TANRIÇA / Galip DURSUN
Duyur

 

 

Duvardaki jetonlu telefon son birkaç dakikadır inatla çalıyordu. Ahmet sakince ahizeye uzandı; kulağına götürüp dinledi. Cızırtıların ve hat gürültüsünün içinden, derinlerden boğuk bir ses geliyordu. Dikkat kesilip sesi yakalamaya, anlamaya çalıştı. Etrafına bakındı. Okul kantini her zamanki gibi kalabalık ve gürültülüydü. Yine de telefondakinin söylediklerini anlayabiliyordu. Arada cızırtılarla kesilen sesi dikkatlice dinledi. Bakışlarını yerde bir noktaya sabitlemiş halde, ucuz döşemelerin desenini incelerken dinlemeye devam etti. Etrafındaki herkes başka bir şeyle meşgulken dinledi.

Telefonun öbür ucundaki adamın çok uzaklardan gelen, heyecansız ve tek düze bir tonla anlattıkları beynine bir bir yerleşiyor; bir resme, bir sahneye dönüşüyordu. Tek bir ayrıntısını bile duymak istemediği görüntü aklına kazınıyordu. Buna izin veren beynine küfrederken dinlemeye devam etti.

Sesin anlatacakları bitince bir süre bekledi. Telefondan meşgul tonu gelmeye başlayınca da ahizeyi usulca yerine koydu. Başı önünde, aklı karışık bir halde duruyordu. Etrafına bakındı. Kantin tezgahının arkasında duran adam dışında kimse ona bakmıyordu.

Ceketini düzeltip dışarı çıkarken kantinci sırıtarak sordu.

"Kimle konuştun yine lan, deli?"

Ahmet sakin adımlarla kapıdan çıkarken cevap niyetine söylendi.

"Allah'la..."

Eksik Parça

Kafatasının içinde bir yerlerde su damlatan bir kalorifer borusu olduğunu düşündü. Düzensiz aralıklarla, sıcak su damlaları borunun altından süzülüp nemli beton zemine düşüyordu. Damlaların zeminde küçük bir birikinti oluşturduğunu hayal etti. Gözlerini kapatıp su damlasına odaklanmaya çalıştı. Yeterince odaklanırsa oraya gidebilir, canlı bir şekilde orada durabilir ve damla daha yere düşmeden onu yakalayabilirdi. Böylece bu eziyet verici sesten kurtulmuş olurdu. Belki de boruyu bir şeyle bağlar ve oradan uzaklaşırdı. Hatta kalorifer dairesinde bir yerlerde bir vana olmalıydı. Onu sıkıca kapatıp sorunu kökten çözebilirdi.

Zihninin derinliklerindeki suyun rengini merak etti. Bir damlanın daha zemine çakıldığını duydu. Tüm beynini sarsan, bedenini titreten ufacık bir damlaydı bu. Aslında çıkardığı kendine özgü ses dışında hiçbir zararı olmayan sıradan masum bir damlaya benziyordu. Büyütülecek bir şey değildi.

Biraz daha rahatladığını hissetti. Gözlerini açıp gerçek dünyaya baktı. Bir üst sınıfta okuyan bir çocuğun, Hakan Kıray'ın çıplak bedeni yerde yatıyordu. İsmi cesedin üstünde yazıyordu sanki. Ölü yüzü, uzaktan tanıdığı canlı çocuğa hiç benzemese de onu tanıyabilmişti. Çünkü Hakan Kıray'ın o halde olmasının sebebi kendisiydi. Çocuğu öldüreli birkaç saat oluyordu. Cansız bedenin bu denli masum ve tehlikesiz görünmesine şaşırdı. İnsanların ölülerden korkmasını anlayamıyordu. Derin bir nefes alıp cesede eğildi.

Haftalarca onu takip etmiş, doğru yapıp yapmadığını sorgulayıp durmuştu. Ama telefondaki sesin Ahmet'i ikna etmesi hiç de zor olmamıştı. Üstelik o kendinden emin ve dingin bir tonla konuşan adam her şeyi en ufak ayrıntısına kadar anlatmış, kusursuz öldürme planını iyice aklına yerleştirmişti. Çocuğun canını alırken verdiği uğraş ve sonrasında iri yarı cesedi birkaç sokak boyunca sürüklemek ona hiç zor gelmemişti. Sonu olmayan bir vicdan azabıyla kıvrandığı haftalar boyunca Ahmet'in çektikleri yanında bunlar hiçbir şeydi.

Bir an durdu. Kendi nefes alışları dışında bir ses duymak için kulaklarını iyice açtı. Ama duyabildiği tek şey kulaklarının dışından değil içinden gelen su damlasının sesiydi. Zavallı çocuğun cesedini evine yakın bir inşaata sürüklemiş, henüz tamamlanmamış kalorifer dairesinde işe koyulmuştu. Tüm bunları yaparken etrafta kimselerin olmaması tuhaftı.

Gözlerini çıplak bedenin üstüne gezdirip incelemeye başladı. Göğüs kafesini özensizce ve zorlayarak açmıştı. Keserken yer yer parçaladığı deri solmaya başlamıştı. Telefondaki adamın haftalar boyunca anlattığı planları düşündü. En ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, dantel gibi işlenmiş bir planda sadece kalpten bahsedilmiş olmasına şaşırdı. Olan biten hiçbir şey önemli değildi sanki. Önemsiz ayrıntılardı işte. Bilinçsizce o parçaya, kalbe odaklanmış ve cesedi tamamen boş vermişti. Kendine şaşırıyordu.

Tekrar cesede baktı. Gövdenin ortasında ise iç organların utangaç bir şekilde gizlendiği kanlı bir çukur vardı. Bir an için zavallı kurbanının içinden korkunç bir yaratık fırlayıp üstüne atlayacak sandı. Hakan Kıray'ın kalbinin aslında ona ait olmadığını düşündü. Talihsiz çocuk, hiçbir şeyden haberi olmayan bir taşıyıcıydı sadece. Zamanı gelince devretmesi gereken bir şeye sahip, önemsiz biriydi.

Elini çukurun içine sokup kalbi aramaya başladı. Kaygan bir tabakayla kaplı sert bir kütleyi bulması uzun sürmedi. Asılıp yerinden çıkarırken parmaklarının arasından sıyrılan şeye küfredip diğer elini de çukura soktu. Sıkıca yakaladığı organı yerinden çıkarmak için asıldığında kendi göğsünde bir acı hissetti. Aynı anda kırık kaburgalardan çıkan sivri kemiklerin elinin üstünü ve bileğini çizdiğini fark etti. Derin bir nefes alıp kalbi güçlüce çekti. Kastan ibaret et parçası kaburgaların arasından dışarıya çıkmaya başladığında başını başka yöne çevirip bir süre durması gerekti.

Şu an burada olmak istemiyordu. Bu kanlı sahneyi, telefondaki orospu çocuğunu ve istediği şeyleri düşünmeden kaçıp gitmeyi istedi. Ama yapamazdı. Neden olduğunu kendine bile söyleyemese de bir şekilde burada olması gerektiğini biliyordu.

Derin nefesler alarak kendini hazırladıktan sonra tüm gücüyle çekip kalbi dışarı çıkarmayı başardı. Halen kalbin üzerinden sarkan ve çukurun içine doğru uzanan pembe damarları görünce başının döndüğünü, gözlerinin karardığını hissetti. Bir kez daha her şeyi olduğu gibi bırakıp kaçıp gitmek istedi.

Telefondaki ses... Beyninin içinde yine bir su damlası zemine düşüverdi. Kafatasının içindeki kalorifer dairesini düşündü. Kalp halen avuçlarındaydı. Beyninin içindeki su birikintisini düşündü. Suyun rengini neydi? Telefondaki adamın büyülü sesi kalorifer dairesinde sakince süzülüyor, zihnine nazikçe emrediyordu.

Devam etmeliydi.

Koyu bir kan tabakasıyla kaplı sağ eli titreyerek pantolon cebine uzandı. Cebindeki falçatayı çıkarıp kalpten sarkan damarları kesti. Şimdi sağ eline büyülenmiş bir şekilde bakıyordu. Falçatayı yere bıraktıktan sonra iki eliyle kalbi kavradı. Avucunda yumruk büyüklüğünde kanla kaplı bir et yığını vardı.

Kalbi başının biraz üstünde, görünmez bir Tanrıya sunar gibi tutarken sakince söylendi.

"Oldu mu?"

Bir yerlerden soğuk hava geliyordu. Bir an nerede olduğunu kestiremedi. Etrafına bakındı. Bir kalorifer dairesindeydi ama hangisinde olduğundan emin değildi.

"Doğru yaptım mı?" diye tekrar sordu, etrafını saran karanlığı merakla süzerken.

Cevap gelmedi. Beynindeki su sesi artık duyulmaz olmuştu. Ama azalma bir anda durdu ve su damlaları kulaklarını sağır edecek şekilde tekrar zemine çarpmaya başladı.

Ahmet kalbi yere bırakıp ellerini kulaklarına bastırdı. Acı tüm benliğini ele geçirdiğinde kendinden geçti.

Geceyarısı Sörfü:

Kahvesini karıştırırken durgundu. Yine ter içinde uyanmış, kendine gelmesi yarım saati bulmuştu. Son birkaç gecesini berbat eden kabusları düşünüyordu. Lise yıllarının olanca hareketsizliği içinde çalan ankesörlü telefon, takip edip öldürdüğü çocuk... saçma sapan bir rüyaydı işte. Ama diğer tüm kabuslar gibi insanı sarsıyor, gerçeklikten koparıyordu. Üstelik hep aynı şekilde görüyor, her defasında kabusa yeni bir şey ekleniyordu. Kabusunda yaşadıkları o kadar gerçekçiydi ki. Birden aklına kabusunda öldürdüğü çocuk geldi. Öncekilerin aksine bu defa yüzünü hatırlıyordu. İsmi ise beynine kazınmış haldeydi.

Kahve fincanını kapıp oturma odasına geçti. Dizüstü bilgisayarını açıp internete girdi. Arama motorunun metin kutusuna "Hakan Kıray" yazıp bekledi. Kabusundaki çocuğun yüzünü düşündü. Okul tıraşının biraz üzerinde uzamış kıvırcık siyah saçlar, pembe sakalsız bir ten, etli yanaklar... Karşısındaki televizyona bakarken kabusa geri dönüp çocuğun yüzünü incelemeye çalışıyordu. Birden çocuk gözlerini açıp ona baktı. Olduğu yerde sıçrayıp bilgisayarı kucağından attı.

Başını iki yana sallayıp ne olduğunu anlamaya çalıştı. Halen uyuyor ya da kabusun etkisinde olmalıydı. Elleri titriyordu. Kahveye uzanıp bir yudum içti. Bilgisayarı tekrar kucağına alıp ekrana baktı. Büyük ihtimalle o isimde biri vardı. Arama tuşuna bastı.

Karşısına çıkan ilk birkaç sonucu açtı. En üstte bir sosyal ağın ürettiği otomatik sayfalar görülüyordu. Onlara girip resimlere baktı. Cesedin yüzünü düşünüp önünde açık olan fotoğraflarla karşılaştırdı. Hiçbiri uymuyordu. Biraz rahatladığını hissetti.

Arama sonuçlarının alt sıralarda kalanlarına da bakıp diğer Hakan Kıray'ların da tutmadığını görünce iyice kendine geldi. İkinci ve üçüncü sayfaya da bakarken kahvesini içmeye devam etti. Kendi kendine gülüyordu. Saçma sapan bir kabus ne kadar da etkilemişti onu.

Yüzüne yerleşen keyifli gülümseme dördüncü sayfadaki bir bağlantıyla sarsıldı. Bağlantının açtığı sayfaya girince gözleri donuklaşıp ekrandaki fotoğrafa kilitlendi. Bir süre gözlerini sayfadaki vesikalık lise fotoğrafından ayıramadan durdu. Bu olamazdı. Sayfanın başlığını okumaya başladı.

"Liseli genç vahşice öldürüldü."

Hemen altında ise bir gazete kupürünün taranmış fotoğrafı vardı. Kupürde yazılanlar fotoğrafın aşağısına metin olarak aktarılmıştı.

"Bu sabah inşaat halindeki bir binanın kalorifer dairesinde bulunan cesedin A.T. Lisesi 3. Sınıf öğrencisi H.K. olduğu kesinleşti. İki haftadır kayıp olan H.K.'yı bulmak için ailesi ve emniyet seferber olmuştu. Vahşice katledilen zavallı çocuğun cesedi ailesi tarafından teşhis ed..."

Beyninin karıncalandığını, tüm bedeninin uyuştuğunu hissetti. Elindeki kahve fincanını tutacak gücü yoktu; fincan parmaklarından kayarak yere düştü.

Kendisi de aynı lisede okumuştu.

Sayfanın her tarafını incelemeye başladı. Haberin her bir kelimesini defalarca okudu. Gazete kupüründen hazırlanmış bir sayfaydı. Tuhaf ölümler üzerine bir hazırlanmış bir blogda yayınlanıyordu. Olan biteni anlamaya çalışırken kupürün sağ üstüne not alınmış tarihe gözü takıldı.

"4 Mart 1996"

Bu defa kendine gelmesi için epey uzun bir süre geçmesi gerekti. En sonunda kanepeden kalkıp odanın içinde dolaşmaya başladı. Olan şeyi mantıklı bir şekle sokmaya çalışıyordu.

Büyük ihtimalle lisede bu çocuğun ölümünü duymuştu. Aynı dönemde, ondan bir alt sınıfta okuduğu kesindi. Zaman içinde bu vahşi olayı tamamen aklından çıkarmış hayatına devam etmişti. Ama olayın etkisi sandığından daha fazla olmuştu. Şimdi ise zihni ona bir oyun oynuyor, saçma sapan rüyaların içine gerçeklik kırıntıları atarak benliğini karmakarışık hale getiriyordu.

Tekrar bilgisayarının başına geçip sayfayı bir kez daha inceledi. Bu defa ilki kadar etkili olmamıştı. Gülümsedi. Yaşadığı şey epey tuhaftı. Ama bir açıklaması olduğuna emindi. Üstelik demin bulduğu cevap çok mantıklı görünüyordu. Sayfayı kapatıp sosyal ağ sayfalarından birine bağlandı. Gece yarısı uykusu kaçmış bir halde ileti ve gönderileri okumaya başladı. Biraz haber sitesi, biraz müzik ve sonra da tekrar uykuya geçiş, diye düşündü. Ağ sayfasının bildiri - uyarı sisteminde bir tane mesaj görüp ona tıkladı.

Lise arkadaşları grubundan bir mesaj gelmişti. O yıllarda epey aktif olan çokbilmiş bir kızın organize ettiği yıllık toplantı için gönderdiği davet mesajını dikkatlice süzdü. Bu gruba sırf iş olsun diye katılmıştı. Lisede aşık olduğu güzel kızın iki çocuk sahibi ve çirkin bir anneye dönüştüğünü, okulun azılı serserilerinden birinin tersane işçisi olarak devam ettiği hayatın sıkıcılığını ve daha nice anlamsız hikayeyi keyifle okumuş, gülmüştü. Arada bir girip gönderilen mesajlara bakıyor, kafasına göre eğlenecek bir şeyler çıkarıyordu.

Şimdi ise kafası çok karışıktı. Derin bir nefes alıp geriye yaslandı.

Kendini ve lise yıllarını düşündü. Anlatacak ya da hatırlamak istediği fazla bir şeyi yoktu. Çok iyi bir dönem geçirmemişti. Aslında hiç de iyi bir dönem geçirmemişti. O yıllardaki onlarca boktan anısı, başarısızlık, aşağılanma, reddedilme, arkadaş edinememe, kaba kuvvet ve benzer şeyleri yaşayan diğer herkes gibi siktir ettiği lise zamanlarını hatırladı. Hepsini unuttuğuna inanamıyordu.

Ayağının altındaki ıslaklığı fark edip gerçek dünyaya döndü. Eğilip kahve fincanının parçalarını topladı. Mutfaktan bir bez getirip yeri sildi. Sonra da kendine sıcak bir bitki çayı hazırladı. Sigarasını yakıp tekrar bilgisayarının başına geçti. Çayını yudumlarken lise grubundaki mesajları inceliyordu. Sonra birden aklına şu sözde geleneksel toplantıya katılma fikri geldi. Biraz eğlence çıkabilir, diye düşündü. Aradan en az 15 yıl geçmiş olduğunu fark etti. Lise yıllarında pek arkadaş edinmiş sayılmazdı. Dışa açılma çağını üniversitede yaşayanlardandı.

Sağ sütundaki "Katılım Durumun"da "Evet"e tıkladı. Geriye yaslanıp çayından bir yudum aldı. Gece eskisi kadar korkutucu gelmiyordu.

Sayfayı kapatıp bir yenisini açtı. Ulusal bir gazetenin haber portalında yarınki hava durumu manşetteydi. Çayından bir yudum daha aldı. İçinin ısındığını hissetti.

Toplantı:

Ahmet'e göre lise toplantıları, diğer bir sürü gereksiz bir araya gelme türü gibi sıkıcı, boğucu, bir sürü gereksiz insanla ve neşeli sahneyle dolu bir sirkti. Zaten bu toplantıları hiçbir zaman anlamamıştı. İnsanlar ortaokul, lise, üniversite ya da daha sonra edindikleri arkadaşlarıyla buluşmak için başka yollar bulabilirlerdi. Bunun için böylesi bir ucube rutine ne gerek vardı ki? Hem iyi bir arkadaşı zaman içinde kaybetmezdiniz. Onunla devam eder, hayatınız boyunca görüşürdünüz; en azından bir yolunu bulup ulaşırdınız.

Elindeki kutu kolaya baktı. Alkol de verilmiyordu. Lise toplantılarının olmazsa olmazı pilav masasında ise heyecanlı bir kalabalık vardı. İnsan kalabalığını süzerken tanıdık yüzler görmeye çalıştı. Ama sıradakilerin birçoğu photoshopla genişletilmiş yüzlere sahip, sonradan eklenmiş gibi duran özenli kesilmiş sakallarıyla gezinen, lise vesikalıklarının yaşlanmış karikatürleriydi sadece. Kolasına bakıp iç geçirdi. Kutuyu gırtlağına boca edip yanındaki bir masaya bıraktı. Ceketinin cebinden bir sigara çıkarıp dudaklarına götürdü. Tam yakacakken kolunda bir ağırlık hissetti. O tarafa döndüğünde bir zamanlar orta halli liseli genç kız iken şu an son derece zevksiz bir şekilde giyinmiş genç bir kadına dönüşmüş organizatörün sevimli ve yapay bir gülümsemesiyle karşılaştı. Genç kadın yüzündeki sırıtkan maskeyi, yapay gülümsemesini hiç sarsmadan söylendi.

"Burada sigara içmiyoruz, Ahmetçim."

Bir süre anlamsız bir ifadeyle kadının yüzüne baktı. Aradan geçen 15 yılın ve medeniyetin düzeltmeyi bir türlü başaramadığı bu zavallı kızın hak ettiği tek şeyi yaptı: gülümsedi, başıyla onayladı. Sigarasını binanın dışında da yakabilirdi. Göze batmak istemiyordu.

Kapıya doğru yönelirken organizatörün halen onunla konuştuğunu fark etti. Herhalde davetlilerle yakından ilgileniyor, diye kendini teselli edip hızlı adımlarla dışarı çıktı. Fakat durum hiç de öyle değildi. Genç kadın şu an kendisine kur yapıyordu. Ahmet sigarasını yakıp derin bir nefes çekti.

"Bu salonu ANTEK firması bizim için kiraladı ama bir şartları vardı, işte. Sigara içilmeyecek. Biliyorsun ben orada çalışıyorum. Boğaziçi'nden mezun olduktan sonra hemen orada işe başladım. Sonra işte...."

Ahmet nezaket gülümsemesinin başına iş açtığını geç de olsa fark etmişti. Suratına ilgilenmediğini, sıkıldığını belirten bir ifade asıp sigara dumanını genç kadının suratına üfledi.

Genç kadın hafifçe öksürdü ve gülümsemeye devam etti. Bir süre öyle durduktan sonra kız anlatmaya devam etti. Ahmet yaptığı hareketin kızı bir şekilde etkilediğini, hatta bir adım ötesine geçtiğini düşünüp iç çekti. Karşısında genç bir kadın değil sıkıcı bir genç kız duruyordu.

"Sonra da işte grubu kurduk filan."

Ahmet kızın sözünü kesti. Birinin çok uzun zaman önce bunu yapmış olması gerektiğini düşünüyordu.

"Hakan Kıray'ı hatırlıyor musun?"

Bir an için sessizlik oldu. O kadar yoğun bir sessizlikti ki bu, lise toplantısının yapıldığı salonun uğultusunun durduğunu düşündü. Ama öyle bir şey olmadığını anlaması uzun sürmedi. Genç kızın yüzündeki gülümseme dalgalanmışsa da sonra kızın yine aynı ifadesiz surata geçtiğini gördü.

"Hatırlıyorum. Hepimiz çok üzülmüştük. Herkesi derinden sarsmıştı o olay."

"Biliyor musun," dedi Ahmet "ben hiç hatırlamıyorum. Hakan Kıray diye birinin yaşadığından bile haberdar değildim birkaç gün öncesine kadar."

Kız merakla ona bakmayı sürdürdü. "Aslında şeyden sonra hatırlamaman normal." diye cevap verdi.

"Neyden sonra?"

"Yani, işte. Zavallı Hakan'ın çok dostu yoktu. Biraz da serseri bir çocuktu. Kavgalar, sıkıştırmalar filan. " Yıllar öncesinden gelen bir alışkanlıkla kadının sol eli havaya kalkmış vurgusunu güçlendirmeye çalışarak, bilgiç bir şekilde anlatmaya devam etti. "Okul çıkışında bizim sınıfları da sıkıştırırdı. Özellikle zevk aldığını iddia edebilirim bundan. Aslında başına o olay gelmese hiçbirimiz hatırlamazdık bile adını."

Kız biraz öne eğilip Ahmet'in kulağına fısıldar gibi konuştu.

"Hep şey diye düşündüm ben. Bu pis işlere girip çıkıyordu ya hani, o şeyler yüzünden öldürdüler çocuğu. Ne yaptıysa artık."

"Hiçbirini hatırlamıyorum, desem?" Ahmet epey şaşırmış görünüyordu.

"Aman boş ver zaten." Kızın yüzünde muzip bir gülümseme vardı. "Nerden aklına geldi ki o çocuk?"

Ahmet kabuslarını anlatmaya başlayacakken durdu. Sigarasından bir nefes duman daha çekti ve alkol verilmeyen toplantıya küfretti. Kızın gülümseyen yüzüne baktı. En azından bir iki duble votka bazı şeyleri katlanılabilir kılardı.

Kız elini uzatıp Ahmet'in elini tuttu. Samimi bir şekilde elini sıktı.

"Hepimizin unutmak istediği şeyler var."

"Benim aslında pek yok." dedi Ahmet.

Cevap kızı pek durdurmuşa benzemiyordu; aksine kendinden emin gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı.

Bütün toplantı boyunca peşini bırakmayan organizatör kızdan köşe bucak kaçan Ahmet toplantı sonunda eline bir kart tutuşturulmuş halde buldu kendini. Kaliteli bir kağıda büyük bir medya holdingin logosu konulmuş, klasik harflerle organizatör kızın adı ve ofis telefonu yazılmıştı. Bu güzel tasarımı bozan tek şey kızın neşeli harflerle, nerdeyse Comic Sans fontunun taklidi el yazısıyla karaladığı cep telefonu numarasıydı.

Ahmet kartı cebine koydu. Teşekkür edip toplantıdan ve lise geçmişinden uzaklaştı.

Birkaç gün sonra eposta kutusuna düşen bir posta onu hiç mi hiç şaşırtmadı. Yerinden kalkıp banyoya gitti. Aynanın karşısına geçip kendine uzun uzun baktı. Sıska, ortalama boyda, eli yüzü düzgün olmakla beraber yakışıklı sayılmayacak sıradan bir adamdı. Tekrar epostayı okudu.

Organizatör kız yeni bir davet göndermişti. İki gün sonra alternatif bir lise toplantısı vardı. Bu defa daha az kişi olacaktı. Ve bu eposta sosyal ağ bildirimi olarak değil doğrudan kızdan geliyordu. Ahmet bir sigara yakma isteği hissetti. Epostanın bol parantezli gülümseme işaretleri ile dolu mesajına bakıp iki gün sonra ne işi olduğunu düşündü. Eğer yoksa da acilen bir şey bulmalıydı.

İki gün sonra belirtilen adresteydi. Ortalama bir barın ikinci katında yapılacak büyük bir organizasyon gibi görünmüyordu. Aradan geçen zaman boyunca Hakan Kıray'ı hiç düşünmediğini fark etti. Doğrusu da buydu, aslında. Ama yine de bu ismin hayatında ne tür bir yer işgal ettiğini merak etmekten kendini alamadı. Barın duvarlarının krem rengi, loş sarı ışık altında mide bulandırıcı bir hale gelmişti. Merdivenleri çıkarken "Ben burada ne arıyorum?" diye kendine soruyordu.

Üst katta bir masada oturan insanlar gördü. Yanlarına gidip gitmemekte tereddüt yaşadığı anda kolunda o nazik asılmayı tekrar hissetti. Başını yavaşça yana çevirip baktığında organizatör kızın gülümsemesi ile karşılaştı. Ama bu defa bir değişiklik vardı sanki. Kız, Ahmet'in ne olduğunu anlamasına imkan vermeden, koluna girip onu masaya götürdü. Baş köşedeki bir sandalyeye yerleştirdi. Masada sekiz kişi vardı. Beş kız ve altı erkek; Ahmet ile organizatör kızla beraber toplam on üç kişilik bir toplantıydı. Ahmet yanındaki sandalyenin boş olduğu gördü. Masadakilere selam verdi. Ama masadakiler hiç de lisedeki arkadaşlarına benzemiyordu.

Garson gelene kadar organizatör kızın bir kaybolup göründüğü sahneler, basit - yüzeysel sohbetler edildi. Ahmet geçen defakinden daha az sıkıldığını düşündü. Herkes içkilerini söyledikten sonra bir sigara çıkarıp yaktı. İnsanlar birbiriyle konuşurlarken göz ucuyla kendisini süzüyorlarmış gibi geldiyse de aldırmadı. Önüne konulan içkiden büyük bir yudum aldı. Biraz daha rahatlamıştı. Masadakileri tek tek süzdü. Sigarasının dumanı bir an için gözüne kaçtı. İçkisinden biraz daha içti. O esnada organizatör kız yanı başında belirdi.

Hemen karşısında, masanın öbür tarafında oturan adamın ona dik dik baktığını fark etti. Adam ağır ağır ayağa kalkıp elinde tuttuğu kadehi ileri uzattı.

"Kadehimi bugün burada buluşmamızı sağlayan güzel kraliçemize kaldırıyorum," dedi. Yüzünde coşkulu bir ifade vardı.

Ahmet bıyık altından gülümsedi. Kraliçe biraz fazla kaçmamış mıydı?

"Hepiniz hoş geldiniz arkadaşlar."

Organizatör kızın kadehinin yanından uzandığını gördü. Kendi kadehini kaldırıp onlara eşlik etti. İçkinin tadı bir garip gelmişti. Kızın el çırpmasını dehşetle izledi. Bu gecenin aşırılık üzerine kurulu bir konsept partisi olabileceğini düşünüp iç geçirdi.

Masanın diğer tarafındaki bir genç kız elini uzatıp Ahmet'in kolunu tuttu.

"İyi ki geldin, arkadaşım. Hepimiz seni çok merak ediyorduk."

Ahmet şaşkınlığını gizleyip gülümsedi.

"Teşekkürler."

Hemen yanındaki bir genç adam ise sohbete katıldı.

"Günlerdir senden bahsedip durdu. Yeni gözdesi sensin, emin olabilirsin. Ne iyi yaptın da geldin."

Ahmet sırıtmaya dönen sahte gülümsemesini bozmadan döndü; organizatör kıza baktı. Kızın yüzünde neşeli bir ifade vardı. Ahmet her zamanki gibi onun gülümseyen bir maske takmış olduğunu düşündü. Ama bu defa maske olduğu daha belliydi. Suratında daha önceden görülmeyen bir gerilme vardı. Dişlerinin parlaklığı daha çok göze batıyordu. Ahmet kadehine uzanıp içkisinden büyük bir yudum daha aldı. Hayali tespitleri boş verip diğerleriyle sohbet etmenin daha eğlenceli olacağına karar verdi.

Masanın karşı tarafındaki, biraz evvel kadeh kaldıran adam halen ona bakıyordu. Biraz rahatsız olsa da belli etmemeye çalıştı. Ona başıyla selam verip başka yöne döndü. Sağ tarafında oturan bir adamı gözüne kestirip laf olsun diye sordu.

"Siz hangi sene okudunuz A.T. Lisesi'nde; kaç mezunusunuz?"

Adam gülümsedi. Önce organizatör kıza sonra da Ahmet'e baktı.

"Ben A.T. de okumadım."

"O zaman siz dışarıdan davetlisiniz, anladım" dedi Ahmet.

Adam gözlerini ayırmadan kadehini kafasına dikti. Derin bir nefes alıp bekledi. Sonra da başını iki yana salladı.

"Doğrusu anladığını hiç sanmıyorum, arkadaşım."

Ahmet tanımadığı bir adamın böyle konuşmasına biraz bozulsa da belli etmedi. Ukala insanlardan kaçmanın ne kadar zor olduğunu, akıl içerdiği sanılan bu tarz cevapların aslında ne kadar gerzekçe göründüğünü düşünüp gülümsedi.

"Anlamayacak ne var ki? Neyse, boş verelim. Siz hangi lisede okudunuz?"

Adam sakince cevapladı. Ahmet, adamın söylediği okulu bilmiyordu. Boş bir soru, boş bir cevap, diye düşündü. Ama yaptıkları bu kısır sohbeti devam ettirmekten kendini alamadı.

"Hangi yıl?"

Organizatör kızın masanın öbür köşesinde, kadehine işlemeli bir çakmağı vurmasıyla konuşmaları kesildi. O esnada çıkan gürültüden adamın cevabını duyamadı. Masadaki herkes kızı konuşma yapması için yüreklendiriyor, teşvik ediyordu. Ahmet geriye yaslandı ve konuşmayı sahici olmayan bir merakla bekledi.

Kız konuşmaya başladı.

"Hepiniz hoş geldiniz. Davetimi kırmayıp geldiğiniz için özellikle teşekkür ederim."

Masada bir alkış koptu. Ahmet abartılı bir sevgi gösterisinin ortasında olduğunu düşündü.

"Bu akşam burada olma sebebimiz, masanın hemen öbür tarafında oturan bu yakışıklı adam." Kızın yüzü hafif kızardı. Ahmet kadehini gırtlağına boca etmek ve oradan hızla uzaklaşıp izini kaybettirmek istedi.

"Onunla birkaç gün önce karşılaştık. O ve ben birbirimizi eskiden, okul yıllarından tanıyoruz."

Ahmet başıyla onaylayıp sonrasında gelecek sözler için kendini hazırlamaya çalıştı.

"Aslında bu masada oturan hepiniz biliyorsunuz ki bu gece eski tanışıklığımızı ortaya çıkarıp eğer kabul ederse kendisiyle yeniden tanışmış olacağız."

Masadan kahkahalar yükseldi. Ahmet işin nereye varacağını merak ediyordu. Eli masanın üstüne koyduğu sigarasına uzandıysa da durdu. Konuşmanın sonunu beklemeye karar verdi.

Kız devam etti. Yüzündeki gülümseme bambaşka bir hal almış, heyecanla anlatıyordu.

"İnsan hayatında dönemler olduğuna inanıyorum. Zor ve kolay, hüzünlü ve mutlu, acı ve tatlı dönemler var. Her birimizin yaşadığı zamanlar bunlar."

Bu sözleri herkes onayladı.

"Ama sizlerle tanıştığımız bir dönem var ki, sanıyorum bu durumların en uç noktası hep orada yaşandı. Siz, sevgili seçilmiş arkadaşlarım hangi dönemden bahsettiğimi tahmin ediyor olmalısınız. O dönem lise'dir."

Ahmet bir an için gözlerini kapatıp bu saçma sözlerin ne zaman biteceğini düşündü.

"Diğerlerinin anılarını boş verelim arkadaşlarım. Bizler için gerçek olana bakalım. Lisede hiç kimse olmak, istisnasız herkes için zordur. Okul yolunda, kantinde, okul çıkışında, derste, basketbol sahasında, bahçede, her yerde en azından bir şey olmak zorundasınızdır. Bir inek, arkası sağlam bir serseri, güzel ve alımlı bir genç kız ya da iyi espriler yapan bir fırlama olmak iyidir. Ama sıradanlık, anılacak hiçbir şeyi olmamak bir liseli için tüm ömür boyu sürecek bir azabın başlangıcıdır. Kimisi bunu atlatır, bazıları ise hayatları boyunca her yalnız kalışlarında hep buraya döner, bu duvarların arasında, o hayatlarının en berbat dönemini yaşarlar. Onlar için taş binaların içindeki uzun salonların Cehennem'in ateş çukurlarından bir farkı yoktur."

Ahmet kanının çekildiğini hissetti. Bu kelimeleri daha önce de duymuştu, bir yerlerden hatırlıyordu. Birden aklına Hakan Kıray'ın cansız gövdesinin başındaki hali geldi. Bir kabusta bile olsa midesini bulandıran bu sahne titremesine neden oldu. Masadaki herkes sessizce dinliyor gibi görünse de kızın sözleri hepsini ayrı yerlere götürmüştü. Organizatör kızın sevimli gülümsemesi yüzünde eriyip derisinin altından kanlı bir çirkinliğe dönüşüyordu. Ahmet genç kızın değişen yüz çizgilerini görebiliyor ama sözleriyle adeta büyülenmiş olduğu için tepki veremiyordu.

"İşte hepinizle o zamanlar tanıştık. İsimleri, zamanları, inançları farklı olsa da hepiniz orada bana geldiniz. Beni aradınız ve size sunduğum özel arkadaşlığı coşkuyla kabul ettiniz; bu akşam aramıza katılan özel misafirimin yıllar önce yaptığı gibi. Her birinizi bu azaptan, başkalarının size hükmettiği ve istemeden çektiğiniz bu cezadan kurtardım. Onun dışında."

Masadakiler dönüp Ahmet'e baktılar. Ahmet gözünü ayırmadan genç kızı izliyordu. Kızın suratı tamamen şekil değiştirmişti. Sivrilen kulakları derisini patlatarak dışarı çıkmış, yüzünden sarkan teninin altından kanlı et ve irinle kaplanmış, gözlerinin akı sarıya dönüşmüş, alnı geriye doğru yatarak kafatasını eğimli ve sivri bir kubbe haline sokmuştu. Konuşurken çatlamış dudaklarından dışarı çıkan uzun ve sivri dili ise havada daireler çiziyordu.

Ahmet ellerini, aklının kabul etmediği bu görüntü karşısında zonklayan şakaklarına götürdü. Kızın konuşması artık anladığı bir dil olmaktan çıkmış sadece patlamalar ve beynine basınç yapan tiz dizelerden ibaretti. Ahmet yine de kızın söylediği her sözü anlıyordu.

"Eğer isterse ruhunu esenliğe kavuşturabilirim. Bunun için yapması gerekeni biliyorsunuz; hepiniz zamanında bunu yaptınız."

Kızın birbirinin içine geçmiş yüz hatları arasından sivri dili havayı kamçılıyordu.

"Tek yapması gereken benim için biraz kan akıtmak."

Ahmet inanmaz bir şekilde başını iki yana sallarken masadaki diğer davetlilere bakıyordu. Oradakilerin gözlerinde ise hep aynı hüzünlü, anlayışla saran bakışları gördü. Bazıları başıyla işaret edip onaylıyor, bazısı da gülümseyerek ona bakıyordu.

"Hatta hemen şu an elini kana bulamasına bile gerek yok," diye tısladı organizatör kız. "basit bir telefon görüşmesiyle bile bu işi halledebiliriz." Uzun ve etsiz parmakları arasında, pirinç bir jeton tutuyordu. Şekli bozulmuş gözlerinden birini kırpıp Ahmet'e gülümsedi.

Ahmet beyninin her kıvrımında dolaşan çelik bir solucanın tüm zaman ve mekanı yiyip bitirdiğini hayal etti. Yüksek tavanlı bir kalorifer dairesinde, tavandaki nemli borulardan ince bir su damlası aşağıya süzülüyor ve zemine çarptığı anda binlerce nükleer bomba patlıyordu.

"Ne dersin?" Organizatör kız masanın etrafını dolaşıp Ahmet'in yanına geldi. Biçimsiz, içinde kemik yokmuş gibi kıvrılan kollarıyla onu sarmaladı. Genç adamın başını nemli, sıcak, derisi soyulup parçalanmış kendi göğsüne bastırırken Ahmet'in bakışları zemindeki bir döşemeye takıldı.

Tekrar lisedeydi. Ankesörlü telefondaki adamı dinliyordu. Adam ona Hakan Kıray'ı nasıl öldürmesi gerektiğini anlatırken lisedeki Ahmet'in gözlerinin takıldığı döşeme ile bardaki aynıydı sanki. Ama olamazdı.

Döşemenin üzerinde yükselen topuklar benliğinin son kırıntılarını da alıp götürdü. Emin olmak için başını kaldırıp organizatör kızın yüzüne baktı. Sonra da gözlerini yumup bağırmaya çalıştı. Sesi çıkmıyordu. Kızın gülümseyen ifrit yüzü kendisine dönüktü ama parmak uçları tam zıddı yöne, arkasına bakıyordu.

Ahmet birden güçlü bir elin kolunu sarstığını hissetti. Gözlerini epey zorlanarak açtı. Yan tarafında oturan kızın yüzünde çarpık bir gülümseme, üzerinde ise çağlar öncesinden kalma bir elbise vardı.

"Bütün gece yan sandalyede bu elbise ile mi oturdun?" diye sordu Ahmet içinden. Sonra masadaki diğer davetlilere baktı. Hepsi ayrı çağlardan gelmiş gibi görünüyorlardı ve hüzünlü yüzlerinde çürümüş bir huzur vardı.

Yan tarafında oturan genç kız ise yüzünde donmuş bir gülümseme ile ona bakıyordu.

"Tanrıçanın sonsuz lütfu için birazcık kan ve et nedir ki?"

Ahmet titreyerek gülümsedi. Artık kaçmasına gerek kalmamış, aklını tamamen yitirmişti.

"Doğru," diye düşündü. Başını Tanrıçanın parçalanmış insanlardan oluşmuş göğsüne, göğsündeki kanlı çukura bastırdı. Ve derisi soyulmuş göğüslerinden birini öpmeye çalıştı.

"Lisede tapılacak daha iyi bir tanrı var mıydı ki?"

Ahmet şehrin eski sokakları arasında, elindeki kağıdın üzerinde adresi yazılı eski bir telefon kulübesinin önünde duruyordu. Sıkıca yumduğu avucunun içinde kararmış, pirinçten bir jeton vardı. Sakalı uzamış, üstü başı perişan haldeydi. Yüzünde çarpık bir gülümseme ve fal taşı gibi açılmış gözleri ile karşısındaki telefonu delip geçmek ister gibi bakıyordu. Bir sigara yakmak istedi. Ama bu isteği bir anda geçti. Artık bambaşka biriydi. Çok özel bir grubun en taze mensubuydu. Sigaradan daha keyifli şeyler tadıyordu. Artık mükemmel biriydi. Tanrıçayı düşündü; kırılmış benliği ve yok olmuş aklı ona yolu gösteriyordu. Tanrıçanın gövdesindeki kanlı çukuru düşündü. İhtiyacı olan şeyi düşündü.

Ve sonra jetonu ankesörlü telefonun haznesine yerleştirip bıraktı.

Gökyüzünde bir yerlerde, kara bir bulutun içine gizlenmiş bir şimşek şehrin unutulmuş bir yerlerine düşerken numarayı çevirmeye koyuldu.

Tanrıçayı düşündü. Şehvetle titrediğini hissetti. Karşı taraf telefonu kaldırıp cevap verdiğinde aklında sadece Tanrıça vardı. Kasıklarında bir karıncalanma hissetti. Sonra da gülümsedi ve telefonun öteki ucundakiyle konuşmaya başladı.

"Merhaba, Ahmet. Nasılsın?"

Karşıdakinin şaşkın cevabına sırıttı.

"Oğlum, beni boşver. Senden bir şey yapmanı istiyorum; sonunda ikimizin de çok hoşuna gidecek bir şey..."

Galip DURSUN