Bu gece, küçüklüğümdeki gibi, saçlarımı sımsıkı
örüp uyuyacağım;
Penceremden süzülen ay ışığı ile,
Geçmişe yürüyüp kaybolacağım...
Başlangıçta ben de bir masaldım, diğerleri gibi; diğerlerinden
özel olan. Zaman idi kalemimden akan mürekkebimi kanlaştıran; bir oyundaymışçasına
-kararsız- mürekkebimi kâh akıtan kâh kurutan.
Neydi beni özel kılan? Ne gibi bir özelliğim vardı ki,
başka çocukların arasına karışıp etten kemikten arkadaşlar edinemiyordum
da, hâyâli arkadaşlarla yetinmeye mahkum kılınıyordum? Sahip olmaya çalıştıklarım
bir bir elimden kaçarken -ve ben hiçbirini yakalama gayreti sarf etmezken-
rastladım ona. Var olduğu mekanı reddetmekteydi, o da benim gibi. Saf
ruhlara her şeyden daha çok ihtiyaç duyuyorduk her ikimizde. Ne onun,
ne de benim ihtiyacımız yoktu bulunduğumuz yerdeki laneti görebilmek için,
düştüğü rahimden henüz koparılmış bir kan pıhtısına dokunmaya. Sezmek
kâfiydi... Ve ant içtik; kaybolan ruhları kendi lanetimizle kanatmaya,
her defasında yeni doğmuş bebeğin saflığına uzanmaya. Câm-ı Mevt'in altın
ağzından dudaklarımızdaki kanla karışan zehri yudumlarken bir defa daha
ant içiyorduk; bu dostluğun sonsuzluğa uzanan azgın nehrin karanlık suları
arasında dahî kaybolmayacağına.
Artık bir nedenim vardı benim de; yalnızlığımla çıktığım,
sonunu göremediğim yolumda ilerlemek için -ve ilerlerken, sona daha erken
ulaşmak korkusuyla, adımlarımı daha ağır atmak için... Şimdi yeniden sahip
olmuştum, doğduğum an kaybettiğim ruhumun diğer parçasına -ve artık yalnız
değildim içine düştüğüm loşlukta.
Öyle ki, zaman zaman içime serpiştirilen korku tohumlarının
filizlenmesine mani olamıyordum. Attığımız adımlara olan inancımızı kaybetmeksizin
ilerlerken çok güvendiğimiz o lanetli yolda kaybolmaktı beni korkutan,
hatta yolun sonunda bizi neyin beklediğini bilememekti. Yine de sımsıkı
yumuyordum gözlerimi her yeni adımı atmaya hazırlanırken, sona erişmiş
olmaktan çekinerek... Ve içten içe seziyordum -her ne kadar en az benim
ona güvendiğim kadar, onun da bana güvendiğini bilsem de- zaman zaman
sonu belirsiz bu yolculuktan onun da korktuğunu.
Yine o itiraf vakitlerinden biri gelmişti. Gece yarısına
doğru evlerimizden ayrılacak, zindanlara giden yolun başında buluşacaktık.
Her defasında bir diğerimize içimizdeki karanlık köşeleri açmak için büyük
bir hevesle gittiğimiz bu mekana doğru ilerlerken adımlarım ilk defa geri
dönmem için bana ısrar ediyordu. Önümde uzun bir yol vardı, oturup biraz
kendimi dinleyecek olsam belki geç kalacak, onu bekletecektim. Ama kalbimi
parçalamak üzere her an biraz daha yaklaşan demir pençeden kurtulmanın
tek yolu da buymuş gibi görünüyordu. Ne yaptığımı bilmeksizin -bir an
önce toprağa ulaşmak için- bedenimi serbest bıraktım. Toprağın üzerini
kaplayan uzun otlar arasına yığıldığımda fark ettim, dolunayın her zamankinden
farklı bir görünüme sahip olduğunu. Oysa gerçekte böyle değildi... Aynıydı.
Adeta kalbime uzanan demir pençenin lanetli oyununda başrolü canlandırırcasına,
bu gece gözüme farklı görünmeyi kendine görev bilmişti. O an ondan uzaklaşma
vakti de gelmişti benim için. Gözlerimi yumup kendimi sonsuz karanlığa
bıraktığım an rüzgârın uğuldayan sesine beynimden bir fısıltı halinde
yükselip an içerisinde çığlıklara dönüşen sözcükler eşlik etmeye koyuldu.
İnkar etmeye çalışsam da, kabul edecek güce sahip olmasam da biliyordum;
o, bu gece gelmeyecekti. Yine de zihnimdeki o loş ışık varlığını koruyor,
bir ihtimal, diyordu. Onun, benim yaşayacak olduğumdan daha büyük bir
hüsran yaşamasına izin veremezdim. Gelmeyecek de olsa, bir ihtimal gelecek
de olsa, zindanlara gidecektim. Sonunda acı çekeceğimi bile bile. Gerekirse
onunla tanıştığım an çıkarıldığım mezara yeniden gömülmeyi göze alarak.
Gidecektim...
Kendimi, büyük bir savaşta galip gelmiş gibi hissederek,
yüreğimi parçalamak için çabalayan demir pençeyi yok etmiş olmanın sevinciyle
yerimden doğrulmuş, zindanları içinde barındıran surlara doğru hızla koşar
bulduğumda, artık sadece karanlık yoktu içimde. Bir ihtimal, diyerek ruhumun
karanlıkta kalan köşelerine umudun o loş ışığını yeniden ulaştırmayı başarmıştım.
Rüzgâr şiddetini arttırırken bacaklarıma dolanan uzun elbisemin üzerimden
sıyrılıp gideceğini hissediyordum; hatta bunun gerçekleşmesini arzuluyordum.
Tüm çıplaklığımla surlara doğru koşarken geriye gitmek, zaman içinde kaybolmak,
yaşadığım her şeyden vazgeçmek, yeniden annemin o çok özel küçük kızı
olmak, sonra daha da küçülmek, uzun zaman önce terk ettiğim o rahmin içine
süzülüp sonsuza dek orada kalmak, hiç ayrılmamak, hep güvende kalmak...
Düşlerimden, düşüncelerimden, arzularımdan sıyrıldığımda, surların içindeydim.
Geçmişe dönmeyi o kadar arzular olmuştum ki, surların içinde seyrekleşen
otların arasına cenin pozisyonunda yatarak susturmayı denedim içimdeki
sesi. Yokluğu ve varlığı birbirinden ayırt edilemiyor da olsa, huzura
yaklaşmıştım bu defa. Karşı koymak için hiçbir çaba sarf etmedim. Gelecek
olsa, otlar arasında yattığım yerde beni fark etmemesi olanaksızdı; çoktandır
tatmadığım, nedensiz bir mutlulukla yumdum gözlerimi beni çağıran uykuya...
Yüzüme serpişen yağmur damlalarıyla açtığımda gözlerimi,
doğan günün yanı sıra o da bekliyordu beni, toprak zemine yayılan saçlarımla
oynayarak. Gelmişti. Hiçbir şey sormadım, ilk konuşan o olsun istedim.
"Geldim," dedi yüzünde sakin bir tebessümle.
Zoraki bir tebessüm yerleştirdim ben de dudaklarıma. O an çehresine yayılan
değişim dikkatimi çekti. Tam karşısına oturdum. Başımı kaldırdım, gözlerine
baktım. Parlayan gözbebeklerine yerleşen mutluluğu izledim bir süre. Uykunun
üzerimde bıraktığı mahmurluk ruhumu terk ettiğinde konuşmayı ancak başarabildim.
"Gelmeyecek, diyordu bir ses içimden. Başka bir
ses de, bir ihtimal, diyordu. Gitmedim. Beni burada bulamayıp, için acımasın
istedim. Ama bil ki, benim içim acıdı. Yine de, geç de olsa, seni burada
görebilmek değdi buna."
"Üzgünüm... Anlatacağım her şeyi. Dinleyecek misin?"
"Elbette. Ama öncesinde müsaade et ben bir şeyler
söyleyeyim. Gözlerine bu zamana kadar sen de hiç görmediğim bir ışık yerleşmiş.
Hayatına birinin girdiğini seziyorum. Yanılıyor muyum?"
"Sen ne zaman yanıldın ki? Yine doğrusun, dostum."
Gözlerinin içindeki tebessüme bir yenisi, dudaklarında eşlik ediyordu
bu defa. Konuşmaya başlamadan evvel bir süre sessiz kalmayı tercih etti.
Üzerimize serpişen yağmur damlaları giderek irileşirken kuytu bir köşeye
çekilmek üzere oturduğum yerden kalktım, peşimden geliyordu o da. Gözleri
toprağı yumuşatan yağmur damlalarına sabitlenmişken, giderek benim yüreğim
katılaşıyordu. Beni ihmal etmesine ancak benden daha fazla değer verdiği
birisi neden olabilirdi ki, bu düşüncemi dile getirdiğimde zaten o da
inkar etmemişti. Üstelik, mutlulukla kabullenmişti! Benden uzaklaşacak
olmasından korkuyordum. Tek dostumu bir kimsenin benden çalabilecek olması
düşüncesi kemirir olmuştu beynimi. Sonra bakışlarımı onun üzerinde yoğunlaştırdım,
ruhuna süzülmek istercesine. Ah! Bir budalaydım ben. Nasıl oluyor da böylesi
saçma düşünceleri aklıma getirebiliyordum ki?! Onu anlamak için dinlemeye
ihtiyacım yoktu, kendi içime bakmam yeterliydi. Ve o da dokunabilirdi
parmaklarıyla içimdekilere, kilitli bir kapı yoktu önünde. Onu kimseyle
paylaşmam gerekmeyecekti, kimsenin de onu benimle paylaşması gerekmeyecekti.
Ruhumun bir yarısı ondaydı, onun ruhunun bir yarısıysa bendeydi.
"Sana bahsettiğim biri vardı, hatırlıyorsundur.
Hatta, bir defasında buraya gelirken rastlamıştık ona... İşte hayatıma
giren kişi de o..."
"Evet, sanırım hatırlıyorum. Aslına bakarsan aranızda
bir ilişkinin doğacağını da tahmin etmiyor değildim." Yüzüme bulabildiğim
en adi sırıtışı yerleştirerek konuşmaya devam etmesi için müsaade ettim.
"Çok kötüsün ya," dedi şımarık bir ifadeyle.
"Her neyse... Söyleyecek fazla bir şey yok. Ancak, hayatımdaki ikinci
doğru hareketi yapmak üzere olduğumu düşünüyorum. Sen ne dersin?"
"Adamla bir defa karşılaştım, onu tanımıyorum. Ne
söyleyebilirim ki, güzelim? Ama mutlu olmanı dilediğimi biliyorsun. Senin
mutluluğun benim de mutluluğumdur."
Bize uzak bir sözcüktü vaktiyle "mutluluk".
Şu andaysa o kadar yakınımdaydı ki, şaşkınlığım gözle görülmeyecek gibi
değildi. İçimi rahatlatmak, yüreğindeki sıcaklığı hissettirebilmek için
bana sımsıkı sarıldığında iyisiyle kötüsüyle içinde taşıdığı her şey gözlerimin
önüne serilmişti. Ağzımdan dökülen sözcüklerin aksine, onun mutluluğu
benim mutsuzluğum olacaktı. Kendime sormadan edemiyordum: Ya ben ne olacaktım?
Gözlerindeki yaşları silerken söze başlayan yine o oldu.
"Bu akşam tanışmanızı istiyorum. Hiçbir itiraz kabul edilmez hanımefendi,
anlaşıldı mı?"
"Siz öyle buyurduysanız zaten itiraz etme şansımız
yoktur..." diyerek küçük bir kahkahayı toprağa düşen yağmur damlalarının
sesine karıştırdığımda, ciddi bir söze başlamak üzere olduğunu belli eden
bir ifade takınmıştı yüzüne.
"Hayatım, belki kızacaksın bana; ama sana söylemek
istediğim bir şey var. Aslında gelmekten vazgeçeceğinden korkarak, sussam
mı, diye de düşünmüyor değilim; ama söyleyeceğim. Bizimkinin bir arkadaşı
var. Seninle aramızdaki ilişki gibi olmasa da, onlar da birbirlerinin
en iyi dostları. Senden sık sık bahsederim yanlarında, bizimki bunun sürekli
seni sorduğunu söyleyip duruyor. Bu akşam o da gelecek. Deneyeceksin değil
mi? Hiç değilse benim için?"
"Of!"
"Lütfen ama... Tanışmanızı çok istiyorum. Bak, bir
dosttan daha fazlasına ihtiyaç duymadığına emin misin sen?"
Benim sevgili budalam! Biliyordum benim mutluluğum için
uğraştığını; ancak ben onun gibi sevgimi bölebilecek kadar cesur değildim.
Ben hayatımda insanların yer almasını kabullenebilecek kadar cesur değildim.
İncitilmek, kırılmak korkutuyordu beni. Peki bunu anlatabilir miydim?
Sanmıyorum... Bu defa kendisine güvenmediğimle itham edecekti beni.
Başım dönüyordu. Bir an için gözlerimin karardığını hissettim.
Demek, cesur geçinen ben bu kadar ödlektim ha!
"Geleceğim... Ama senin için geleceğim."
"Lütfen ama... Denemekten bir şey kaybetmezsin değil
mi?"
Tebessüm ederek, her şey olacağına varır, dedim. Önce
kendi ayağa kalktı, ardından elini uzatıp kalkmama yardımcı oldu. Arabasına
vardığımızda hâlâ sımsıkı tutuyordu elimi. Karşımda o kadar mutlu, o kadar
cesur ve bir o kadar da büyük duruyordu ki, her an küçüldüğümü, giderek
daha aciz bir hale geldiğimi düşünüyordum. Sessizce arabanın sağ ön koltuğuna
oturdum. Bir an önce günün sona ermesini diledim. Günün mümkün olduğu
kadar kısa olmasını ve çabuk geçmesini...
Evine gittiğimizde sıcak bir duş alıp, benim için yatağın
üzerine bıraktığı temiz giysileri giydikten sonra yemeği hazırlamasına
yardım etmek üzere odadan çıktım. Evin içine yalnız olduğumu haykıran
bir sessizlik hakimdi. Tedirgindim, inkar edemem. Ağır adımlarla mutfağa
ilerlerken iki defa seslenip de yanıt alamayınca, eksik kalan bir şeyler
olduğunu, onları almak için dışarı çıkmış olabileceğini düşündüm. Mutfağın
yarıya kadar açık kapısından geçmek üzereyken, o da dışarı çıkmak için
tam ters yönde aynı hareketi sergilemişti. Korkarak bir adım gerilemiş
de olsam, gözlerimi üzerinden ayıramıyordum. Bu, o olmalıydı. Donakalmıştım.
"Korkuttum sanırım, üzgünüm. Yiyecek bir şeyler
hazırlıyordum. Balkonda yeriz diye düşündüm... Mutfak masasının üzerindekileri
taşımama yardım eder misin?" Nefes almaksızın birbiri ardına sıraladığı
sözcüklerinin ardında, bir anda etkisi altına girmiştim. Konuşmayı başarsam,
ağzımdan ne gibi bir saçmalık çıkar, diye düşünerek sadece başımla onayladım
söylediklerini. Hiç konuşmadan, birbirimizin yüzüne göz ucuyla atılan
kaçamak bakışların dışında bakmadan balkon ve mutfak arasında birkaç sefer
yaptıktan sonra sofrayı hazırlamıştık.
Yemeğin iki kişilik hazırlandığını ancak sofraya oturduktan
sonra fark etmiştim. Bizi baş başa bırakarak evden uzak kalmayı tercih
etmiş olacaklardı; böylelikle, hiçbir şey için itiraz edemeyecektim, kendime
sığınacak bir yer bulamayacaktım. Doğrusu, zekice hazırlanmış bir planın
içine düşmüştüm...
Başım önümde, yüzüne bakmamaya çalışarak tabağıma yemeğimi
aldıktan sonra birkaç lokma attım ağzıma; başarılı bir aşçıydı.
Tekrar yüzüne bakmak istiyordum. Zihnimin örümcek ağlarıyla
kaplanmış duvarlarına kazımalıydım yüzünün en ince ayrıntılarını. Geçmişin
yıkık dökük hatıraları arasında kaybolan duygularımın yeniden gün ışığına
çıkmakta olduğunu hissediyordum. Bir ödlek konumuna düşmeyeceğimi bilsem
koşarak kaçardım bu evden, bir daha geri dönmemek üzere. Bardağıma doldurduğu
şaraptan bir yudum alarak gözlerimi yumdum. Ona karşı sürdürdüğüm oyunun
aynısını o da benim için hazırlamıştı anlaşılan. Konuşmadığım müddetçe
konuşmayacaktı. Gözlerimi bulunduğumuz binanın çaprazındaki park üzerinde
yoğunlaştırarak konuşmayı denedim.
"Nereye gittiklerini biliyor musun?"
"Bilmiyorum... Biraz dışarıda takılalım, diyorlardı.
Zekice..."
"Haklısın. Zekice..."
Bakışlarımı yüzüne çevirme cesaretini veren birkaç kelime
konuşmuş olmak değildi; sofraya oturduğumuzdan beri bakışları üzerimdeydi.
Her hareketimi takip ettiğini hissediyordum. Benden hızlı davranmıştı.
Henüz zihnimin duvarlarını kaplayan örümcek ağlarını temizlemekle uğraşırken
ben, o çoktan kazımıştı bana ait her şeyi zihnindeki odacıklara. Ne olursa
olsun, dedim kendi kendime; bu defa yanlış da olsa ilerleyecektim önüme
çıkan yolda.
"...ama güzel..." dedim beklemediği bir anda.
An ne kadar beklenmedik idiyse, ağzımdan dökülen sözcükler de o kadar
beklenmedik idi. İlk defa bir başkası için açık bir kapı bırakıyordum
hayatımda; sanırım o kapı bir daha kapanmayacaktı da. O da farkına varmıştı,
önündeki kapıların hiçbirinin kilitli olmadığının; bir diğer odaya geçmek
için sadece parmak uçlarıyla kapıya dokunması gerektiğinin. Yüzündeki
hayret dolu bakışlar kıkırdamama neden olduğunda, masadan kalkarak içeri
girdim. İçeride bir başıma oturduğum yaklaşık beş dakika boyunca, yüzündeki
hayret dolu ifadeyi bir türlü silemediğinden içeri giremediğini biliyordum.
Yanıma geldiğinde tüm masumiyetime sığınarak başımı bir defa daha önüme
eğdim. Geri dönüşünün olmadığını bildiğim yoluma ilk adımımı atarken önce
bedenimi, sonra ruhumu ona teslim ettim.
*
Zamanla aramdaki savaşta her geçen gün üzerime inen darbelerin
ağırlığıyla biraz daha güçsüzleşiyordum. Sahip olduklarımın ellerimden
kayıp gidişine tanık oluyordum adeta. O kadar gülünç bir sahneydi ki,
gözlerimin önünde sergilenen! Her şeye sahip olan bendim ve her şeyimin
beni terk edişine müsaade eden de bendim. Zaman içimdeki korkuları büyütürken,
ona karşı dimdik duracağım yerde kendimi küçülten de bendim. Düzenimi
yıkan, varlığımı yok eden...
Onunla beraber geçirdiğim ilk geceden sonra asla dördümüz
bir araya gelemedik. Belki de, bir araya gelip bizim için en değerli insanları
başkalarıyla paylaşıyor oluşumuza gözlerimizin de tanık olmasını istemedik.
Başta, sadece sevgili dostumu aşık olduğu adamdan kıskanıyordum. Oysa,
zaman içinde oyunumuza benim aşık olduğum adam da dahil olmuştu. Onu en
iyi dostundan, sokaktaki insandan, hatta kendimden bile kıskanıyordum.
Ve bana kalırsa, tüm yollar aynı noktada bitiyordu: Biricik dostumun biricik
sevgilisi.
O ikisi tanışmamış olsaydı, hayatımıza kaldığımız yerden
devam edecektik. O ikisi tanışmamış olsaydı, benim hayatıma da bir başkası
girmiş olmayacaktı. Lanet olsun! Tüm bunlar olmasaydı, kıskançlığın ne
mânâya geldiğini bilmeme gerek kalmayacaktı. Bir çözüm bulmalıydım. İçimde
daha büyük fırtınaların varlığına tahammül edemezdim. Her ikisine de,
yalnızca ben sahip olmalıydım. O halde...
Gözlerim kan çanağına dönene dek uyumadım. Uykusuzluktan
bir köşede sızıncaya dek gözlerimi yummadım. Hâyâlleri ayıkken görmeye
başlayana dek bir rüyâya dalmadım. Sadece araştırdım, sadece düşündüm.
Sanırım, aradığım çözüme de ulaştım. Bulduğum verilere bir parça da hâyâl
gücümün getirilerinden ilave ederek istediğim sonuca ulaşabilecektim.
Bu zamana kadar yalan söylemek zorunda kalmamıştım; ancak aklımdakileri
gerçek kılabilmek uğruna hayatımın ilk ve son yalanını da söyleyebilirdim.
Gerçi planlarımı ona kabul ettirebilmem çok güçtü; ama güveniyordu bana.
Bundan faydalanırken karşısında dünyanın en başarılı oyuncusunun en başarılı
rolünü canlandıracaktım. Karşı koyamayacaktı, en mutlu olduğu anlardan
birinde yapacaktım konuşmamı. Öyle ki, aklını çeldiğimde o bile farkına
varamayacaktı neyi kabul ettiğinin. Bir kere söz verince de, herhangi
bir geri dönüşü olmayacaktı. Şansım yaver gidiyordu. Bu sırada hamile
kaldığıma dair birtakım belirtiler ortaya çıktı. Rahmime düşüşünü hissettiğim
andan itibaren belki benim için en değerli varlık o olmuştu; ama o da
günü geldiğinde başkalarına ait olmak isteyecekti. Onu da diğerleri gibi
başkalarıyla paylaşmaya tahammül edemezdim. Kendimden vazgeçerken, ondan
da vazgeçebilirdim o halde. Giderken pek çok şeyi de beraberimde götürecektim.
Tek dostumu, aşık olduğum adamı, bebeğimi...
"Biliyor musun, senden korkuyorum?!"
"Sanırım ben de korkuyorum dostum... senden korkuyorum..."
"Farklı bedenlerin içinde aynılaşmaktan korkuyorum.
Ve ruhumuzun bedenime sıkışan parçasının bir bütün olamayıştan duyduğu
acının beni hepten ele geçirmesinden korkuyorum. Aynaya baktığımda bedeninden
kaçan o kaltak ruhun sadece bir parçasını görmekten acı çekiyorum. Bir
bütün olmalıyız, ruhlarımız birleşerek bir bedende var olmalı yeniden."
"Bu mümkün değil güzelim."
"Hayır... yanılıyorsun. Bir yolunu buldum. Bunun için
çok araştırdım ve sonuca ulaştım. Ve... ve gereken şeye de sahibim artık.
Ruhumuzun birleşeceği beden de, cismimin içinde şekil bulmaya başladı.
Ne olursa olsun yapmalıyız bunu. Tek bir ruh olmalıyız. Bu uğurda bebeğimden
bile vazgeçiyorum."
"Sen... sen neler söylediğinin farkında mısın? Hamilesin
ve...ve ben de hamileyim! Ama çok güç şeyler dile getirdiklerin, hatta imkansız.
Başaramazsak... ve ben kendi bebeğimden vazgeçmeyi göze alamazsam?"
"Sözcüklerimi yanlış yerlerde kullandım sanırım.
Bebeğimden vazgeçtiğimi söylerken onu kollarıma asla alamayacağımı söylüyordum.
Ruhlarımız birleştiğinde onun cismiyle var olacak diyordum. Ama sen bebeğinden
vazgeçmeyi göze alamayacaksan, bu iş için senin bebeğini kullanırız. Bebeğimin
sonsuzlukta kaybolmasına göz yumabilirim bu uğurda."
"Bilemiyorum..."
"Bilemiyorum, ne demek?! Sana neler oluyor? Sen
de en az benim kadar isterdin bunun olmasını. Bu bir tür güvensizlik ifadesi
mi?"
"Saçmalama!.. Bunu ne kadar istediğimi en az benim
kadar biliyorsun sen de. Ama çok şey değişti. Bana, bebeğimden vazgeçmeyebileceğimi
söylüyorsun. Peki, ya aşık olduğum adamdan nasıl vazgeçeceğim?"
"Oh! Benim aşkım ne peki? Ben nasıl oluyor da vazgeçebiliyorum?
Söyler misin, bu zamana kadar onun hayatındaki tek kadın sen mi oldun?
Senin yanından ayrıldıktan sonra bir başkasına koşmadığını nasıl kanıtlayabilirsin
kendine? Aşk, ha?! Ne kadar gerçek olabilir ki? Aşıksan sadece kör olmuşsundur.
Tek bir farkla; acı çekmekten mutluluk duyan bir körsündür. Lütfen... daha
fazla acı çekmeyelim. İzin ver, deneyelim."
"Aklımı karıştırıyorsun!"
"Lanet olsun! Senin aklın zaten karışmış. Hayatımıza
o adamları sokan sensin. Sanıyor musun ki, onu bırakacak olmak benim canımı
yakmıyor? Ama sadakatinden en çok emin olduğum anda bile beni arkamdan
vurmuş olabilir. Oysa, biz daima birbirimize sadık kaldık. Aşkla dostluğu
karıştırma birbirine. Son sözünü duymak istiyorum."
Canını yaktığımın, zehrini kanına karıştırmak için onu
bir köşeye sıkıştırmaya çalışan dev bir örümcek gibi üzerine yürüdüğümün
de farkındaydım. Ama savaşta her şey mubahtır ve ben sadece galip gelmeye
çalışıyordum.
Başını kaldırıp yüzüme baktığında gözlerinden yaşlar
boşanıyordu. Bunun ne mânâya geldiğini çoktan anlamıştım; kabul ediyordu.
Yanına diz çöküp gözyaşlarını sildim. Cevabını bir defa da işitmek istiyordum,
bunu anlaması için gözlerinin içine baktım.
"Pekala... Kabul ediyorum. Benim için her ne kadar
güç olsa da yapacağım."
Söyleyecek bir sözüm yoktu. Zafer benim olmuştu. İçimden
sessiz zafer çığlıkları atarken bakışlarımı gözlerinden ayırmamaya da
özen gösterdim. Konuşmaya devam etti:
"Ne zaman yapacağız?"
"Kaç aylık hamilesin?"
"Üçe yeni girdim."
"Ciddi misin sen?"
"Neden bu kadar şaşırdın?"
"Benim de üçüncü ayıma girdiğim kısa bir süre oluyor.
Tuhaf sadece... Ama bu işimizi de kolaylaştırıyor. Hamileliklerimizin yedinci
ayının ortasında yapacağız. Kısa bir süre daha sabretmemiz gerekiyor."
"Ama nasıl?"
"Orasını bana bırak..."
Oysa zamana ihtiyacımız yoktu. Ölmek için beklememiz
gerekmiyordu. Sadece küçük oyunuma biraz aksiyon katmak istemiştim; bir
de sevdiğim adamla geçireceğim süreyi uzatmak. Ancak bir sorun vardı.
Zaman geçtikçe bebeğime daha fazla bağlandığımı hissediyorum. Onu görebilmek
arzusu ruhumu kaplayacak olsa, her şeyi mahvederdim. Sonra yavaş yavaş
kabul ettirdim kendime, doğmayacak oluşunun hepimiz için en iyisi olduğunu.
Bedenimin içinde, sadece bana aitken bile sevdiğim adamın karnımın üzerinde
dolanan parmaklarından kıskanıyordum onu ve sevdiğim adamı da karnımın
üzerinde dolanan parmaklara kıpırdayarak yanıt veren o minik varlıktan
kıskanıyordum. Çok şey istiyordum. Her şeye tek başıma sahip olmak istiyordum.
Önceleri sahibi olduğum tutkum, zaman içinde ruhumun sahibi oldu. Paranoyalar
arasında sıkışıp kalırken her geçen gün bir parça daha geliştirdiğim planıma
da daha çok alışmaya başlamıştım. Bir yanım ruhlarımızın birleşecek olmasının
imkansız olduğunu biliyordu; ancak sonu ruhumun karanlık bir hücresine
tüm hataların yanına kilitlenmek oldu. Hiçbir kuvvet beni planımı gerçekleştirmekten
alıkoyamazdı. Gerekirse zorla yapardım.
Sevgili dostumun aklını daha fazla karıştırmam da pek
güç olmadı. Biricik aşkına karşı onu dolduruşa getirmekte son derece başarılı
olmuştum. Öyle ki, birbirlerinden tamamen kopmalarına bile neden oldum.
Zavallı adamın yardım istemek için yanıma geldiği anlardaysa en yardımsever
tavırlarımı sergilerken kuyusunu kazmaya hızla devam ettim. Nihayetinde
vakit doldu...
*
Son gece geldiğinde bir süre için sevdiğim adamın hayatını
alamayacağımı hissettim... ve ondan ayrılamayacağımı. Son defa ona dokunmak,
bir bütün olmak, sonra parçalara ayrılmak için cesaret bulmama yine her
şeyin sadece bana ait olacak olması düşüncesi yardımcı oldu. Kana bulanan
göz yaşlarımı akıttım dudaklarının arasından, ruhumun içindeki ateşle
kavrulanları sızdırdım yüreğinin duvarlarından. Bir kasırgayla tarumar
ettim benliğini. Tükensin istedim. Oysa ben tükenmiştim.
Nihayet kollarımın arasında uykuya dalmaya hazırlandığında,
usulca fısıldadım kulağına, en güzel rüyâları bundan sonra göreceğini.
Oysa ben de bilmiyordum, bir kabusa uyanacağını. Yatağımızın altına daha
önceden saklamış olduğum kalın zinciri başını kucağımdan bırakmadan evvel
aldım usulca, onu uyandırmadan. Dudaklarına son öpücüğümü yerleştirip
de uykusunda şımarıkça gülümseyişini izledikten sonra büyük bir özenle
geçirdim zinciri boynunun ardından ve başını yatağa bıraktım. Uyanmaması
için büyük bir çaba sarf ederek yerimden doğruldum, göğsüne oturdum. Tüm
cesaretimi, tüm gücümü toparlayıp zincire sarıldım ellerimle. İki ucunu
birleştirip tüm kuvvetimle sıktım... sıktım... sıktım...
Büyük bir korkuyla açıldı gözleri bir anda. Renk değiştiren
yüzünde gözlerine takıldı gözlerim bir anda. Buna tahammül edemeyecektim.
Zincire daha kuvvetli asılırken göz yaşlarımı tutamayacağımı anladım.
"Bu bir kâbus. Aşkım, uyandır beni!" diye bağırıyordum avaz
avaz. Sesim, ağzından çıkan hırıltılara karıştıkça gücümün daha fazlasını
harcıyordum bağırmak için. O en büyük çöküş anıma denk gelmiş olacak,
zincirin bir anlık gevşeyişinden istifade ederek ellerimden kurtuldu.
Bir anda yatağa devrilen ben oldum ve üzerimde dikilense oydu. Deli gibi
bağırarak ne yapmaya çalıştığımı soruyordu. Kollarımı sımsıkı kavramış,
yatağın iki yanına doğru açmıştı. Canım yanıyordu. Hıçkırıklarım kesilecek
gibi değildi. Gözlerine baktım. Ona karşı bu zamana kadar hissetmiş olduğum
her şeyle baktım. Gözlerinden yüreğine kaydım. Bir damla oldum, aktım.
Bir ateş oldum, yaktım. Yavaşça doğruldu kollarımı bırakmadan. Üzerimden
indikten sonra kalkmama yardımcı oldu, sımsıkı sarıldık birbirimize. Üzgünüm,
diyebildim sadece. "Ne yaptığımı bilmiyordum. Bir... bir kâbus görüyordum.
Affedersin aşkım. Lütfen..." Parmaklarını dudaklarıma götürdü, susmamı
söyledi.
"Karşımdaki sen olmasaydın, sana deli gibi aşık
olmasaydım, karnında bebeğimizi taşımıyor olsaydın ve ben gözlerinde o
şeyi görmemiş olsaydım inan bana çoktan ölmüştün bebeğim. Bir daha bana
bunu yapma tamam mı sevgilim?"
Nefes nefese ve dehşet dolu sesi sona erdiğinde, hıçkırıklarımla
verdim yanıtımı. Sonra sımsıkı sarıldım, bir daha ona hiç sarılamayacağımı
bilerek. Bu boğuşma bir lütuftu benim için. Yeniden sahip olmuştum ona.
Bana bir bardak su getirmesini istedim. Sakinleşmem için bir ilaç da veremezdi
hamile olduğumdan. Bu bir avantajdı. Suyumu getirmek üzere odanın kapısından
çıkar çıkmaz yataktan kalkarak gece zindanlarda kullanmak üzere dolabın
bir köşesine sıkıştırmış olduğum kamayı alıp yatakta birbirine dolanmış
çarşafla pikenin arasına sakladım. Ellerim titriyordu. Göz yaşlarımı burnumu
çeke çeke sildim. Sonra elimi karnıma götürüp bebeğime babasına veda etmeye
hazır olmasını söyledim. O sırada kapıdan içeri girdi. Yeniden yaşlarla
dolan gözlerime bakıyordu. Zoraki gülümsemeye çalışsam da tüm bedenim
büyük bir sinir krizine hazırlanırmışçasına sarsılıyordu. Onun yardımıyla
ve zorla bir iki yudum su içtikten sonra bardağı elinden alarak başucumuzdaki
konsolun üzerine bıraktım. Dudaklarımı dudaklarına yaklaştırdım ağır ağır.
Bana karşı koymadı. Lanet olsun! Bu adam bana asla karşı koymazdı! Bu
adam bana asla zarar veremezdi... Bedenimi geriye bıraktım ve elimi ona
fark ettirmeksizin kamanın olduğu yere ilerlettim. Tam üzerime eğildiği
esnada hamlemi gerçekleştirerek elimdeki aleti sevgilimin ensesinden gırtlağına
doğru sapladım. Yüzüme fışkıran kanlar nedeniyle gözlerinin dehşetle açıldığını
görmem biraz vaktimi almıştı. Kulaklarımı dolduran kendi feryatlarımdı,
bu defa çıkardığı hırıltıları işitemedim. Çırpındı mı çırpınmadı mı; bıçağı
gırtlağına saplar saplamaz mı öldü, yoksa gırtlağından çıkarıp defalarca
kalbine indirdiğimde mi bilmiyorum. Tek bildiğim böyle bir ölümü hak etmiyordu.
Yine de bu, bazen insanların kaderleri benim gibi ahmaklara teslim edilebildiği
gerçeğini değiştirmez.
Onu yatakta öylece bırakıp banyoya koştum. Aynadaki yansımama
bakabilme cesaretini gösteremeden, bir zamanların pembe geceliğini üzerimden
sıyırarak çıkardım, soğuk suyun altına girdim. Dokunduğum her yer onun
kanına bulanıyordu. Orada öylece kalmak, üzerimdeki kanının akmasına müsaade
etmemek istiyordum. Ama suyun daha tazyikli akması için musluğa sarıldım,
ahizeden akan suyun tenimi acıtmasına izin verdim. O arada kamayı yatakta
unuttuğum aklıma geldi. Henüz onunla işim bitmemişti. Banyodan çıkıp ıslak
ayaklarımın kaymamasına özen göstererek yatak odamıza geri döndüm. Su
beni sakinleştirmişti. Canım daha az yanıyordu artık. Yine de ona bakmamaya
özen göstererek kamayı düşürdüğüm yerden aldım ve banyoya geri döndüm.
Suyun altına yeniden girdim. Kamanın üzerindeki kanı da akıttıktan sonra
suyu kapattım. Rasgele dolaptan çekip aldığım bir havluyla kurulanıp bilinçsiz
bir hareketle havluyu bir kenara fırlatarak yeniden yatak odamıza gittim.
Çıplak bedenim duvarla buluşup bedenim yavaş yavaş yere çöktüğünde ancak
üşüyebildim. Devam etmeliydim. Herhangi bir duygu patlamasına müsaade
etmek olmazdı.
Üzerime beyaz uzun bir elbise geçirdim. Aynı elbiseden
bir tane de ona almıştım. Bu gece ikimizin üzerinde de bu elbiseler olacaktı.
Odadan ayrılmadan evvel gözüm son defa yatağa kaydığında oradaki bedenin
kendi erkeğime değil de, en yakın dostumun erkeğininkine ait olduğunu
sandım bir an. Kendimi toparlayarak zindanlarda onunla buluşmak üzere,
banyodan yakut işlemeli kamayı da alarak evden çıktım. Bu gece dolunay
olacaktı.
Bir gelin gibi giyinmelisin bembeyaz
Taptaze, tertemiz ve saf olmalısın
Ay ışığının huzurunda
Bir bebek kadar masum olmalısın
Benden önce gitmişti. Zindanların dışında uzanan surların
son bulduğu yerde, uçurumun başında duruyordu. Sessiz adımlarla yaklaştım
yanına. Varlığımdan haberdar olup olmamasını istediğimi bilmiyordum. Onu
öylece boşluğa bırakabilirdim aslında; ama yapmadım. Onun yerine kolumu
boynuna dolayarak bedenini kendime doğru çektim ve elimdeki kamayı karnına
sapladım... sonra bir defa daha sapladım...
...Kamayı üçüncü defa saplamaya hazırlanırken bedenime
yayılan acıyla yere yığıldım. Uçurumun başında benden başka kimse yoktu.
Düştüğüm yerde elimi zorla karnıma götürdüğümde elbiseme hızla yayılan
kana bulandı parmaklarım. Sevdiğim adamı öldürdüm. Bebeğimi öldürdüm.
Şimdiyse sıra bende...
Küçük bir çocukken bulmuştum en yakın arkadaşımı, annemin
sokağa çıkmamam, başka çocuklar gibi olmamam için beni kilitlediği demir
parmaklıklı küçük oyun odasında. Zaman içinde ona daha çok ihtiyaç duymaya
başlamışım ki, kendimi onun gerçek olduğuna inandırmışım. Hâyâller gerçeklerden
daha çok cezbetmiş olacak ki beni, kendime bir eş bulduğumda onun için
de bir tane yaratmışım; bir bedeni birden fazla ruha ait kılmışım...
Bir ölü gibi giyinmelisin bembeyaz
Kefeninin içinde sadece bana ait olmalısın
Kana bulanan gecenin huzurunda
Toprakla buluşmaya hazır olmalısın |