| Duyur |
Külhanda gül yetiştirir,
Kasap dükkanında bülbül,
Satıra inat.
Merkebe biner bağ yollarında,
Katıra inat.
İ.Tezölmez-Urfalı’ya Kaside
İstanbul, 14.Haziran.2060
OyaBenim adım Oya Yalman. İstanbul’da… Zincirlikuyu’da oturuyorum. Tam elli yıldır. Şehir o günlerden bugüne çok değişti. Elli yıl, dile kolay. Dünya değişti. Benim mahalleyse pek değişmedi aslında. Aynı tas aynı hamam. Dün beni ziyarete gelen genç kız olmasaydı, aynı şekilde de devam edecekti her şey. Şaşkın ve neredeyse bilinçsiz.
Uzun zamandır pek bir şey hatırlamıyorum. Parçalar gidip geliyor ama bir türlü birleşmiyor. Eskileri bile hatırlamakta zorlanıyorum artık. Ama dünkü tatlı kız, aa… neydi adı? Sevi! Hah! Evet, Sevi. Bana gelip her şeyi anlattı. Tümünü. Başlarda ne dediğini pek kavrayamasam da sonradan alıştım. Bugünün gençlerinin nece konuştuğunu söylemek zor. Neyse bunca yıl sonra ben de rahat bir soluk aldım. Artık biliyorum ve gidebilirim. Ama gitmeden olanları, başımdan geçenleri sizinle paylaşmak istiyorum. Lütfen, sizden tek isteğim bu hikayeyi çok iyi dinlemeniz. Beni, bu olanları unutmayın ve umursayın… Bir daha olmasına izin vermeyin!
Ay! Neyse, yine duygulandım bak. Ne diyordum… Haa, Sevi, evet. Dün geldi, sislerin arasından bir anda beliriverdi. Serin bir sabahtı, nem iliklerime işliyordu. Bana baktı ve gergin ama mahzun bir şekilde gülümsedi.
“Ben de sizi arıyordum” dedi. Meraklandım, onu buyur ettim. Rahatladı. Ayak ucuma oturup, anlatmaya başladı.
Sevi
Notbuku bulduğumda korktum, çok korktum. Yayın Kurulu’ndan onay almamış bir belge, hem de evimde. Hom yani! Haberleri olsa başıma neler gelir hiç bilmiyorum. Ama gizliydi, yani kitaplığın arkasında öyle bir bölme olduğundan benim de haberim yoktu ki! Öyle geniş kapsamlı bir kliininge girdiğim için kendime kızdım feyfiş. Neyse, sonunda cesaretimi toplayıp, notbuku açtım. Ayy! Canım ya, nenişkodanmış! Yani onun notbukuymuş. Cörnıl hem de! Çok heyecanlandım. Hiç üşenmemiş her günü yazmış. Kitaplığın tüm sırtı, bu notbuklarla kaplıymış. Yaklaşık otuzbeş defter boyunca, başına ne geldiyse yazmış tatlişkom. Çocukken başlamış ve yıllar boyunca her gününü anlatmış.
Okudukça bambaşka bir dünyaya bir kapı açılmış gibi hissettim. Neler neler, yani inanmazsın. İlk aşkı, dedesinin ölümü –ayy, o sayfa gözyaşlarından buruş buruştu-, üniversiteye girişi feyfiş. Yazısı da inci gibiymiş nenişkomun. Neyse, beni zamanda bir yolculuğa çıkardı anlayacağınız. Çocukluğu ve genç kızlığı bu evde geçmişti. Haftalar boyu, okudum da okudum. Nenemi hiç de bilmediğim bir gözle inceleme olanağı bulmuştum. Her gün okuldan çıkıp soluğu evde alır olmuştum. Kendimi odama kapatıp, yatana dek çıkmıyordum. Mami de kıllandı biraz ya, ders çalışıyorum, sınav var feyfiş deyince çok da üstelemedi. Belli ki onun da haberi yoktu annesinin cörnılından. Bense kendimi alamıyordum, yirminci yüzyıl ve millenyumun ilk günleri hakkında hiçbir yerde bulamayacağım bilgiler vardı bu cörnılda. Malum, özellikle o yıllar hakkındaki yayınların çoğu yasaklıdır. Sadece Yayın Kurulu onaylı tarih kitaplarında yazanları biliriz o günler hakkında ki o da fazla bir şey değil. Neyse, 2010 yılına gelene dek hız kesmeden yazmayı sürdürmüş nenem. Derken bir gün bıçakla kesilmiş gibi bitiyor yazılar. Hem de ne gizemli ve heyecanlı bir yerde, sormayın!
Günlerce ne yapacağıma karar veremeden kıvrandım. Orada yazanların devamını öğrenmeliydim.
“Bakın” dedi Sevi, “Size de okuyım son yazanları da anlayın neden bu kadar heyecanlandığımı”
8.Haziran.2010
Deli Elmacık. Önce doğa (karlar eridi yolları açılmış), sonra da Tahsin Ağa’dan aldığımız izinle, sonunda buradayız. Ha, bir de üniversitenin sağladığı ve valilik onaylı kimliklerimiz mevcut ama doğrusu buralarda belge melge, pek takan yok. Merkezden çıkıp köye ulaşmamız yaklaşık 4 saat aldı. Minibüs sadece bir yere kadar gidebiliyormuş, şoför ‘yolun bundan sonrasında katırlarla devam edeceksiniz’ dediğinde bir gülmedir aldı beni, hiç sorma! Ama cidden patika demeye bin şahit ister geçtiğimiz yola. Kıçım ha şimdi düştü, ha şimdi düşecek derken karşımıza bir de nehir çıkmaz mı gürül gürül, düşüp bayılacağım sandım! Bilmem neye bineceğiz dediler ama anlamadım, ‘he’ dedim. Demez olaydım. El yapımı bir kutu, iki ağaç arasına gerilmiş bir halat ve iki makaradan oluşan hem de bilek gücüyle çalışan ilkel bir teleferiğin içinde, o koca nehrin üzerinde sallanırken bana saatler kadar uzun gelen korkunç bir sürecin ardından karaya ayak bastığımda, bildiğin yeri öptüm! Halen titriyorum yahu… Yorgunluktan bittim, kalemimin ucu da bitiyor ve ne açmaya ne yazmaya halim kalmadı.
9.Haziran.2010
Haziran maziran dinlemiyor, rüzgar fena halde kesiyor adamı. Buradaki yapılara ev demeye dilim varmıyor ama sayıma göre 20 hane var. 124 de nüfus. Kesinlikle doğru yerdeyiz. Ama bizi dinleyen çıkacak mı? Onu pek bilemiyorum. Aynı dili konuştuğumuzdan bile emin değilim. Hayır, her köye elektrik, su cart curt, televizyonlardan ahkam kesmek kolay, gelip bir de Deli Elmacığı görseler! Bence bilgilendirme kitapçıkları zaten nafile bir çabaydı, bu köyden çıkıp her gün 4 saat git 4 saat dön, okula giden varsa bile yolda öğrendiklerini unutmuştur bana kalırsa. Olacak iş değil yahu. Neyse, derin bir nefees, sakin oluyorum. Oof, of! Daha prezervatifleri sayacağım…
Not: Bu arada bugün köy meydanında çok garip bir şey gördüm ama emin değilim… Sanırım yorgunluktan halisünasyon görmeye başladım.
“Ayy! İnanamadım ya, düşünsenize prezervatif filan taşıyormuş benim nenişko!” diye kikirdedi Sevi, “O günlerde serbest dolaşım varmış eyaletler arasında ve kondom dağıtıyorlarmış feyfiş! İyice korkmaya başladım tabii, benim nene terörist miymiş neymiş anlayamadım. Düşünsene ya, doğum kontrolü filan diyo, bir halt anlamadım neyi kontrol ettiklerini, he he. Doğum bu yani, izinlerini alır, evlenir ve doğurabildiğince doğurursun! Di mi ya? Ama ya, çok karıştırıyorum her şeyi, dur dur, okuyim de soona anlarsın neler olduğunu”
10.Haziran.2010
Ay, valla billa inanmıyorum. Yok yani, olacak iş değil… Şimdi buraya yazacağım sen de inanmayacaksın. Delirmemişim o çıktı çünkü bizim Selin’le beraber gördük bu seferkini ama yani… nasıl, anlamadım??? Bildiğin; donları yok giymeye tahttıravalliyle giderler sıçmaya durumu.
Ya dur baştan anlatayım, ama öyle şaştım ki anlatamam. Sabah çıktık, Refik’le Ceren grup oldu, ben de işte Selin’le. Hane hane gezeceğiz hesapta. Önce anketler, sonra bilgilendirme v.s. O sırada veledin bir tanesi geçti önümüzden. Kara, mor bir çuvala doldurmuş kömürleri, vurmuş sırtına eve gidiyor. Rengi zaten bir garip geldi çuvalın önce bir dikkat kesildim. Tutma yeri de sanki çanta gibi, deri gibi görünüyor, haa kömür taşımaktan deriliği kalmamış yırtık pırtık olmuş ama baktım ağzı fermuarlı ucunda da iki harf sallanıyor; D ve G! Allah allaaah? Selin’le bir göz göze geldik ama ikimizin de dili varmıyor. Neyse, gittik çaldık ilk kapıyı, bir ninem açtı kapıyı buyur etti bizi. Biz Türkçe bilenlerle başladığımızdan çevirmen Cerenlerle takılacaktı bugün. Neyse, divana iliştik biz, karşımıza da evin hanımı, nene ve bir de genç kız bardak gibi dizildiler. Kapkara bir çay geldi, yanında kıtlama şeker filan, başladık sorulara. Kim kimmiş, kaç kişilermiş, ısınma soruları filan, neyse detaya girmeyeceğim zaten anlatacağım o değil. Selin konuşuyor ben not alıyorum filan gidiyor soru cevap ama ben gözlerimi küçük kızın, boynuna doğru kaymış baş örtüsünden alamıyorum. Renkler nasıl canlı nasıl anlatamam. Öyle baktım, şöyle baktım olmuyor. Kıza bir iltifat filan uzanıp saçını okşama numarasıyla şöyle bir yokladım örtüyü. O da ne? Yahu bildiğin saf ipek! Zaten kenarından da etiketin yarısı görünüyor ama ters. İşi gücü bıraktım, okuyacağım ya, eğiliyorum bükülüyorum. O ara çay tazelemeye kalkınca düştüm peşine ve yolda yarısını gördüm markanın: ‘Cardin’ Hoppala! Yahu bir göz odada çocuklarla beraber 6 kişiler, ortada bir delik. Orada yanan ateşle hem ısınıyor hem yemek yapıyorlar. Genç kızın başında ‘Pierre Cardin’ eşarp! Tabii, konumuz nüfus ve nüfus kontrolü, özel meselelere gireceğiz o yüzden yavaş ilerlemek, formlardaki sıralamayı neredeyse harfiyen uygulamak gerekiyor. İnsanlar bir çekinir ya da rahatsız olursa dürüst cevap almak hayal oluyor. O yüzden soramadım da durumu, vallaha çatlayacağım!
11.Haziran.2010
Evet, hiç şüphem kalmadı, bugünkü görüşmelerde ve sokakta birkaç kişide şalvar belinde Dolce Gabbana kemerden, Versace koyu laci bir bluza, neler gördüm neler? Tabii Keje Nine Ankara’ya okumaya giden en ufak torunun vesikalığını göstermek için göğsünden Louis Vuitton bir kese çıkartınca benim yüzümü görecektin! Cidden delireceğim, neler oluyor burda bir anlasam…
Heyecandan dudakları kurumuştu Sevi’nin. Bir soluklanıp yalandı. Koca koca açılmış gözleriyle,
“Hem de çakma filan diil bak bunlar. Hepsi riyıl! Orijinal yahu!” dedi. Ve okumayı sürdürdü.
13.Haziran.2010
Ay! Öldüm bittim. Kaç gündür, inanılmaz bir yoğunluk vardı. Ama sonunda muhabbeti biraz ilerletmeyi becerdim. Zaten prezervatifler ortaya çıktıktan sonra eğer bizle ilişkiyi tümden kesmezlerse sohbet kısa sürede ısınıveriyor. Kıkırtılar, gülüşmeler, utanmalar filan derken, kızların dili çözülüveriyor. Ama köyün her yerine yayılmış ve hunharca kullandıkları 2008-2009 sonbahar kreasyonu markalar konusunda konuşmaya hiç meraklı değiller doğrusu. Hayır ben de, Ceren de, Selin de ağzımızın suyu aka aka bir hâl olduk! Köyde dolaşan parçaların çoğunu almaya bizim aylık maaşımız yetmez. Dükkanların önünde dikilip hayalini kurduğumuz o kadar çok şey var ki burada aklım durur. Ay, hiç halim kalmadı… İki gün sonra da gidiyoruz zaten. Ama bu işin kaynağını öğrenmezsem çatlarım valla.
“İşte” dedi Sevi, “Burda bitiyor cörnıl. Olacak iş mi? Ben de baktım çatlıycam meraktan, küriyositi yani! Dayandım maminin kapısına. Tatilde illa neneme gitcem. Bir kere de olsa elini öpücem. Bi tutturdum bi tutturdum, sorma.”
Pek ziyaretçim olmaz. Aslında hiç olmaz, o yüzden yakınacak değildim ama bu kızcağız bana tüm bunları neden anlatıyordu onu bir türlü kavrayamadım aslında. Ama çok tatlı bir kızcağızdı ve benim de onu dinlemekten başka yapacak bir işim yoktu aslında. Neyse, Sevi anlatmaya devam etti.
Annem yok pasaport çıkarmak gerekir, doğuya vize çok zor verirler feyfiş, mazeret üstüne mazeret uydurdu ya ben dinlemedim. Ayrıca neneme gideceğim, kime ne diye söylenip durdum. Cörnılı okumadan önce böyle laflar etmek bir yana dursun, o güne dek maminin ve Eğitim Bakanlığı’nın sözünden bir kere bile çıkmamıştım. Zaten çıkmak kimin haddine. Okulda uyum sağlamayanı Islah Evi yola getiriverir iki dakkada, değil mi ya? Ama nenemin anlattıkları öyle doğal ve özgürlük dolu günleri anlatıyordu ki kanım kaynamıştı bir kere.
Sonuçta benim belgeler tamamlandı, yazışmalar izinler feyfiş, vizeyi aldım. Örnek bir öğrenciydim zaten, Doğu’da yaşayan anneannemi ziyaret etmemden ne çıkardı? Neyse ki çıkışta kontroller çok sıkı olmuyor da bavulda ayakkabılarla hard diskimin arasında sokuşturduğum notbuk kimsenin dikkatini çekmedi. Nenişin neler hatırladığını bilmediğimden son notbuku ona götürmem gerekiyordu. Şehirden hiç çıkmadığım için ayrıca çok heyecanlıydım. Tabii yolda tangır tungur, heyecan meyecan kalmadı. Terör tehdidi dolayısıyla flaytlar yasaklanalı on yıldan fazla olmuştu. Ben farkı zaten bilemezdim ama bu tarihi treynlerin çok da rahat olduğu söylenemez. On iki saatten fazla sürdü yol. İndiğimde tam anlamıyla dağılmıştım. İstanbul’la alakası yoktu indiğim yerin. Hem çok soğuk hem de sefalet gözle görülür haldeydi. Bavulu sürüye sürüye bir ona bir buna adres sordum ya kimse benle konuşmak istemiyor gibiydi. Beni anlayabildiklerinden de emin değildim ama sonunda eski püskü bir araba durdu önümde. Şoför gülümseyip, ‘Taksi?’ dedi. Derin bir soluk aldım. Neyse, bir macera bir macera anlayacağınız. Sonunda nenemin eve vardım. Onunla yüz yüze ilk defa karşılaşacaktım, düşünün bendeki heyecanı! Tamam netten, Holoyla konuşmak neredeyse gerçek gibi derler ama inanmayın! Kapıyı çaldım. Açması bayağı bir uzun sürdü. Gözleri aynı mamininkilerdi. Beni resmi bir tavırla buyur etti. Kapıyı ardımdan kapatınca, bana dönüp uzun uzun bakarken gözlerinin dolduğunu fark ettim. Sonra kollarını açıp bana doğru iki adım attı. Topallıyordu. Ona sarıldım. Nenem, nane şekeri gibi kokuyordu.
Annemle aralarında geçenleri ve ben doğduktan kısa bir zaman sonra buraya taşınışını filan anlatacak değilim, ben de pek iyi bilmiyorum o hikayeyi zaten. Hem buraya gelmemle bu olanların hiçbir ilgisi yok. Sonuçta oradaydım ve cörnılın gizemini çözecektim. O akşam bana sardığı dolmaları lüplettim ve bana hazırladığı -‘yer döşeği’ dediği- minderlerin üzerinde bayılmışım.
Ertesi gün kahvaltı ederken ona neden geldiğimi söyledim. Hem şaşırdı hem de biraz rahatlamış gibi göründü.
“Şş” dedi, “Bir kahve koyayım da, içerken halleşiriz”
Divanın üzerine kurulduk. Ona cörnılını verdim. O buna şey diyor… hah! ‘günlük’. Neyse, gözünde gözlükleri biraz cebelleştikten sonra bana uzattı ve okumamı istedi. Ona okudum. Sayfalarda ilerledikçe, bir gülümsüyor bir hüzünleniyordu. Sonunda, size de okuduğum son sayfalara geldiğimde iyice mahzunlaştı. Bir süre hiç konuşmadan oturduk. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Olanları hatırlamaya çalıştığını varsayıp bekledim. Derin derin soluklandı ve Haziran 2010’da başından geçenleri anlattı.
Esra
Ben meraklanmayayım da kim meraklansın? Onca sefaletin içinde onca ünlü marka, her ailenin elinde, üstünde başında servet değerinde kıyafetler, aksesuarlar! Bir yandan işimi yapıp diğer yandan da hatunlarla muhabbeti kurdum. Sonunda yaşlılardan biri merakıma dayanamayıp neler olduğunu anlatmaya başladı.
Her şey birkaç yıl önce yaşanan bir aşk hikayesiyle başlıyordu. Deli Elmacıklı Fırat’la, Uyuz Hamamlı Hivda birbirlerini görür görmez vurulmuşlardı. Ama oralarda aşık olmak şehirde olduğu kadar kolay değildi. Oymak vardı, aşiret vardı, örf vardı, âdet vardı, töre vardı! Hivda’nın babası Tahsin Ağa, çulsuz Ferit’in oğlunu kızına yakıştırmadı. Ferit de ne Tahsin Ağa’yı ne de Uyuz Hamamlıları hiç sevmezdi. Bu birliktelik mümkün değildi. Oysa gönül ferman dinlemiyor. Fırat bir yolunu buldu, bir gece en yakın arkadaşının arabasıyla Hivda’yı kaçırdı. İki ailenin ve jandarmanın da peşine düşeceğini bildiğinden, ana yollardan kaçınıp dağ yollarına yöneldi. Ama kısmet bu ya daha çok uzaklaşamadan lastikleri patladı. O ıssız yolun ortasında onları bulan da Hivda’nın delifişek ağabeyi Hüdaverdi oldu. Bir hışım kardeşini Fırat’ın kollarından alan Hüdaverdi’nin gözü dönmüştü bir kere. Irz dedi, namus dedi, çekti vurdu Fırat’ı. Eve döndüklerinde, olanları öğrenen Tahsin Ağa kızını odasına kilitleyip Hüdaverdi’yi ise alelacele ve kimseden habersiz İstanbul’a kaçırdı. Onun aşireti daha büyüktü, güçlüydü. Çulsuza diyet ödemeye de hiç niyeti yoktu. Kendilerini koruyabilirlerdi ama oğlunun kaybolması zorunluydu.
Ferit ve Deli Elmacıklılar bir dellenip silahlandıysa da Tahsin Ağa ile baş etmeleri imkansızdı. Zaten birkaç gün sonra Hivda’nın kendi canına kıydığı duyulunca iki köyü de büyük bir sessizlik kapladı.
Bu sırada apar topar İstanbul’a yollanan Hüdaverdi yapayalnız kalmıştı. Banka hesabında yüklü miktarda parası olsa da artık ailesi ile ilişkisi tümüyle kesilmişti ve oralarda, köy yerinden büyük şehrin göbeğine düşmüş eğitimsiz bir delikanlıdan fazlası değildi. Ama şaşkınlığı kısa sürdü. Bol para harcayıp sosyetik mekanlarda boy gösterirken ateşli kişiliği ile bazı karanlık tiplerin ilgisini çekmesi uzun sürmedi. Eski bağlantılarından güvendiği birini kullanıp bir kaçakçılık rotası oluşturması onu bir süre sonra önemli bir adama dönüştürdü. Birkaç büyük işin ardından kendi çetesini kurup hızla yükselmeye başladı. Bir yandan da çılgınca para harcıyordu. Yeni kurduğu ilişkiler sayesinde, İstanbul gecelerinin aranan simalarından olmuştu. Şehirli olmanın, görüntüde bittiğini de kavramıştı. Her gün alışverişteydi. Bir gün İstinye’de bir gün Nişantaşı’ndaydı. İşte o günlerde büyük mağazalardan birinde çalışan bir tezgahtar kızla tanıştı. Kızın adı Oya’ydı. Oya, İstanbul’un kenar mahallerinde büyümüş, akıllı, hırslı ve güzel bir genç kızdı. Her gün gördüğü zenginliği, şatafatı arzuluyordu. Hüdaverdi’yle yakınlaşmaları kolay oldu. Ne kadar karizmatik ve zengin de olsa aslında pek az şey görmüş bir köy delikanlısıydı oğlan. Birkaç ay sonra kara kara Mercedesler, Bmwler, mahallenin dar sokaklarından geçip, Oya’nın annesiyle yaşadığı mütevazı evin önünde durdu. Zamanın önemli babalarından Uzun Mahmut, Hüdaverdi’ye istedi kızı ve verdi gitti annesi.
İş ve siyaset dünyasının ünlü simaları ve sanatçıların tam kadro katıldığı, İstanbul’da uzun yıllar konuşulacak bir düğün yaptılar. Tüm gazete ve dergilerde boy boy fotoğrafları yayınlandı. Hemen balayına çıktılar. İkisi de çok mutluydu. Dönüşte Hüdaverdi, Oya’nın tezgahtar olarak çalıştığı dükkanı satın alıp karısına düğün hediyesi olarak verdi. Kızcağız daha fazla ne isteyebilirdi ki? Dünyanın en ünlü markalarının satıldığı mağazası sayesinde hep istediği gibi ünlüler ve zenginlikle her an iç içe olabilecekti. Fakat onlar evliliklerinin tadını çıkarmaya vakit bulamadan, Hüdaverdi, İstanbul Polisi’nin düzenlediği büyük bir kaçakçılık operasyonunda, kaçmaya çalışırken geçirdiği trafik kazası sonucu öldü. Oya hayatının son bir iki ayında ne inanılmaz şeyler yaşamıştı. Bir süre yas tuttuktan sonra işinin başına dönmeye karar verdi. Artık zengindi ve hayat devam ediyordu.
Mağazasının asma katında oturmuş, getirteceği yeni modelleri seçerken girişte kopan bir gürültü dikkatini dağıttı. Yerinden kalkıp aşağı baktığında kapının önüne yanaşmış bir kamyonetten atlayan bir sürü adamın mağazaya doluştuğunu gördü. Adamlar bağırıp çağırıyor, ortalığı birbirine katıyordu. Aşağı koşup karşılarına çıktı. Burası onun mağazasıydı ne de olsa!
En önde yürüyen, ellili yaşlarda görünen adamın önünde durdu. Ekşi ekşi ter kokan adam belinden bir silah çıkartıp,
“Ferit ben. Hüdaverdi nerdedir?” diye sordu.
Oya sinirden korkusunu bastırmıştı. Mağazasını dağıtmaya ne hakkı vardı bu heriflerin?
“Öldü” dedi, “Ne istiyon?”
Ferit şaşırdı. Bir an duraladı. Gözleri dolu dolu olmuş genç kadına baktı. Diğer elinde düğün resimlerinin olduğu gazetelerden birini tutuyordu.
“Öldü mü?” dedi, gırtlaktan gelen gür sesiyle, “Sen kimsen?” diye sordu.
Oya sesinin titremesine engel olamıyordu.
“Karısıyım. Ne istiyon ya?”
Ferit silahını ona doğrultup,
“Oglumun gatilini bulmaya geldim, hele gısmette sen varmışsen” dedi.
Oya’nın gelecek hayalleriyle pır pır eden gönlünü kurşunla doldurdu. Genç kız son nefesini verirken üzerinden atlayan Deli Elmacıklılar mağazayı yağmalayıp, ayrılırken genç kızın körpe bedenini, mekanla beraber alevlere kurban edip oradan uzaklaştılar.
Nenem, tam elli yıldır dillendirmediği öyküyü bitirirken, “İşte,” dedi titreyen sesiyle “o yoksunluk içinde gördüğüm onca marka, çulsuz Ferit’in yağmasından kalanlardı. O çantalar, bluzlar, eşarplar Fırat ile Hivda’nın aşklarının yol açtığı ölümlerden geriye kalan kan tuzuydu.”
Oya
Artık hatırlıyordum. Sevi, nenesinin hikayesini bitirdiğinde gözlerinden süzülen yaşlara engel olamıyordu. Bense kendimi bir kuş kadar hafiflemiş hissediyordum. Neler olduğunu anlamadan geçen elli yılın ardından, sonunda gerçeği öğrenmiştim. Neden burada olduğumu anlamıştım. Buraya nasıl geldiğimi de hatırlamıştım sonunda. Artık huzura kavuşabilirdim. Sevi ayağa kalkıp elindeki günlüğü beline sokuşturdu. Yanında getirdiği bir şişe suyu üzerimdeki toprağa döküp, içinden kısa bir dua mırıldandı. Benim gibi onun da içinin rahatladığını hissettim. Hava da ısınmıştı. Dönüp kısa ve ağır adımlarla uzaklaştı.
Sevi
Nenemden döndüğümde ne yapmam gerektiğini çok iyi biliyordum. Bu olanları birine anlatmak zorundaydım ve tüm bu saçmalığın kurbanı genç kadından başka kimseye anlatamayacağımı da iyi biliyordum. Zincirlikuyu’dan çıktığımda nasıl rahatladım size anlatamadım. Ama son bir kez dönüp kapının üzerindeki yazıya bakınca, ilk defa o gün içim ürpermedi.
“Her Canlı Ölümü Tadacaktır”
Kan Tuzu: Aşirete mensup iki şahıstan biri diğerini katlettiği takdirde, katil taraf, maktulün akrabasına aşiret örf ve adeti gereğince diyetini vermedikçe, katil ya da en yakın akrabasından herhangi biri katledilir. Cinayet ânı ve sonrasında maktulün akraba ve oymağı katilin ve akrabasının eşyasını yağma eder. Yağma, aşiretler diyetince bir haktır.
Demokan ATASOY
