyle nedenini bilmediği gözyaşlarını silmeye çalıştı. Gözleri karanlığa alışmaya başlamış, yatak odasındaki mobilyaları seçer hale gelmişti.
İyice doğrulup sırtını yatağının başlığına dayadı ve hızlıca çevreye göz attı. Baş ucundaki şifonyer ve üzerinde bir haftadır bitirmeye çalıştığı kitabın karaltısı gözüne ilk çarpan şeyler oldu. Bir arkadaşının tavsiyesi üzerine edindiği kötü kurgulanmış bir aşk romanı idi. Hayatı boyunca insanları kırmamak için yaptığı eylemlerden biriydi bu kitabı okumak.
Düşünceler kafasında hızlıca uçarken yatağının tam karşısında duran gardolabına gözü kaydı. O an gardolabın sürgülü ve aynalı kapağında bir karaltı belirdi. Kaçmak istercesine geriye doğru hamle yaptı ancak yatağın başlığı ve dayandığı duvar buna engel oluyordu. Gözlerini sıkıca yumdu ve birkaç saniye sonra tekrar açtı. Hızlı hızlı atmaya başlayan kalbinin sesini duyduğu halde, korku dolu gözlerle aynalı kapağa bir kez daha baktı. Bir şey yoktu, kendi yansımasından başka.
Derin bir nefes aldı ve kalp atışlarının yavaşlamasını beklerken gözlerini kapatıp düşünmeye başladı. Kışın ortasında, dışarıda fırtına ve sağanak yağış varken, arızalı bir peteğin bulunduğu yatak odasında neden bu kadar terlemiş ve sarsılmış bir şekilde uyanmıştı? Kabus görmüş olmalıyım diye kendini teselli etti, her insanın başına gelebilir diye de eklemeyi ihmal etmedi.
Yavaşça olduğu yerden kalktı ve yatağın ucunda bıraktığı terliklerini giydi. Üzerinde sadece şortu vardı ve üstünde soğumaya başlayan ter, odanın serin havası ile birleşince hızlı bir şekilde bedeni üzerinde etki etmeye başlamıştı. Titriyordu. Üstüme bir şeyler giymeliyim, diye kendi kendine fısıldayarak gardolabın kapağına doğru uzandığı sırada, “Merhaba,” dedi gardolabın içinden gelen, en az oda kadar soğuk, kendisi kadar titreyen bir ses. Belden aşağısında bir sıcaklık hissetti ve akabinde bir çığlık atarak kendini geriye; yatağa doğru attı. Altına işemişti ve kendi idrarı bedenin alt kısmında bacaklarına doğru akarken gardolap kapağının açıldığını gördü. Yükselen nabzı ve vücuduna salgılanan adrenalinin de etkisiyle gözleri kararmaya, etrafını seçemez hale gelmeye başladı. Bayılacak gibiydi, gittikçe güç nefes almaya başlamıştı.
Tam o sırada o soğuk ve titrek sesin sahibinin gözleri tam gözlerinin hizasında belirdi. Sesinin soğukluğunun aksine göz çukurları alev gibi yanıyor, kırmızı ışıklar saçıyordu. Az önce idrarın yol açtığı sıcaklık geçmiş, bacaklarından itibaren başlayan bir soğuma ve uyuşma baş göstermişti. O sesin sahibi tam üstünde oturuyordu. Gözlerindeki sorun nedeniyle mi yoksa karşısındaki varlığın vücudunun bir kaybolup bir var olan görüntüsü sebebiyle midir bilinmez, üstündeki varlığı net olarak seçemiyordu.
Titreyen ve giderek soğuyan bedeni üzerinde varlığın ellerinin dolaştığını hissetti ve akabinde o soğuk sesi yeniden duydu “Yaptıklarının yanına kalacağını mı düşünmüştün ?”. Bir soru cümlesiydi ama soranın bir cevap beklediğini sanmıyordu. Korkusu giderek katlanmış ve vücudu adeta felç olmuştu. Göğüs kafesinde bir ağırlık hissetti. Bir çift el göğüs kafesine bastırıyordu, hissediyordu, göremiyor fakat hissediyordu. Zira gözleri artık ona alev alev bakan bir çift kızıl göze takılı kalmıştı. Kısa bir süreliğine hissizleşti ve tekrar bir sıcaklık hissetti. Bu kez sıcaklığı göğsünde hissediyordu, ardından bir yırtılma, hemen sonrasında da bir çatırtı duydu. Tüm gücü ile çığlık atmak istedi, yapamadı. Ne nefes alabilecek ne de dilini ve dudaklarını hareket ettirecek gücü vardı. Kalbi çılgınca atıyor ve vücudundan çıkan kan tenini ısıtıyordu.
Kendisine dik dik bakan alev gözlerin hemen altında ağız belirdi. Düzensiz; sarı ile yeşilin siyaha döndüğü noktada renklere sahip, iğneden biraz daha kalın onlarca dişin yerleşmiş olduğu bir ağız. Dişlerin arasından ise gece mavisi bir dil belirdi, yer yer kırmızı lekelerle kaplı dil tısladı ve soğuk ses yeniden duyuldu. “Kanının kokusu harika, kalbinizin karanlığı ne kadar derin ise kanınız o kadar güzel kokar. Seni cezalandırmak benim için tam anlamıyla lezzetli bir iş olacak!” dedi ve sanki güldü. Belli belirsiz bu gülücüğün ardından varlığın gözleri yine alev aldı ve çatırtıyı tekrar duydu, tekrar, tekrar ve sonra kendi sesini duyar gibi oldu. Sonra o da kayboldu. Hemen ardından kendine bakan o çift göz karanlığa karıştı, ardından odanın tavanı silindi gözlerinden; ya kör olmuştu ya da… ya da artık yaşamıyordu.
***
Karşısında gözleri kapalı ve elinde bir kase su olduğu halde oturan yaşlı adamın titremesi mi yoksa bulunduğu odanın loş ve tekinsiz ortamının verdiği huzursuzluk mu bilinmez ama iyice tedirgin olmaya başlamıştı. Bir yandan vicdanının “yapmamalısın” kelimesi ile dolu telkinleri, diğer yanda nefretinin “hak etti” demesi huzursuzluğunu arttıran bir başka etkendi. Karşısındaki adamın kemikli ve lekeli elleri ile tuttuğu kase bir nevi silahtı ve tetiği çeken de kendisi idi. Birazdan bir katil olacaktı ama bunu kendi ruhu dışında hiçbir tanık olmadan yapacaktı.
Kendini rahatlatmaya çalışırken yaklaşık bir saattir gözleri kapalı halde karşısında oturan adam gözlerini açtı ve derin bir soluk aldı. Sonra bir tane daha. Kendine geldiğine ikna olduktan sonra içinde kaseyi müşterisi ile arasında duran sehpaya bıraktı ve oturduğu berjer koltuğa gömülerek konuşmaya başladı. “Bitti, o artık yok. Askerlerimden biri icabına baktı.” dedi gurur dolu bir ses tonu ile. Ses tonunda gururdan başka şeyler de vardı. Yorgunluk bunlardan biriydi ama vicdandan eser yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı.
Müşterisi merakla sordu “Nasıl, nasıl ispat edeceksin öldüğünü ?”. Öyle ya, artık olmayandan kilometrelerce uzakta izbe bir binanın bodrum katında koltuklarda oturan iki kişi ve bir kase suyun üzerinde durduğu bir sehpadan başka bir şey yoktu. Ha bir de kendini rahatsız eden karanlık ve vicdanının varlığı. Tekrar yineledi sorusunu, “Nasıl, nasıl ispat edeceksin öldüğünü hoca efendi ya da kendine her ne diyorsan ?”. “Onlar bana kumandan derler ama senin için hoca efendi yeterli” dedi umursamazca. Devam etti, “İspat kolay, zaten en başından söylediğim gibi bizim söz verip de yapamayacağımız bir şey yok”, dedi.
Sözlerindeki kendinden emin ifadenin müşterisini hem korkutup hem de rahatlattığını biliyordu. Zaten bu soruyu ilk defa duymuyordu. İspat isteyen müşterilerine, işini iyi yaptığını ispat ederken gözlerinde yakaladığı şaşkınlık ve tenlerinde duyduğu korkunun kokusu, aldığı paradan daha fazla zevk veriyordu Kumandan’a.
Müşterisinin daha önce hiç duymadığı bir dilde bir kelime fısıldadı. Müşterisinin kulağında gırtlağından çıkıp dilinde yuvarlayarak telaffuz ettiği bu kelimenin nasıl bir his uyandırdığını bilerek bir kez daha yineledi. Sonra bir kez daha. Üçüncü tekrarı bitirmişti ki; ismini duyan Elesiten, odanın kumandanın arkasında kalan duvarında belirdi. “Gel!” komutunun ardından bulunduğu yerden odanın loş ışığına doğru, kendini çok da göstermeden ilerledi. Kumandanı müşterileri korkutmalarını hoş karşılamıyordu. Fakat alev alev yanan gözleri ve sağ eli ile ona uzatmakta olduğu sıcak ve kanlı kalbin görüntüsünün müşterilerini yeterince korkuttuğuna emindi. Yine güldü ya da gülüyormuş gibi yaptı ve saygı ile kanlı kalp ellerinden kayıp gidene dek bekledi. “Gidebilirsin Elesiten” komutu duyan Elesiten, tekrarlatmadan geldiği karanlığa geri döndü.
Müşterisine dönen Hoca Efendi elinde tuttuğu kalbi kaseye bıraktı. Kasedeki suyun soğukluğu, kalbin sıcaklığı ile birleşince ufak bir buhar huzmesi odanın duvarına doğru yükseldi. Gözlerini müşterisine dikerek “Artık inanıyor musun?” diye sordu alaycı bir ifade ile. Az önce gördükleri karşısında şok olan ve korkan adam titrek bir sesle ve zar zor “Evet” diyebildi. Ardından hoca efendi “Güzel,” diyerek oturduğu koltuktan hızlıca doğruldu ve ekledi “Yaptığım işi oldukça uzun süredir yapıyor ve bunun için çok büyük bir enerji harcamıyor olsam da; ara sıra dinlenmek iyi oluyor. Şimdi izninizle dinlenmeye çekilmek istiyorum. Çıkışı biliyorsunuz,” dedi kibar bir ukalalıkla. Müşterisi oturduğu yerden kafası ile onaylamakla yetindi. Hoca Efendi müşterisine arkasını dönüp az önce Elesiten’in görünüp kaybolduğu karanlık duvara doğru ilerlerken müşterinin dikkatini Hoca Efendi’nin aksine kendisine dönük ayakları çekti. Bu görüntüden sonra hatırladığı yegane şey, yıldırım hızıyla koşarak odayı terk ederken ardından duyduğu soğuk kahkaha idi.
***
İçindeki karanlığı serbest bırakıp intikamını almasının üzerinden tam bir sene geçmişti. Olanları ve yaşadığı korku ile karışık mutluluğu neredeyse unutmuştu. Hayatını yeniden bir düzene sokmuş ve aklını meşgul eden intikam duygusundan kurtulmanın verdiği serbestlik ile huzurlu bir yaşam sürer olmuştu.
Çoğu zaman verdiği kararın kolay olmadığını söyleyerek kendisini teselli etmişti. Dolaylı yollardan bile olsa cinayet işlemiş, tetiği çekmişti. Öz babasını öldürtmüştü; hem de ne olduklarını bilmek istemediği -ama tahmin ettiği- varlıklar tarafından canının alınmasını, kalbinin göğüs kafesinden sökülerek öldürülmesini istemişti.
Kendini teselli ederken söylediğinin aksine kararı vermesi hiç de zor olmamıştı. Babası ona bunun için elinden gelen her türlü yardımı yapmıştı. Yediği her tokat, atılan her yumruk, edilen her küfür… Bunların hepsi o büyürken içindeki nefreti beslemiş; acıma, merhamet ve vicdan gibi insani duyguları kalbinden söküp atmıştı.
Tabii bir de o gece vardı. On üç yaşındayken babasının her zamankinden daha sarhoş eve geldiği o gece. Sarhoşluğundan başka dostlarının da yanında olduğu o gece. En az babası kadar hayvan, en az babası kadar sadist. Gecenin sonunda; on üç yaşındaki bedeni hırpalanmış, ter ve meni karışımı bir sıvı ile kirlenen bedeni, çırılçıplak halde bir iple tavandaki lambaya asılı olarak sallanıyordu.
Evet, kolay olmamıştı cinayet için; acı ve korku dolu bir ölüm için karar vermesi… Gülümsedi bu düşüncelerle apartmanın merdivenlerinden dairesine doğru çıkarken.
İş çıkışı her cuma yaptığı gibi arkadaşları ile bir barda birkaç kadeh içmiş, fazla sesi çıkmadan birbirleri ile sidik yarıştıran öykülerini dinlemiş ve yorgun bir halde evinin yolunu tutmuştu. Daire kapısına vardığında hızlıca cebinden çıkardığı anahtar ile kapıyı açarak içeri girdi. Yorgundu fakat uyumayı pek düşünmüyordu. Epeydir yapmadığı bir şeyi yapacak, kitap okuyacaktı. Alkollüydü ama bir kahve içer, kendime gelir ve akabinde kitap okurum, diye hayal etmişti.
El yordamı ile holdeki lambanın anahtarına uzandı ve bastı. Fakat lamba yanmadı. Derin bir of çekerek bir ihtimal dedi ve duvardan destek alarak salona geçti, oranın lambasına ait anahtara bastı. O da yanmıyordu. “Uyumak istemiyorum” diye iç geçirdi fakat belli olduğu üzere elektrikler kesikti ve şehrin bu kesiminde elektrik kesintisi öyle hemen düzeltilen bir arıza değildi. İç çekerek ve kızgın bir halde yatak odasına yol aldı. Düzensiz ve hızlı bir şekilde soyunarak kendini yatağa attı.
Elektrik kesintisi lambalar gibi kombiyi de etkilemiş, evi ve yatağı buz gibi yapmıştı. Elleri ile bacaklarını ve göğsünü ovuşturarak biraz ısındı ve alkolün de etkisi ile gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı. Tam o sırada bir ses duydu, belli belirsiz sesin kendisine zihninin oynadığı bir oyun olduğunu düşünerek kafasına takmadı. İçgüdüsel bir hareket ile yorganı kafasına doğru çektiği ve tekrar gözlerini kapattığı sırada ses yine duyuldu.
Bu sefer kulakları kelimeyi tam olarak algılamıştı. “Merhaba” diyordu sesin sahibi. Az önce zorlukla ısıttığı bedeni üşümeye başladı ve hafifçe kafasına çektiği yorganı indirdi. Kapkaranlık bir suratın tam ortasında yer alan bir çift alev rengi göz ona bakıyordu. “Beni hatırladın mı ?” diye sordu sesin sahibi. Ardından ani bir hareket ile istemsizce sırtüstü yatar pozisyona geldiğini hissetti ve sonra da göğsünde bir ağırlık... Korku beynini esir almış, tüm eklemlerini soğukla birleşip dondurmuştu. Ses tekrar tıslayarak odada yankılandı. “Babana da söylemiştim, kalbinizin karanlığı ne kadar derin olursa kanınızın kokusu o kadar iştahımı açıyor”, dedi büyük bir hevesle. Anlamıştı, şu an odadaki davetsiz misafir o gün Hoca Efendi’nin huzuruna çağırdığı Elesiten denen yaratıktı.
“Neden ? Neden burada ve bana saldırıyor?”diye aklından geçirirken “Aslında basit,” dedi Elesiten. “Baban o gün son nefesini vermeden çok değerli bir antlaşmaya imza attı.” dedi hınzırca. Şaşkınlığı bir kat daha artmıştı genç adamın ve soran gözlerle baktı yaratığa. Yaratık yine az önce yaptığı gibi adamın aklından geçenleri okuyarak; “Sanırım baban sadece sadist bir insan değil, biz karanlığın yarattıklarının dünyası hakkında bilgi sahibi bir insanoğluydu. O gün, yani tam bir sene önce ruhu bedeninden çekilirken bana son gücü ile ‘Ruhum senin olsun gecenin yaratığı, eğer katilimin ölümü ellerinden olursa ruhum senin olsun’ dedi.”
Yaratığın anlattıkları ve akabinde göğsünde duyduğu acı ile kesik bir çığlık atan genç adam tekrar onun sesini duydu, “İnsan ruhunun bizim için ne derece önemli olduğunu acı bir deneyimle de olsa öğrendin. Belki sen de bir antlaşma yapmak istersin ha, ne dersin?” diye sordu yaratık iğne dişlerler dolu ağzında oluşan bir gülümseme ile. Ardından genç adamın kulakları duymaz, gözleri görmez, bedeni acıyı hissetmez oldu. Artık yaşamıyordu ve ölüler anlaşma yapamazdı.
Umut DÜLGER
