| Duyur |
Samanyolu sanki kabahatini saklamaya çalışan biri gibi sessizdi.
Aset, bir çocuğun gözlerine benzeyen engin ışık denizinin üzerinde öfkeyle kanat çırptı. İçinden soyunu bu aşağılık diyarlara sürenlere söylenerek, sadece kendisi ve birkaç türdeşine saklı olan bir dilde küfretti. Ulu varlıkların düşüşünün her şeyin en eskisinden, özünden habersiz, tasasız varlıklara nazaran çok daha büyük olacağını, elbet her ulunun da bir gün düşeceğini, işte o zaman çok güçlü ve sağlam durması gerektiğini öğüt veren Tauron’un, şimdi kendi külleri üzerine çökmüş olan saraylarında yaptığı o eski konuşmaların anısı o an bile belleğinde yanıyordu.
Ki o zaman daha toylardı. Hem de daha farklı, daha güçlü, daha kendinden emin. Ki biraz da her şeyden habersiz. Çizilen sınırların ötesine gitmeyi hiç düşünmemişler, bilgiden yana cahil ve kargaşadan yana masum, öylece yaşayıp gitmişlerdi. Ne büyük zalimlik! Yaşadıkları bu acı olay, bu sürgün, bu acımasız, sebepsiz, ölçüsüz ceza onları memleketlerinin günahsız topraklarında edinemeyecekleri kadar büyük bir tecrübe ile olgunlaştırmıştı.
“Nerelerden nerelere?.. Işığın göbeğinden loş, kirli bir gerçekliğe ve bu dayanılmaz çirkinliğin tarlalarına!”
Sayısız partikülün bir araya gelerek sırtında meydana getirdiği dantelimsi kanatlar her sabırsız çırpışında yıldızların arasında parlıyor, bunlardan yansıyan ışık geçtiği kozmik patikaları aydınlatıyordu. Dipsiz karanlıkta bile her şeyi görmesini sağlayan gözleri, sıkıştırılmış süpernovalar gibi parlaktı. İçinde ise bu rezil evrenin tozlu kütlelerini yutmaya tenezzül etmeyen, kibirli ama aç ve derin boşluklar vardı.
Bu başlarına gelen, bu sebepsiz ceza. Sebepsiz! Aset, türünün düşüşünün ufak bir kabahatten bile kaynaklanmadığına öyle emindi ki...
“Üstünlüğümüz birilerine dokunmuş olmalı. Birileri rahatsız oldu ve kötü olanlar arasında isimlendirildik. Adımızı değiştirdiler! Kıskançlık! Bizi çekemediklerinden... Üstünlüğümüzden, evet, üstünlüğümüzdendir...”
Ne olduğunu hatırlayamadığı sebepler üzerine kafa yormaktan sıkılmıştı. Tauron ona bu yıldız adasını keşfetmesini salık vermişti. Bu sınırlı evrene düşüşlerinden beri hissettiği zihinsel yorgunluktan dinlenmek için, Samanyolu’nun patikaları arasına dalıp yıldızların akıl bulandırıcı ışığından rengarenk perdelerle ayrılmış bir mekana doğru inişe geçti.
Kapkara ve niteliksiz boşlukta sapsarı bir bilyeye benzeyen gezegene inişini gerçekleştirdiğinde alacalı metalden ayaklarının altında kabaran tozun desenlerinin ortaya çıkardığı manzara görülmeye değerdi. Bunlar, yıldız sistemleri boyunca huzursuzluğa neden olacak kadar geniş toz ve kayalardan oluşmuş burgaçlar idi. Gözleri uzakları seçemeyen meraklı bir kabilenin yaratıkları, bunlara bir anlam vermek için camdan, uykusuzluktan ve alın terinden bir alet yapmışlardı. Aset’in ayaklarının dibinden fışkıran bu gizem, onları en az dört asır oyalamıştı.
Aset, kaygılı bir şekilde fısıldadı: “Bizi burada rahatsız etmesinler. Hiç olmazsa, burada, bu kapalı kutunun içinde özgür olalım. Bizi eleştiren veya bir durduran olmasın. Artık evrenin sınırlarını koruyan bekçiler üzerimize gelmesin, yerimizi daha da dar etmesin.”
Nefesi yıldız tozlarını hareketlendirdi. Fısıltısı serzenişten küfre dönüştü. Öfkesini, dokunabileceği bir şeye dökmek istedi. Elinin uzandığı en uzak ve en parlak mavimsi bir yıldızı kavradı. Onu avucunun içinde sıktı, sıktı. Ta ki kömür gibi bir taş parçasına dönene kadar. Avucundan saldığında nötron yıldızı çıldırmışçasına dönmeye başlamıştı. Yaptığı şeye kibirle bakıp kanatlarını çırpmaya başladı ve havalandı. Kafasında sıkıntısını unutmasını sağlayacak bir rota belirledi. Samanyolu’nun daha içteki patikalarına daldı.
Omzunun üzerinden etrafı seyrederken kavruk bir gezegenin üzerinde kah dört ayak kah iki ayak üzerinde yürüyen, çalışkan ama meraksız bir halka rastladı. Onlara kendi usülünce selam verecek oldu, ama sonra nasıl olsa onu anlamayacaklarından emin olduğundan bundan vazgeçti. Bunun yerine işlerini nasıl yürüttüklerini izlemeye koyuldu. Bu yıldız adasında akıllı yaşamın nasıl sürüp gittiğini öğrenmenin daha eğlenceli bir yoluydu bu.
Onların dağlar gibi kat kat yüce bir zirveyi inşa edişlerini seyretti. Ne acayip bir işti! Dağlara, tepelere kendilerine benzeyen suratlar kazımaları yetmemiş gibi tekrar eden şarkılar eşliğinde, “Kendilerini ve Evren’i Yaratanlar’a” var edilmelerine karşılık bir teşekkür hediyesi olarak bu yapılara taş ve çamur taşıyorlardı. Bu akıl erdirilmez bir telaş ve çaba idi ki Aset’i hem güldürmeye hem de kızdırmaya yetti.
Aset, “Küçük düşünüyorlar!” diye ciyakladı. Samanyolu’nun göbeğinde beklenmedik bir sarsıntıya neden oldu ciyaklaması. Nefesi gezegenin atmosferini kavururken, halkın kökü bir daha türememecesine kurumuştu. “Evreni tek ve kısıtlı sanıyorlar, hayal etmiyorlar, daha genişini, enginini ummuyorlar. Gönülleri geniş, zihinleri dar. Daha ötesine gitmeye hevesleri yok, öyleyse bu denli enerji harcamaları kimsenin hayrına olmaz; ne benim ne de onların!”. Sitem içeren mırıltısı yakındaki yıldız sistemlerini birbirine katmış, oluşan toz bulutu uzaklardan onları gözlemleyen meraklı halkları dehşete düşürmüştü.
Aset, dantelimsi kanatlarını çırpmaya devam ederek asırlar boyunca Samanyolu’nun patikalarını arşınladı. İlk düştüğünde binbir kusurla örtüldüğünü zannettiği bu evrende aslında görülecek, incelenecek, şaşılacak ne kadar da çok şey olduğuna şaşkınlıkla tanık oluyordu. Gezintisi sürdükçe bu engin mekanı keşfetme arzusunun dinmesini bekliyordu. Ama böyle olmadı. Gezip yeni şeyler gördükçe merakı daha da kamçılanıyordu. Her yerde, her kuytu köşede, her el değmemiş, göz değmemiş noktada öğrenilecek bir bilgi bulması Aset’in başını döndürmüştü. Bu algılayışla zihni yavaş yavaş açıldı, gerçekleri görür hale geldi. Tauron’un bu evrenin basit görünen yapısındaki karmaşayı bu denli övmesinin değerini anlamaya başladığını hissetti. Aslında, düşündükçe bu acı tecrübelerinin onlara, kibirli türlerine zihin çerçevelerini genişletme konusunda ne kadar büyük fırsatlarla geldiğini algılamasının an meselesi olduğunu da artık hissediyordu. Yalnızca bunu kendi kendine itiraf etmesinin biraz uzun sürebileceğinin farkındaydı. Bu, türünün pek değişmeyen, dik kafalı yapısında vardı; istemediklerinde anlamaları çok yavaş oluyordu.
Asırlar ufak bilgi parçalarını kovalamakla geçti. Aset, şimdi doğum ve ölümün bu yıldızlardan ufak canlılarca, evrenin enerji dengesini yerinde tutan önemli bir döngü olarak görüldüğünü biliyordu. Bu acınası derecede küçük canlılarla bunun gibi düşündürücü konularda aynı fikirde olması aklını karıştırmıştı. Böylesi düşüncelerin yalnızca kendi türüne özgü olmaması kibrinin peçesini düşürmüştü; bunu kendi kendine itiraf etmekten çekinmedi. Ne kendisi farz ettiği denli yüce bir zihnin sahibesiydi ne de bu evren ilk başta zannettiği gibi yalnızca aşağı türlerle dolu idi.
Gördükleri arasında adinin de adisi türler de yok değildi elbette. Tüm hayat enerjisini türdeşlerinin canını sömürmekle elde eden kabilelere, daha da pervasız biçimde alt türlere zulüm etme gücünü kendinde gören türlere ve aralarında anlamsız gruplaşmalara, bir diğerine garip adlar takarak onları aşağılama yoluyla kendini yüceltme yanılgısına düşen halklara da rastlamıştı bu gezintisi boyunca.
Bu görkemli çeşitliliğe şaştı. Ağzından hayret nidası içeren bir fısıltı çıktı. Nefesi yaşlı yıldızları birbiri üzerine çaldı, bundan yeni yıldız sistemleri peyda oldu. Aset durup bu güzel kabahatini seyre daldı.
Ama hala aklını karıştıran bir soru kafasını meşgul edip duruyordu. Bunca çeşitliliği bir düzen içinde var edip bu evrene salan zihniyet kime aitti? İlk fikir kimden çıkmıştı? Sürgüncülerin atası olabilir miydi? Aset, böyle ufak ama karmaşık bir sistemin Sürgüncüler tarafından yaratılıp ortaya salınmayacağından emindi. Başkalarına gösterip böbürlenebilecekleri hiçbir güzel şeyi ulu orta sergileyip de ziyana girmezlerdi. Çıkarları olmayan işe ise hiç başlamazlardı. Halbuki bu evreni tasarımlayan veyahut tasarımlayanlar, ne idiyseler, marifetlerini değersiz bir şey gibi ortaya sermekten çekinmemişlerdi. Kuşkusuz böbürlenmeyi sevmiyorlardı; halbuki bu ne güzel bir fırsattı! Böylesi çetin ama ödülsüz bir işten çıkar sağlama hevesine soyunmamışlardı. İşte bu şaşılacak bir şeydi. Sebepsiz bir yaratılış! Buna ihtimal vermeyecek derecede hesap yapmayı biliyordu. Kimse enerjisini ödülsüz bir şey için boşa sarf etmezdi. Daha önce böyle bir şey görmediğine dair kendi kendine yeminler savurdu. Sesini elinde olmadan yükseltmişti. Nefesi Samanyolu’nun ışıklarını alevlendirdi, ışık adasının ak olan rengi sarardı, yer yer kızardı. Bazı yıldızlar, hatta yıldız kümeleri hızla yer değiştirdi. Aset, bunları süpürüp giden kanatlarını çırparak yoluna devam etti.
Bir kara deliğin içine çekilmekte olan bir yıldızın önünde dikilip durdu, elini kolunu koyacak bir yer arandı. Ancak, bu hareketinin çıkardığı esinti yıldızın batışını hızlandırdı. Evrenin bu mahallesinde yaşayan canlıların hayatlarını mahveden, onlar için büyük felaketler yaratan nefesini tutmaya çalışarak yıldızın etrafındaki kaya parçasının üzerine geçici bir barınak kurmuş, akıllı mı akıllı bir türün bu karnı aç delikten kurtulmaya çalışmalarını seyretti. İncelemesi çok zevkli ve öğreticiydi. Kendi elleriyle yarattıkları şeylere öyle ölçüsüz bir değer yüklemişlerdi ki kendi canlarını bu kara noktaya batmaktan kurtarmayı ikinci plana atmışlardı.
Korumaya çalıştıkları ne kadar değerli bir şey olabilirdi ki? Bu Aset’in merakını körükledi. Daha da dikkatli baktı ve bunların bilgi yüklü ağaç parçaları olduğunu gördü. Ancak çok zayıf bir hafızaya sahip olan bir tür, elindeki bilgiyi korumaya böylesi bir çaba gösterirdi. Onun için acınası bir durumdu. Bu telaşlı hallerine alay ederek gülümsemekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Ne zavallı şeylerdi!
Ama onların yaptıklarına daha dikkatli baktığında başka bir şeyi daha gördü, aklını başından alacak denli şaşırtıcı bir şey: Bu hayat kırıntıları, bardağın dibinde kalan son damla kadar değersiz yaratıklar, geleceklerine dair planlar yapıyorlardı! Bu acınacak derecede cılız ve güçsüz yaratıklar evreni anlamak için tüm sınırlarını zorlayan bir çaba gösteriyorlardı. Şimdi ise taştan yuvalarından daha ötesine taşınmayı arzuluyorlardı. Belki çok uzun zaman alacaktı, ama bildiğimiz evrenin ötesi neden olmasın, diye soruyorlardı? Oralara gitmek, hatta belki oralarda yaşamak neden mümkün olmasındı? Böylesi hayaller kurabilmelerinin ihtimali bile Aset’i gezintisinden alıkoymaya yetmişti. Onlar için çok ileri olan düşüncelerin içine girmişlerdi. Nefesini tutmakta zorlanıyordu. Bir üfürüğü bile bu acizlerin onca zamandır kurmaya çalıştıkları medeniyeti yıkmaya yeterdi. Ama bunun olmasına izin vermemesi gerektiğini düşündü. Doğal ortamı bozmamaya çaba göstererek kendini boşluğa saldı. Omuzlarını büzdü ve kanat çırpmadan yıldızlararası boşlukta süzüldü.
Belki Samanyolu’nun dışına doğru gitmesi bu kabilenin yararına olacaktı. Kendi kaderleri de, daha önce hiç düşünmeden yakıp yıktığı medeniyetlerin sonu gibi olmasın diye oradan uzaklaştı. Önce Andromeda’ya, sonra Triangulum’a doğru gidebilirdi. Orada da görülecek ve yaptıklarına hayran olunacak medeniyetler olabilirdi. Belki de bundan sonraki tüm uğraşı bu olacaktı. Tauron bu yepyeni gerçeklik platosu hakkında ne kadar da haklıydı. O’nun öğütlerini düşünürken yavaş yavaş bu evrene düşüş sebeplerini de sindirmeye başlamıştı. Her şeyi kendine itiraf etmesi an meselesiydi.
Düşünüyordu ki, kahrolası bazı aşağı medeniyetler, tam da kendi türünün beceremediği o üstün zihinsel seviyeye yükselmişlerdi. Böylesi beceriksiz vücutları ile derin bir düşünce ve hayal gücünü nasıl birleştirebiliyorlardı? Onları, hangi yok olası varlık ya da varlıklar bu garip çelişki içinde yaratmışlardı? Lanet olsun! Onları kendilerini aşan bir kapasite ile yaratırken ne düşünüyorlardı? Akıllarından geçen neydi, en sonunda neyi başarmayı planlıyorlardı?
Aset düşündü: “Sanırım zamanında bizi yaratanın, yapmayı beceremediği şeyi yapmayı düşünüyorlardı. Hayal etmeyi beceremedik ve düştük. Daha enginini, daha ötesini umursamadık ve silindik. Artık yerimize kimi getirirler, onu bilemem; ama tahmin edebilirim: elinde olandan daha büyüğünü elde etmeyi, gözünün gördüğünden daha uzağına gitmeyi, aklının alabileceği en zor şeyi düşlemeyi arzu edenleri. Kuşkusuz, onlar en güzel yaşamı hak ediyorlar. Bizler ise, itiraf etmesi ne kadar güç olsa da, bu adi cezayı sonuna kadar hak ediyoruz. Her bir hücremiz cezalandırılmalı bunun için: çünkü elimizdeki ile yetindik, düşünmedik, hayal kurmadık. Bize verilenleri aşağı gördüklerimizin bile yapmadığı gibi, oldukları şekilde kabul ettik. Aşağı gördüğümüzden bir fazlamız yok bizim. Hayallerinin gerektirdiğinden daha büyük güçlere sahip varlıklarız biz. Bizi yaratmak, yaratan için hiç de zevkli olmamalı. Ancak onu bizi bulan bu ceza ile eğlendirebiliriz. Sanırım, cezanın biricik amacı da işte buydu. Öyleyse çalsın kozmik sazlar, açsın evrenin binbir güneşi, ortalık aydınlansın! Biz bir o yana bir bu yana yattıkça, perilerin türküleriyle oynadıkça, eğlensin Yaratan. Onun istediği olsun. Belki kibrimizi söndüren bu bayağı hayat bizi yeniden biçimlendirir ve kızgın yıldızlarda tütsülenmiş ayaklarımızı memleketimizin toprağına basacağımız gün gelir. ”
Ayşegül Nergis
