Câm-ı Mevt - Şevval ATEŞ

Bölüm I

Kabl-el Mevt (Ölümden Evvel)

Uzun yıllardan beri ilk defa bir haziran akşamında havalar bu kadar sıcaktı. Ağaçlarda yaprak kımıldamıyor, dense yeriydi hani. Bir huzursuzluk, bir ağırlık vardı insanların üzerinde. Geceyi sabaha bağlayan saatlere rağmen büyükler evlerinin bahçelerinde, balkonlarında oturmuş soğuk içeceklerini yudumlayıp sigaralarını tüttürüyor, çocuklarsa uykunun kollarında gezinirken huzursuzlukla bir sağa bir sola dönüyordu.

"Hayra alamet midir bu vakitte bu sıcaklar, ne dersin bey?" dedi, yaşlı bir kadın tülbendini başından çıkarıp yatmaya hazırlanırken.

"Bilemem hanım. Biz hayra yoralım da! Haydi, Allah rahatlık versin." 

* 

Dolunayın kızıl rengi vakit ilerledikçe daha da koyulaşıyordu. Bu haliyle çocukların sevgilisi, masum ay dededen ziyade; dünyayı küçümseyen, onu hafife alan, hiddetinden kıpkırmızı kesilmiş yüzü ve görünmez vücuduyla, öldürücü darbesini indirmek için dünyanın üzerine yürüyen, çocuk düşmanı yaşlı adama benziyordu. Balkonun demirleri arasından sarkıttığı bacaklarını sallayıp sigarasından derin bir nefes daha çektiğinde, aklından bunlar geçiyordu, pembe gecelikli kızın. "Hiddetlense ne olacak ki?" dedi, cilveli bir kahkaha eşliğinde. Balkonun demirleri üzerinde söndürdüğü sigarasını sokak lambasına doğru fırlattıktan sonra esneyerek içeri girdi; uyku vakti çoktan gelmişti.

*

Uzun ve dar sokağın sonundaki ahşap binanın üçüncü katının penceresinden süzülen ay ışığı, yatağında uyumakta olan küçük kızın saçlarında dans ediyordu. Yatmadan evvel bir sandalyeyi dolabının önüne çekmiş, yüklük kısmından bir yorgan ve battaniye indirmişti. Yatağının örtüsünü özenle katlayıp kaldırdıktan sonra, bunları üzerine örtüp yatmak zamanı gelmişti. Bedeni tir tir titrerken, alnında biriken ter damlacıkları yavaş yavaş süzülüyordu yanaklarına doğru. Uykuya dalmakta pek zaman harcamamışken, saçları ve pijaması çoktan sırılsıklam olmuştu. Dudakları büzülüyor, kaşları çatıldıkça alnında ince çizgiler oluşuyordu.

*

Kapkaranlık, sonu olmayan bir koridorda tedirgin adımlarla ilerliyordu. Ara sıra koridorun bir sona sahip olduğunu bildiren bir ışık peyda olsa da,  o bir şey görüp görmediğinden  emin olamıyordu bulunduğu boyutsuzlukta. Sırtını dayayabileceği, kendini güvende hissetmesine neden olacak bir yerleri bulabilmek umuduydu ilerlemesine neden olan; cesareti değildi. O kadar sessizdi ki ortalık, beynini dolduran sesleri daha net işitebiliyordu artık. Yorulduğunu, tükenmeye başladığını hissetti, uykusunun içinde bir baygınlığa bıraktı kendini. Asıl kâbus, şimdi başlıyordu!

*

Küçük bir bebeğin çığlıkları odanın duvarlarını zorlayarak dışarı taşmaya çabalıyordu. Yaklaşmakta olan ayak sesleri, bebeğe birilerini uyandırmayı başardığını söylüyor, zafer müjdeliyordu. Sesini biraz alçalttı. Bir süre sonra kolları arasında yattığı genç adamın yüzünü hâlâ görememiş de olsa, adamın kokusu emin ellerde olduğunu hissettirdi.

Genç adam az önce hazırladığı mamayı biberonla bebeğe verirken sağ kolunu duvara yaslamış, camdan dışarısını izliyordu. Gece, ilk defa bu kadar kasvetli görünmüştü gözlerine; yarının çekilmeyecek bir gün olduğunu fısıldarken kulaklarına. Hava gece vakti bu kadar sıcaksa, sabah nasıl olur, işe güce dayanılır mı, diye düşünürken ertesi günün pazar olduğunu hatırladı; yüzüne kocaman bit tebessüm yerleşti. Küçük ailesiyle beraber güzel bir piknik yapabilirdi! Birden gözleri Selman Bey’lerin köşküne takıldı; oradan da yavaş yavaş evin küçük kızının üçüncü kattaki yatak odasının penceresine doğru kaydı!

Kucağındaki bebeğin mamasını bitirerek yeniden uykuya daldığını fark ederek bebeği yatağına bıraktı. Pencerenin önüne geri döndüğünde dışarıyı daha net görebilmek için pencereyi açtı, bedenini de biraz dışarı çıkarmaya gayret gösterdi. Selman Bey’lerin köşküyle kendi oturduğu apartman arasında aşağı yukarı yüz elli metrelik bir mesafe vardı. Buradan bakıldığında her ne kadar çatıdaki yirmiden fazla iri ve kara kuşun oluşturduğu koca karaltı dikkat çekemese de, küçük kızın odasında kırmızı ve soluk bir ışığın eşliğinde gölgelerin raks ettiğine kalıbını basardı. Gözlerini kısıp daha dikkatli bakmaya çalışsa odanın açık bırakılan camından dışarı süzülen ince dumanı da görebilecekti. Bir müddet öylece bakakaldıktan sonra uykunun getirdiği sersemliğin kendisine bir oyun oynadığına kanaat getirerek gözlerini birkaç saniyeliğine yumup yeniden açtığında karşılaştığı manzara bir adım gerilemesine neden oldu. Bir anda yağmaya başlayan yağmurun hızından sokaktaki hiçbir şey seçilemiyordu. Bakışları hâlâ Selman Bey’lerin şu an için bir gölgeden ibaret olan evi üzerindeydi ki, bir anda koca bir karaltının göğe doğru yükselip hızla uzaklaştığını gördü. Koca karaltıyı oluşturan şeyin ne olduğunu inceleyecek kadar cesur değildi; korkuyla birkaç adım daha gerilerken arkasındaki komodine takılarak büyük bir gürültü eşliğinde yere devrildi.

"Timur?!"

Çıkan gürültü karısının uyanmasına neden olmuştu. Hızla düştüğü yerden kalktı. Komodinin üzerinden dökülenleri yerden toplayarak bir kenara bıraktıktan sonra pencereyi kapatarak yatak odasına geri döndü.

"Neydi o ses?"

"Yok bir şey güzelim. Uyumana bak sen. Düştüm!"

"Bir yerine bir şey oldu mu?"

"Hayır hayatım, meraklanma."

"Neye bakıyorsun kuzum öyle?"

"Az önce yağmur yağıyordu da!"

"Deli misin aşkım, rüyâ görmüş olmalısın. Bu sıcakta!"

"Yemin ederim ya! Ama sokak kupkuru; her yer kupkuru!.."

"Hadi hayatım. Uyku sersemliği var üzerinde yat uyu!"

"İyi uykular!"

"Sana da!"

Son bir defa da yatak odasının penceresinden baktı Selman Bey’lerin köşküne doğru. Her şey normal görünüyordu! Her şey o denli normaldi ki; adeta az önce sokağın Arnavut kaldırımları arasında kış yağmurlarından tek farkla sıcak dereler oluşturan yağmur damlaları akmamıştı, karşıki evdeki küçük kız ne olduğunu anlayamadığı kötü bir oyunun baş rolünü almamıştı. Beyninin oyunlar oynamasına mahal vermemek için kendini hâyâl gördüğüne inandırdı. Yatağına usulca süzülüp karısına sarılarak kendini uykunun kollarına bıraktı!

*

Gerçek bir uyku değildi bu. Ve bir rüyânın içinde başka bir rüyâ da görmüyordu. Bir başka boyutun karanlık koridorlarıydı bulunduğu mekan. Kısa süreliğine de olsa, bir tutsaktı şimdi. Rüyâ sandığı gerçekliğin içinde duyduğu huzursuzluk artarken uzaktan sesler çalınmaya başladı kulaklarına –giderek yaklaşan, derin, ürkütücü sesler-, sıcaklığın yükseldiğini de hissedebiliyordu şimdi –bir an için  bir alev çemberinin ortasında kalmış olabileceğini düşündü-. Bir şey(ler) mani oluyordu gözlerini açmasına!

Bedeninin yavaş yavaş ilerlediğini hissediyordu karanlık koridorda. İçinde durmaksızın büyüyen korku, gitmemesi gereken bir yol üzerinde olduğunu söylüyordu ona. Durabilmek, geri dönebilmek için sürekli emirler gönderiyordu beynine; ama kontrol bu defa onda değildi.

Sımsıkı yumduğu gözleri önünde, üzerine doğru hızla ilerlemekte olan kızıl bir ateş topu belirdi. Zihni, bunların birer yanılsamadan ibaret olduğunu haykırırken ateş topunun yanı başından geçişini, bedenini içine alışını hissetti. İçine hapis olduğu ateşten duvarlar arasında, olması gerekenin aksine, donuyordu. Kapalı gözkapaklarının ardı kızıl bir ışıkla aydınlanırken kulağına ara sıra gelen sesleri henüz tam olarak seçemese de, artık daha yakından işitebiliyordu. İçinde bulunduğu ateş topu bir anda patladı. Artık sıcağı tam mânâsıyla hissedebiliyordu, teni alev almış gibiydi.

Kulaklarını yaşlı bir kadının çığlıkları doldurdu. Beyni, bilinmeyenlerin bu küçük oyununa itiraz ediyor da olsa elinden bir şey gelmediğinden, itirazını sadece kulaklarını dolduramayan çığlıklarla dışa vurabiliyordu. Zihninin içine yayılan sesi tanıdığında, yumduğu gözlerini dolduran kızıl ışığın yerini alevler arasında çırpınan yaşlı kadının görüntüsü aldı.

Yaşlı kadının kokusu ciğerlerini, sesi kulaklarını doldurdu. Gözlerini sımsıkı yumup bu  görüntüden uzaklaşmaya çalıştıysa da, sessiz çığlıklarına göz kapaklarının arasından süzülen yaşlar eşlik etti. Bu lanetli oyuna tanık oldukça görüntüler ve sesler netleşiyordu. Kalbini kaplayan korkuyla izledi olan biteni. Ateşten şekillerin büyükannesine yaklaşmasını, yaşlı kadının dokundukları tenini kavuruşlarını, her yerin bir anda –ona göre bir ömürlük süre içerisinde- küle dönüşmesini!

Ateş, şaşılacak bir şekilde kendiliğinden yok olduğunda enkazdan fırlayan alev topunu yanan binanın etrafına toplanan halktan kimse görememişti. Yangını itfaiyeye haber vermek için telefona sarılan delikanlı da enkazın yakınındakiler gibi boş gözlerle biraz önce alevlerin yükseldiği noktaya bakarken hattın diğer ucunda yanıt bekleyen sese cevap vermeden telefonun ahizesini yerine bıraktı.

Beyaz benekli, kara bir kedi enkazdan yükselen şeyi gördüğünde hırlayarak birkaç adım geriledi. Koşarak oradan uzaklaşırken bir apartmanın bodrumuna ait, camı kırık pencereden içeri atladı.

*

Küçük kız İstanbul’un karanlık dar sokaklarının birkaç tanesinin birleştiği o caddelerden birinin öbür ucundaki münzevi mahallelerden birindeki odasında uykusundan çığlık atarak uyanmaya çalışırken, annesi ve babası sesini işitip baş ucuna gelmişlerdi. Selman Bey karısını kolundan çekip yatağın kenarından kaldırdıktan sonra kolonya getirmesini söyledi. Kızının kat kat örtüler altında kalan bedeni terden sırılsıklam olmuştu. Bir eliyle yatakta çırpınan bedeni sımsıkı tuttu, diğer eliyle kızın yanağına okkalı bir tokat indirdi.

Eski köşkün merdivenlerindeki kadın bir anda çalmaya başlayan telefonun sesiyle irkilerek elindeki kolonya şişesini yere düşürdüğünde, kızı kendine gelmiş, çığlıklar sona ermişti. Kadın koşarak telefona yanıt verdi. Birkaç saniye sonra banyonun kapısında kireç gibi bir yüzle belirdi. Kızının babası tarafından yıkanan yüzünü havluyla durularken ağır ağır ve mümkün olduğunca sakin konuşmaya başladı, cümlesinin sonunda sözcükler boğazında düğümlendi ve sustu:

"Hemen yola çıkmamız gerekiyor! Annenin evinde yangın çıkmış. Sanırım!"

YANGIN: Rüyâda siyah dumanlar çıkartan bir yangın görmek, sıkıntıya düşmeye; beyaz dumanlar çıkartan bir yangın görmek, sıkıntılardan kurtulmaya; rüyâda yandığını görmek, gelecek kötü bir habere delâlet eder.

Bölüm II

Taş ve Efsun

Sebzelerin ekili olduğu bahçeden kolundaki sepeti çitlerin yanına bırakıp koşarak çıkmış, dereye uzanan yamacın tepesindeki otlar arasına uzanmıştı. Bugün köydeki son günüydü. Birkaç saat içinde annesi eşyalarını son bir defa kontrol etmesini isteyecekti; babasıysa, yola çıkma vaktinin geldiğini belirtecekti. Köyde geçirdiği bir hafta boyunca yapmaktan en çok zevk aldığı şeyi yapmak istemişti son bir defa. Bulutların, bilmediği bir lisanda kendisine mesajlar yolladığına inanıyordu. İstisnasız her gün, bu yamacın başına gelmiş, başka hiçbir yerde bulamadığı bu berrak havayı ciğerlerine doldururken bulutların lisanını çözmeye çalışmıştı.

Yamacın başında oyununu ne kadar sürdürdüğünü kestiremediği bir sürenin sonunda annesinin ona seslenen sesini işitti. Vakit gelmişti. Yola çıkmadan evvel kimsenin tek kelime söylemeyeceği sofraya oturulacak, büyükannesi "Tez zamanda gelin evladım, içime kor düşürmeyin," deyip sofradan kalkacak, annesi sofranın toplanmasına yardım ettikten sonra da yola çıkacaklardı. Yerinden kalktı, ağır adımlarla bahçeye doğru ilerledi. Sebzelerin ekili olduğu küçük bahçeden evin bahçesine geçmek üzereyken sepetini unuttuğunu hatırladı. Geri dönüp aldığı sepeti eve götürme gereksinimi duymadan arabanın bagaj kapağını kaldırıp uygun bir yere yerleştirdi.

Eve girdiğinde annesi mutfakta yemeği hazırlarken babası uzun ve geniş koridordaki koltuklardan birinde gazetesini okumaktaydı. Büyükannesini aradı gözleri. Ona vedasını sessizce ve uzaktan yapmak istiyordu. Yaşlı kadının yanında olduğu vakitlerde hayatında hiç olmadığı kadar huzurlu hissediyordu kendini; karanlıktaki gölgelerin üzerlerine de yürüyebiliyordu cesurca, gözlerini yumduğunda da bilmedikleri tarafından rahatsız edilmeden uyuyordu efsunluymuşçasına! Annesini ve babasını ikna edebilse, büyükannesiyle beraber yaşayacaktı; ama bu arzusunu dile getirişinin bile evin içinde fırtınalar koparacağını biliyordu. Gerek annesi olsun, gerek babası olsun, her ikisi de sonsuz bir sevgi ve saygıyla bağlıydı Süveyda Ana’ya. Ancak, Süveyda, siyahlık demekti ve her ikisi de inanırdı isimle yazgı arasında bir bağlantı olduğuna. Süveyda Ana’nın yanındaki sonsuz huzurun da, ona duyulan güvenin de sahte olduğunu söylerlerdi kendilerine, ondan ayrılmak istemediklerinde. Kimsenin bu kadar iyi kalpli olamayacağını, kimseye Süveyda Ana’nın etrafındaki gözler kadarının sevgiyle bakamayacağını düşünürlerdi. Onlara göre en iyi olan gücünü içinde taşıdığı kötülükten alırdı ve Süveyda Ana’nın ismi yazgısının damgasıydı. Belli ki, her şeyin özünün iyi olduğunu unutuyorlardı.

Kızlarının Süveyda Ana’nın yanında bir başına bırakılmayışında daha çok Selman Bey’in etkisi vardı. Annesine duyduğu güvensizlik değildi nedeni, küçük bir çocukken annesinin etrafında gördükleriydi. O zamanlar güzelliğiyle dillere destan imiş Süveyda Ana. Ancak pek çok kimse ona yanaşmaktan çekinirmiş. Kimileri deli olduğunu iddia ederken, kimileriyse pek tekin olmadığını dile getirirmiş. Tekinsiz sıfatı bir defa isminin başına eklenince güzelliği de unutulup gitmiş, bir gönül vereni olmamış. Yıllar geçip gitmekteyken genç ve bekar bir tüccarın yolu düşmüş köye. Kimse söz geçirememiş, kendisine göre akıllı uslu pek çok kız olduğunu söylediyseler de o Tekinsiz Süveyda’yı almakta ısrar etmiş. Yedi gün yedi gece yapılan düğünün sonunda da otuz beşlik kızı alarak kendi köyüne getirmiş, onu topraklarının sultanı kılmış. Düğünün üzerinden pek zaman geçmeden Sultan Süveyda’nın rahminde peyda olmuş ilk ve son çocukları. Bebeğin doğmasına bir ay kala da genç tüccar aniden yataklara düşmüş, can vermiş. Geride bıraktığı iki kişilik ailesiyse gerek köy halkı tarafından, gerekse aile büyükleri tarafından el üstünde tutulmuş. Selman Bey, resmini dahi bir defa olsun görmediği babasından bihaber büyürken; Süveyda Ana evlenmeden evvel pek bir haşır neşir olduğu efsunlara, tılsımlara daha da kaptırmış kendini. Tek varlığının başına bir şey gelmesin diye üstünü başını tılsımlarla, muskalarla doldurur olmuş oğlunun. Anasının babasının köyünde uğraştığı bu şeyler isminin "Tekinsiz" diye nitelenmesine neden olurken, kocasının köyünde "Ana" diye anılmış. Ancak Selman Bey’in annesine itimat etmemesinin nedeni yaşlı kadının yazdığı muskaları hâlâ üzerinde taşırken geçmişten gelen bu hatıralar değildi. Küçük bir çocukken annesi tarafından zoraki evden uzaklaştırıldığını hatırlıyordu. Bahçenin bir köşesine sinip çağırılmayı beklediği vakitlerdeyse annesinin canhıraş çığlıkları kulaklarını tıkamasına neden oluyordu. Bu zamanlarda evde Süveyda Ana’dan başkası olmuyordu görünürde; ancak Selman Bey çağırıldığında içeride pek de iyi şeylerin olmadığını görüyordu. Annesinin tırnaklarının morardığını, bedeninin görünür yerlerinde yara izlerinin oluştuğunu, gözlerinin kan çanağına döndüğünü izlerken bu anların sonunda kadının saçlarındaki ak tellerin hızla çoğaldığı da çekiyordu dikkatini. Kızını, annesine emanet edemeyişinin nedeni de buydu. Süveyda Ana kendi kendine zarar veriyor idiyse, kızına da zarar verirdi; Süveyda Ana’ya göremediği, ama onu bir an olsun yalnız bırakmadıklarını bildiği birtakım varlıklar zarar veriyor idiyse de, şüphesi yoktu ki, kızına da zarar verirlerdi!

*

Geniş ve uzun koridorun başında öylece dikilmiş neden büyükannesiyle bırakılamayacağını düşünürken, koridorun diğer ucundan evin etrafını çevreleyen bahçenin arka tarafına açılan kapının kenarından Süveyda Ana’nın, sessizce gelmesini istediğini işaret etmekte olduğunu gördü. Dudaklarının kenarına yerleşen tebessümün ardından başıyla onay verdi, hiçbir şey olmamış gibi az evvel girdiği kapıdan dışarı çıkıp arka tarafa hızla koştu.

Büyükannesi, birkaç ay sonra meyve vermesini beklediği üzüm salkımlarının gölgesi altındaki bir tabureye oturmuştu. Avuçlarının arasında sıkıca tuttuğu, bir şeyin etrafına sarılmış olduğu her halinden belli olan beyaz bir bez parçası tutuyordu. Koşarak Süveyda Ana’nın boynuna atıldı, yetmiş yaşını çoktan aşmış olan kadının çoktan kırışan yanaklarını öpücükleriyle doldurdu.

"Ben gitmek istemiyorum anacığım. Seninle kalmam için babamı ikna et, lütfen!"

"Ben de isterim her zaman senin yanında olmayı; ama evladım bilirsin ki baban ne karar alırsa o doğrudur. Hem senin okulun var; okul zamanı köyde yaşayamazsın. Tatillerde de sık sık geliyorsunuz yanıma! Babacığın kırmaz seni, daha çok gelmek istersen daha sık getirir."

"Sen neden gelip bizimle kalmıyorsun ki? Diyorum ya, ben hep senin yanında olmak istiyorum. Seninleyken çok rahat oluyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum. Hem bana öğretmek istediğin pek çok şeyin olduğunu söylüyordun, işte onları da öğretmen için daha çok zamanımız olur beraber yaşarsak."

Yaşlı kadının gözleri dolmuştu. Dizlerinin dibinde oturan kızın yalvaran bakışlarından kaçırdı gözlerini. Zamanının yakında sona ereceğini hissediyordu. Bir tek oğlu doğduğunda kendini bu mekana ait hissetmişti ki, bu sahte görüşleri de hızla silmişti aklından. Büyük bir hevesle zamanının dolup da sonsuzluğa erişeceği anı beklerken küçük kızın karşısında yalvaran bakışlarla oturması içinde bu mekana ait olduğu hissinin uyanmasına neden oluyordu yine. Kızın saçlarını okşarken söze başlayacak gücü buldu kendinde.

"Hepimiz için ayrılan süre zamanın birinde dolacak. Görünen ve olması gereken o ki yavrum, bu süre en çok benim için kısaldı. Sizin yaşadığınız yerlerin havasına suyuna alışmam zor benim bu vakitten sonra. Bu konuyu daha fazla tartışmayalım! Sana vermek istediğim bir şey var."

Süveyda Ana, elleri arasında tuttuğu nesnenin etrafındaki sargıyı ağır ağır çözerken torunu da büyük bir merakla bakıyordu kadının ellerine. Nihayet tüm bez parçası kadının elleri arasında açıldığında tam ortada tüm göz alıcılığı ve ışıltısıyla, siyah deriden bir kayışın ucuna geçirilmiş, gümüş bir kalıbın içine gömülmüş taş parçası duruyordu. Bakışlarını taştan ayıramadan hararetle söze girdi:

"Bu kolye! kimin büyükanne?"

Yaşlı kadın ellerinin taşa değmemesine özen göstererek deri kayışın iki ucundan tutarak kolyeyi havaya kaldırdı. Hiç konuşmadan öne biraz eğilerek dizleri üzerinde doğrulan kızın sevinç dolu bakışları arasında kolyeyi kızın boynuna taktı.

"Bu kolye bundan böyle senindir evladım. Bilirim ki, sözümden hiç çıkmazsın; ne dersem onu yaparsın. Senden isteğim şudur: Ömrün boyunca zorunlu kalmadıkça bu kolyeyi boynundan çıkarmayacaksın. Bazen başını ağrıtabilir, o zaman çıkartabilirsin; ancak dikkat et ki o vakitte güneş batmış olmasın. Uyuduğun vakit muhakkak kolyen boynunda olsun, bulunacağı en uzak yer yastığının altı olsun. Ancak sakın ola, annen yahut baban da olsa bir başkasının ona dokunmasına izin verme. Şayet müsaaden dışında böyle bir şey gerçekleşirse de taşı günbatımına dek toprağın altına göm, ardından yeniden kullanmaya başlarsın.

"Bilirim ki efsun da iyilik de senin içindedir, özündedir. Kimse için bir kötülük geçmez kalbinden, geçmeyecek de; ama evladım, seni incitmeye çalışacaklar. Korkarım yalnız olacaksın o vakit. Seni korumaya gücü yetecek bir başkası bulunmayacak yanında. Bunun için verdim bu taşı sana. O anlar geldiğinde anlayacaksın ne demek istediğimi. Söylediğim sözlerin tekini dahi unutma. Bahtın her daim açık olsun, Mevlâ’m seni korusun evladım!"

*

Ametist: Menekşe renginde ya da mor renkte bulunan kuvars kristalidir. "Mor Yakut" ya da "Mor Necef" ismiyle de anılır. Koyu mor ya da açık renkli olan kristaller en güçlü enerjiye sahip olanlarıdır. Asırlar boyunca değişik uygarlıklarda sevgi ve beğeniyle kullanılmış, Asya ve Mısır'da mühür olarak değer kazanmıştır. Eski çağlarda "sarhoşluğu yok eden taş"  olarak bilinirdi. O zamanlarda bir kısım kadeh, çanak, kap gibi şeylerin birçoğu ametistten yapılmaktaydı. Bulunduğu çevredeki olumsuz enerjiyi toplayarak yerine olumlu enerji bırakır. Kişiyi takıntılarından arındırır ve kişi üzerinde sakinleştirici bir etki gösterir. Uyku sorunu çeken kişiler yatmadan bir evvel bir süre ellerinde bu taşla oynayıp, daha sonra taşı yastık altına kaldırdıklarında uykusuzluk problemleri ortadan kalkar. Kişinin sürekli üzerinde taşıyabileceği bir taştır; yaydığı enerji canlandırırken, olumsuzluklardan da korur. Özellikle, kişi, kendisine kem gözle yaklaşan insanlarla bir ortamda bulunacağı zaman bu taşı üzerinde bulundurmaya gayret ederse karşısındaki kişiden gelen olumsuz enerji, taşın yaydığı olumlu enerji tarafından kırılarak ortamdaki gerginliğin azalmasını sağlar. Taşı kullanan kişide uyumu ve dengeyi sağlar, yaydığı enerji doğrudan sinir sistemini etkiler. Taşıdığı negatif elektrik yükü, bedendeki fazla elektrik yükünü toplayarak beyin gücünün yükselmesini sağlar. Göz hastalıklarına, alerjiye, baş ağrılarına ve kalp rahatsızlıklarına iyi gelir.


Şevval ATEŞ