NÜKLEER KIŞ / Koray GÜNYAŞAR
Duyur

 

Kısa aralıklarla çığlık atıyor. Duyuyorum. Yardım istermiş gibi değil, daha çok boşlukta kalmanın cesaretiyle. Hani evde kimse yokken bağıra çağıra şarkı söylersiniz ya, kimsenin sizi duymayacağını bilirsiniz, işte öyle bağırıyor acısını içinde tutmaktan sıkılmış, ağzından tomar tomar kan fışkıran kadın.

"İki ya da üç oda uzakta."

"Bakacak mıyız?"

"Sikerler. Umrumda değil ne alacaksak alalım siktirip gidelim."

Haklıydı. Sağa sola karışmadan, kimseyle dalaşmadan alınacak ne varsa alınmalı ve geri dönülmeliydi.

"Görüyor musun?"

Zifiri karanlıkta ne kadar görülebilirse o kadar görüyordum işte. Işık yakmamak önemlidir. En küçük iz ya da ipucu bırakmadan halletmek en doğrusu.

"Görmeye çalışıyorum. Ne var ki?"

"Dikkatli bak, elimle hissediyorum işte."

"Yuva mı lan?"

"Yuva."

Sesinin doğrultusuna uzandığımda fark ettim boşta duran cansız elini. Elimin tüm vücudunu dolaşmasına izin verdim. Başı yerindeydi. Gövdesinin sol tarafı büyük oranda kopmuş, yer yer de çürümüştü. Bacakları iki yana çarpılmış gibi açılmıştı. Lakin tam manasıyla bir "yuva"ydı. Çünkü karnında en az 9 tane kurşun deliği vardı.

"Yakayım mı feneri?"

"Yak yak, çok dikkatli ama."

Feneri yaktı ve karanlık hastane odasının bir parça olsun aydınlanmasına izin verdi.

Ceset tam da hayal ettiğim gibiydi. Fark edilmememiz için çabuk çalışmam gerekiyordu. Hemen kurşun deliklerine elimi soktum.

"Var mı?"

"Bakıyoruz ya işte."

"Çabuk ol."

"Oluyorum."

Kurumuş kanın içinde, organik kayganlığı geride bırakarak bir parça metal arıyordum. Barutsuz ve deforme mermi arayışı bu; aslında içini karıştırdığım bu adamdan çok farkı yok onun da. Uzaktaki kadın yine çığlık çığlığa bağırıyor. Belli ki önceden gelip doğramışlar.

"Hay sikicem sussa bari şu karı. Geberse de kurtulsak... Var mı?"

"Bakıyoruz dedik ya lan!"

"Çabuk ol gelecekler iki metrekare alanda sikecekler şimdi bizi."

"Gel sen yap çok meraklıysan."

"Karı gibi ağlayacaksan yaparım da, sorun değil."

Bazen sinirimi bozuyordu. Hatta çoğu zaman sinirimi bozuyordu. Gerçekten. Bir an durup kafasını tüm gücümle yere vurmak istedim. Müsaitti, yere çömelmişti. Bir kere başını tutup yere vursam gerisi gelirdi. 15 saniye sürerdi en fazla. Bilemedin 20 saniye.

"Sessiz ol."

"İşini yap sen de o zaman."

Parmaklarım ancak üçüncü kurşun deliğinde değdi ezilip büzülen kurşun parçasına.

"İyi durumda."

"Şahane, çıkarayım mı ben?"

"Buraya kadar ben yaptım yine yaparım."

"İyi."

Diğer delikleri kontrol edip işe yarar haldeki toplam 4 mermiyi cebime attım. Kimse gelmeden bir kaç parça malzemeyle sıvışabilirsek kârlı bir gece olabilirdi. En azından İsfendiyar Usta bu 4 mermi karşılığında karnımızı doyuracak bir kaç parça yiyecek atardı önümüze.

"Azcık da sargı bezi falan bulalım. Bak radyasyon ilaçları var şurada da."

"Salla sargıyı ilaç iyidir, daha fazla ilaç bulsak ya! Gerçi talan etmiştir ibneler şimdi her yeri burada."

"Kadına baksak mı?"

"Siktiret diyorum kadını, başımızı belaya sokma."

"Kıvranıyor ama..."

"Kim kıvranmıyor?"

Haksız sayılmazdı. İstanbul'da taş taş üstünde kalmamış, millet sokakta geberiyor.

"İki çığlık yüzünden götümüzden olmayalım şimdi."

"Olmayalım."

Metalik bir ses geldi bir anda alt katlardan birinden. Demir giriş kapının gıcırtısı. Feneri telaşla söndürdü.

"Anasını sikeyim."

"Şşşşt... Sessiz. Kıpırdamak yok"

Yuvanın yanından ayrılıp karanlık hastane odasında kendimizi saklayacak bir delik bulmaya çalıştık. Köşedeki ceset yığınını gösterdi. Sessizce kendimize bir yer açtık. Uzaktan silah sesleri gelmeye başlamıştı bile.

"Buldular alt katta birini."

"Konuşma da bizi de bulmasınlar."

"İyi, her bi boku sen biliyorsun."

Çoktandır ölüm dağılıyordu bir zamanlar şifa dağıtılan hastanede. Savaş sonrası hükümetin kontrol altına alamadığı bu bölgede kimin eli kimin cebinde belli değildi. Gündüz ya da gece, her an ölüm kokusu, her dakika yeni bir el silah sesi duyuluyordu harabelerin ve yıkıntıların arasında. Şehir gece bile susmuyordu, her geçen dakika yavaş yavaş ölüyordu.

"Kadını bulsalar bari."

"Lan sus!"

Merdivenlerden ayak sesleri yükseldi. En az on kişilik bir grup, pek de ihtiyatlı davranmaya gerek duymadan odalara dalıp canlı biri varsa alıp götürüyor, ölü biri varsa soyuyor ve etrafta ne kadar malzeme varsa talan ediyordu. Şehrin bu tarafında çatışan en kuvvetli gruplardan birine bağlılardı. "Kavalalılar", sağlık malzemelerini elinde tutar ve doğru bedeli ödemeyen kimseye de vermezlerdi. Sağlık sektöründeki bir yapılanmaya göre oldukça kanlı sayılırlardı.

Kadının inlemesiyle ayak sesleri merdivenlerden uzaklaştı. Aceleci adımlarla odaya girip kendi aralarında tartıştılar. Mırıltılar kahkahayı takip etti. Şok olmuş kadının artık yüksek perdeden fırlattığı çığlığı dinlemeden zevkle doğrayıp bir kenara fırlattılar.

Kısa bir sürelik sessizlikten sonra üst kat merdivenlerine doğru tırmanmaya devam ettiler.

"Kaçalım mı?"

"Ne gerek var. Siktirsinler gitsinler, altta erkete varsa ne bok yiyecez?"

"İndiririz."

"Otur oturduğun yerde başımızı belaya sokucaksın."

"Eskiden değildi şimdi girecek sanki."

"Sus! Yakalayıp sıçacaklar şimdi ağzımıza."

Üst kattan gelen gürültüyle irkildiler. Bir dolap devrilmişti ya da bir kaç ceset yüksek bir yerden aşağı düşmüştü. Nefeslerini tutup ceset yığınının içinde beklediler. Leş kokusu eskisi kadar rahatsız edici değildi.

Önden üç dört kişilik bir grup aşağıya indi hızlı hızlı. Daha kalabalık olan ikinci grup ellerinde bir çuvalla ağır ağır merdivenlerden iniyor gibiydi. Bir alt kata inmeden duraksadılar. Çuvalı yere bırakıp bulunduğumuz odaya doğru yürümeye başladılar. Ayak sesleri yükseliyordu.

Elinde fenerle odaya girdi ilki. Altında parçalanmaya yüz tutmuş pantolonu, yüzünü kapatan sakalı ve gece gibi gözleriyle küçücük hastane odasını inceliyordu. Sağ elinde her an işini yapmaya hazır bir pala tutuyordu. İlk incelemeden sonra geri kalanlar da odaya girip kısa bir araştırma yaptılar. Cesetlerle çok ilgilenmeyeceklerini biliyorduk. Yığınlanıp kenara atıldıklarına göre hepsi daha önceden soyulmuş ve incelenmişti. Zaman kaybına değmezdi. Etrafta bakmaya değer o kadar çok ceset vardı ki!

Nefesimizi tuttuk ve fenerin aydınlattığı son ışığın da odayı terk etmesini izledik. Çuval, eğer gerçekten de bir çuvalsa, yeniden sırtlanıldı ve ayak sesleri merdivenlerden aşağıya doğru saniye saniye uzaklaştı.

"İyi atlattık."

"Bir daha konuşursan ağzına yüzüne sıçarım senin. Geçen sefer çiziyorlardı az daha hatırlarsan."

"Bir şey olmadı işte kes sesini."

"Gidelim bir an evvel."

"Asıl şimdi gitmiyoruz, bir süre daha geri dönmezler."

"Hay ben böyle işi..."

Sözümü bir sürünme sesi kesti. Odaya doğru yönelmiş, her saniye daha da artıyordu gürültüsü. Kapıya doğru döndük ve nefesimizi tutarak karanlık koridora doğru baktık. Ay ışığının yer yer aydınlattığı kanla kaplı zemine, belinden aşağısı koparılıp atılmış bir kadının ızdırap dolu yüzü yansıyordu. Konuşacak ya da inleyecek hali yoktu. Bu şekilde giderse bir dakikayı bulmadan kan kaybından ölecekti. Sanki tanıyordum onu...

Kadının gözleri büyüdü.

Sırtımda bir sıcaklık var...

"Orospu çocuğu!"

Sırtımdan giren bıçağın metal soğukluğunun etkisiyle fışkırdı ağzımdan kan. Yere devrilip gözlerim kadınınkilerle buluştuğunda girdi ötekisinin eli cebime. Kurşunları aldı, yüzüme tükürdü ve kadınla beni koridorda baş başa ölüme bıraktı.

"Hepimizin yazgısı bu." dedi kadın. "Bu şehir gibi öleceğiz. Yakıp, yıkılıp, çalınıp öldürüleceğiz. Alın yazımız ve cezamız bu bizim."

Gözüm kararıyordu.

Tanıyorum sanki kadını.

Belki de hiç konuşmadı bile.

Hassiktir. Gerçekten de ölüyorum.

 

Koray GÜNYAŞAR