Sert mizaçlı Kuzey Anadolu tepelerinin heybetli ve kasvetli duruşlarının ardında gizlenen binlerce masum lanetten biri olarak, kadim topraklarda dünyaya gelişinin üzerinden sadece otuz, görüntüsünün zamana sabitlenmesinin üzerindense sadece beş yıl geçtiğini o zamanlar bir tek benim ve Kara Tepeler’in huzursuz tanrılarının bildiği solgun bir karartı olarak süzüldü aşağılara Kara Tepeler’den, Kara Tepe’nin Kuzgunlarını Güden...
Aldığı her nefesle Kara Tepeler’in de beraberinde yaşadığı hayatı bir kenara bırakıp bir iş, bir uğraş, bir öç, bir sebep bulup kendisine, kendi halindeki tanımı olmayan yaşantısından, "başkalarının hallerine" bürünmek için iniyordu Kara Ölüm’ün kıyısına... Ve Kara Ölüm adına karşı koyan her aciz yaratılmışın nefesiyle selamlıyordu ürkekçe Kara Tepeler’in çocuk yüzlü Kara Lanetini. İki kara mizaçlı, kötü mayalı temiz nesne evrenin bu kesiminde ilk kez karşılaştılar. Kuzgun Güden çocuk suratında erişkin bir öfke ile seğirtti analığı toprağın göğsünden babalığı havanın kendisini saran kara nefesiyle. Kara Ölüm, kara ve uğursuz deniz bir kez daha baktı onun çocuk suratına ürkekçe.
Yaman tepelerin kara zirvelerinde kaybettiği her parçasına bir ağıt yakardı o zamanlar kadim kuzey rüzgârları; ama o, ne babasını alıp götüren al karası rüzgâra acırdı bir rüzgâr kaybolduğunda, ne de annesini kendisini astığı kara çam dalında kapı önlerine iliştirilen bir nazarlık gibi sallarkenki rahatlığını hatırlayıp kızmazdı acımasız babalığına. O rüzgârdı altı üstü, kara sakallı babalığının nefesiydi. Ona hükmeden yoktu hiç. Kuşları kadar özgür, kuşları kadar asiydi rüzgâr babası ve onun kendinden oğulları.
Kara kuş sürüsünün güvenliğinde Eştu’nun ve hatta onu yaratanın bile nasıl vücuda geldiğini biliyordu Kuş Çobanı. Rüzgâr babası çocuk zihni büyürken uğuldadığında anlatmıştı bir bir tanrıların mesellerini. Her kaybolan rüzgârın bir öyküsü vardı şüphesiz. Dünya var olmadan önce de eserdi rüzgâr ve öncesinde de vardı toprak. Kara Ölüm gibi tuzlanmış ıslak mezarlıkların kapısında hep birlikte dururdu bu iki melek. Her kaybettiklerine birlikte ağlar, her dirilttiklerine birlikte gülümserlerdi. Son gün sonsuz adaletin kurulduğu alandaki yok oluşlarına kadar hep orada olacaklardı.
Toprağın sevdasına düşüp de karaların sonsuzluğunda yitip giden binlerce kayıp rüzgâr onu ilgilendirmiyordu. Onların ardı sıra rüzgârın döktüğü sicim gibi gözyaşı ile kutsanmış karaların üzerinden daha da aşağılarına süzülürken Kara Tepeler’in, aklında tek bir şey kulağında ise sadece canından çok sevdiği bir "şey"in yakarışı vardı.
Kara Ölüm’ün kayalıklara çarpıp da durduğu zamanki kadar hırslı, yüksek uçurumları aşındıran kara bir rüzgâr gibi kindar yok diyarların hizmetçisi, sonsuzluğun yitik nefesi gibi indi nihayet en aşağılarına Kara Tepeler’in. Analığı ardı sıra sallandı bir vakit, babalığı ardı sıra uğuldadı uzunca; Kuş Çobanı çocuk gülümsedi ikisine de güttüğü Kuzgunlar etrafını sararken. Düz toprakların üzerinde süzülmeye başladı anasının müsaadesi ile çok sevdiği kuşları gibi.
Yamaçtaki köyün girişinde beliren bir çift hayaletin nazarları ve ardında binlerce allı karalı siluet ile belirdi Kuş Çobanı; Tanrı Çocuk. Gözlerinde başka tanrıların yitik rüzgârlarının yası değil, çok sevdiğinin kini vardı sadece.
* * *
"Yedi bin dört yüz küsur yıl önceydi -belki biraz daha çok olmuştur şimdi!" dedi tekrar. "O zamanlar gökyüzü ve dünya ne bu kadar sert, ne de insan denen yamaç sürüngeni asalaklar bugün oldukları kadar çoktular."
Yeni kestiği karalı, yarı kızıl renkli sakalının altından ortaya çıkan bembeyaz tenini okşadı inanmaz gözlerle. Ne kadar olmuştu acaba tenine böylesi dokunmayalı. Bin yıl? Belki de fazlası? Gülümsedi. Ve bunu hiç umursamadı.
"İşte her şey böyle başladı, genç Levi!"
* * *
Gözlerimi açtığımda gözlerimin önünde beliren o epik ve lirik sahneler hızla yok olup gitti. Kara gözleri ile bana bakan çocuk yüzlü, dağınık saçlı, gözlerinin karası akına aman vermeyen genç bir adam vardı yine.
Ona baktım... Uzun uzun gülümsedi gözleri, ben zihninde başka birkaç şey daha ararken. İzin verdiği yerde durdum ve ben de karşılık verdim gülümsemesine.Â
Ortağım ve ben son iki yıldır onun peşindeydik. Beynimin her bir hücresi iki yıldır onu yakalamak için çalışıyordu. Başkalarının bin yılda yapamadığını yapmak için üç hafta gerekmişti sadece. Övünülebilecek bir durumdu ve bizde bunun keyfini çıkarıyorduk.
Yorucu bir "üç hafta", umursamaz bir ortak ve yaşlı bir patron meşhur Kara Tepeler’in Kuzgun Güden’ini bulmak için yeterli olmuştu.
Buğra’yla birlikte geçirdiğim son altı yılda bir sürü iş yapmıştım. İzler takip etmiş, en akıl almaz yaratıkları bulup ortadan kaldırmış, onlarca insanı ucuz espriler eşliğinde ölümle kutsamıştık. Zihnim her gün biraz daha kendimi ve savaş ikizimi tanıyordu. Beynim ise son 4 yıldır binlerce farklı şeye hükmeden bir makineye dönüşmüştü. Son üç büyük Udar Efendisi’nden ikisini ortadan kaldırmış ve umursamaz savaş ikizimin gücüyle bir sürü Uphir’i İkinci Cennet’in zindanlarında sonsuza kadar mahkum etmiştim.
Ama tüm bu saydıklarım Kuş Çobanı ile kıyaslanamazdı bile...
Ortağımın elinde içki şişeleri ile kapıda belirmesi üzerine kendimi içine daldığım derin düşüncelerden sıyırıp tekrar nefes aldığım yere döndüm.
"Peki sen, tam olarak nesin?"
Gülümsedi. "Bilmiyorum..." Elini yüzünde gezdirmeye devam etti. Yakışıklı suretinde gerçekten de çocukça bir eda vardı.
Cidden ilginç bir durumdu onun yaşadığı... Kendisini ele geçirmeye çalışan yirmiye yakın avcının oyulmuş kafataslarını Büro’nun arşivine değişik zamanlarda yollamıştı. Yüzlerce yıldır kendisini kanıtlamak isteyen her avcı onun peşine düşerdi. Bu bir gelenekti. Ama orada duran sevimli genç adamın bütün bunlar olurken çok eğlendiğini sanmıyordum. Öldürmek onun için çok altta bir duygu olmalıydı. Ölüm onun eşik noktasının çok aşağılarında duruyordu sanki.
Her avcı kendisini hazır hissettiğinde onun peşine düşmüştü. Son on neslin en iyi savaş ikizi olarak Buğra ve ben de bundan geri kalamazdık. Tabii biz olaya biraz daha farklı yaklaşıyorduk.
Her şeyden önce o sadece yirmi beşlerinde görünen genç bir adamdı. Buğra yirmi altı yaşındaydı, ben ise henüz yirmi beşimi doldurmuştum. Kuş Çobanı ile bizi birbirimize yaklaştıran bir şeyler vardı sanki. Ona karşı diğer avcılar gibi kanla beslenmiş bir intikam duygusu taşımıyorduk.
Kabul etmek gerekir ki, Buğra ve ben, kendimize benzeyen bir adam bulduğumuz için gayet mutluyduk. Mehmet Emin Bey’in kocaman açılmış gözleri arasında Büro’nun yirmi altıncı katındaki ofisimizde onunla çene çalmak gerçekten eğlenceliydi. Birbirimize anılarımızı anlatıp saatlerce gülüyor, akıl almaz maceralarını anlamaya çalışıyorduk. Konuştuğumuz, tartıştığımız onlarca şeyden sonra asıl can alıcı konuya nihayet sıra gelmişti. Girdiğimiz bir iddia sonucu sakallarını kesmek zorunda kaldıktan sonra ona aklımdaki şeyi sorma fırsatını yakalamıştım.
Gerçekte Kuş Çobanı neydi?
Başını ileri uzattı ve gözlerimin içine, sanki benliğimi oradan atmak istercesine baktı.
Bir anda zihinlerimizin birbirine çarptığını hissettim. Ama yine de bu çarpışmayı ben kaybetmemiştim. Zihnim tek başına bir insan zihninden çok öteydi.
Onu kontrol edemeyeceğini anladığındaysa durdu. Onu ele geçiremeyecekse benim de onun eksik parçalarına sahip olmama izin vermeyecekti.
Gülümsedim.
Başını tekrar duvardaki aynaya çevirip yüzüne bakmaya başlarken mırıldandı.
"Ama sana anlatabilirim. Sende kendin karar verirsin, " dedi. "Kuzgun!"
Bakışlarını tekrar bana çevirip sırıttı. Buğra kenarda durmuş elindeki bıçakla oynuyordu. Kuş Çobanı’nın sırıtmasına kahkahalarla karşılık verdi.
Gözlerinin içine baktım.
"Ben, Kuzgun değilim!" dedim. Oradaki umursamazlığı hissetmeme izin vermişti. "Mehmet Kuzgun uzun zaman önce öldü."
Mehmet Kuzgun en az Kuzgun Güden kadar popüler bir isimdi ve yaptığımız araştırmalara göre gerçekte bin dokuz yüz kırk iki yılında ortadan kaybolmuştu. Savaş ikizim ve ben, her büyük ve gizemli Kıyam olayı gibi onu da bulmaya çalışıyorduk.
Kuş Çobanı’nın peşinde geçen iki yıl boyunca binlerce olayı ve kaydı incelemiştik, başımızdan bir sürü büyük olay geçmişti. Buğra’nın kafasını uçurduğu her bir Udar’ın, kalbini deştiğim her bir Uphir’in ağzından hep aynı ürperti dolu sözü duymuştuk: "Bay Kuzgun!"
O bu yüzyıla ait değildi, belki bu dünya da... İlk defa bin dokuz yüz otuz altıda ortaya çıkmıştı. Türkiye de yaşamıştı, İstanbul’daydı. İnanabiliyor musunuz? O tam bir fenomendi.
Kimileri bir büyücü, kimileri ise karanlık işler çeviren zeki bir adam olduğunu düşünüyordu. Ama bilinen Mehmet Kuzgun, Bay Kuzgun, hep bir şeyi söyleyip duruyordu sanki bize: "Ben... gerçeğim... Fazlası değil..."
"Ah, evet..." gülümsemeyi sürdürdü. "Benim de kuşlarım vardı. Kuzgunlar, hem de kızıl kanatlı..."
Zihnimi Kuzgun’un gizeminden uzaklaştırıp tekrar Kuş Çobanı’na yoğunlaştırdım. Onun hakkında yaptığımız araştırma ve takip olayları sırasında bir sürü ilginç şey öğrenmiştim.
Onu ilk olarak ortadan kaldırmak isteyen adamın adı İnla’ydı ve anlatılana göre (Buğra ile ona ulaştıktan –daha doğrusu onunla dost olduktan- sonra kendisi de bundan bahsetmişti) o beş metre boyunda bir devdi. Bu dünya üzerinde artık var olmayan bir türden geliyordu.
Kuzgun Güden’in bize anlattığına göre, o, İnla’yla asla anlaşamazmış ve güçlerini ele geçirmek, onu alt etmek için çok sevdiği Kuzgunlarından birisini öldürmüş. Kuş Çobanı bunun üzerine büyük bir nefretle büyüdüğü ve ölümsüzlüğün ona bahşedildiği toprakları terk edip İnla ve ona hükmeden adamın peşine düşmüş. İnla’yı Kara Tepeler’in sarp yamaçlarındaki ininde yakalayıp ikiye biçmiş. İnla’nın ikiye ayrılan dev vücudunun her bir parçasından akan kan ise Kuş Çobanı’nın öyküsünün başladığı yerde, kuzeydeki Kara Tepeler’de, bir su kaynağına karışmış. Bu sudan içen ve yıkanan kuzgunların kanatlarının kırmızı olduğu söylenir. Ne hikaye ama?! Kızıl kanatlı mezarlık kuşları...
"Uyduruyorsun," dedim gülümseyerek. "Kuzgunlar, hem de kızıl kanatlı?..."
Gülmeye başladık. Biraz önceki gergin havadan eser kalmamıştı. Uzun süre kahkahalarla güldükten sonra bana yaklaştı ve elini omzuma koydu. Büyük bir gücün elinden omzuma ulaştığını ve benimde buna dayanacak, karşılayabilecek güce sahip olduğumu hissettim. Her zaman kontrol altında tutabildiğim benliğim garip bir havaya büründü. Aklım karışmıştı.
"Dinle Levi," dedi üstüne bir çeki düzen vermeye çalışırken. "Daha önce hiç kızıl kanatlı kuzgun görmemiş olabilirsin; ama seni temin ederim ki daha önce şimdi anlatacağım tarzda bir hikayede duymadın... Sadece sen görmedin ya da duymadın diye bir şeyin var olmaması mümkün müdür?"
Gülümsedi.
Ve sonra, ömrümde ilk defa, Güne Davet ve Sekiz Cennet’in öyküsünü öğrendim.
* * *
Derin bir nefes aldı ve söylendi. Çok eski bir ritüelin parçası gibi duran mırıltıları daha çok eskiye özlem duyan bir adamın sesini andırıyordu.
"Güne Davet’i biliyor musunuz? Ama şu an yaptığınız tam olarak bu..."
Ortağımla göz göze geldik. Hiçbir şey anlamamıştık.
Gülümsedi. "Bazı lanetler sadece daha önce hiç Güne Davet edilmedikleri için karadırlar, dostlarım. Bazı şeyler ise yaşadıkları karanlık ne kadar üzerlerine sinerse sinsin gün ışığında parıldarlar."
"Aynı yaşadığım izbe kuyuların kör edici, salt karanlığı ne kadar beni sararsa sarsın Kara Tepeler’in Kuş Güden’inin, benim, siz avcı değil de koruyucu melekler tarafından ilk defa çıkartıldığım gün ışığında parıldamam gibi..."Â
Gülümsedim, Buğra masanın üzerinde duran bira şişelerinden birisini açıp ona uzattı.
Kuş Çobanı eğreti bir şekilde elinde duran şişeden mutlu bir yudum alıp anlatmaya başladı.
* * *
Keçi kılından kalın duvarlarının mahremiyetinde gizlediği bir sürü büyü adamının birbirine karışan "sözde" büyülü sözleri, otağın ortasındaki bacadan dışarıya süzülüyordu. Önünde sert bakışlı savaşçılar sözleri kıpırdamadan ve huzursuzca nöbet beklerken göğüs hizasında duran mızraklarının saplarındaki deri bağcıklar kendilerini birer mengene gibi kavrayan nasırlı ellerin altında çıplak bir Karya kadını kadar umutsuzdular. Görülen oydu ki, bugün köydeki herkes en az otağın içindeki güruh kadar gergindi.
Güçlü erkeklerin ne olduğuna bakmadan ellerine geçen her şeyi pazu gücüyle köleleştirdiği bu çağda Beylik Otağı’nın önünde köyün yeni ‘Bey’inin kutsama, gelecek ve geçmişinden kötülükleri silme ayinini merak eden alt sınıf köylüleri def etmekle görevli iki savaşçı öfkeyle gürleyip onları uyardı. Etrafı saran yüze yakın savaşçı da bu ikisinin emir veren sesleri ile otağın etrafındaki çemberi iyice daraltan kalabalığın üzerine yürüyüp küçük bir kargaşa yarattılar. Ağır küfürler ederek aşağılık gördükleri köylüleri itip kakarak kalabalığı dağıtmaya uğraşıyorlardı. Kadın ve çocuk seslerinin kesilmesinin ardından otağ tekrar eski kasvetli, yalnız ve mağrur haline büründü.
Parıltısız giyimleri, kat kat tabaklanmış deriden zırhları içerisinde onlarca çarpışma görmüş gür ve kara sakallı bu iki köy savaşçısı halen etrafta dolaşan kalabalığa küfürler ederek uzakta durmalarını söyleniyorlardı. Etraftaki onlarca asker tekrar otağın çevresini saracak düzende yerlerini alıp beklemeye başladılar.
Kalabalıktan tekrar homurtular ve küçük bir uğuldama yükselmeye başladı. Savaşçılar dişlerini sıkarak birer adım öne çıkmışlardı ki, birden kalabalığın arka tarafından zar zor görünen Kara Tepeler’den inen bir karartıyı görerek durdular. Korkunç görünümdeki şey, bir vahşetin kanatlanarak gelen hali, yerin üstündekileri korkutan türden bir delilik gibi köylerine doğru ilerliyordu.
Otağın keçi kılından örülmüş kalın kapısında duran iki kıdemli muhafız ise kalabalıktan daha yüksekte durmalarının kendilerine sağlamış görüş avantajından yararlanıp gelen karanlık silueti dağın yamacındaki köye ulaşmadan hemen önce görebildiklerinde çocukça irkildiler. Diğerleri ile beraber hissettikleri ürperti gördükleri karşısında korkunç bir çılgınlık kasırgasına dönerken sessizce yutkundular. Cesur ve kıdemli savaşçılar olmalarının kendilerine bahşettiği şanlı ömürleri boyunca hiç tatmadıkları türden bir dehşet bütün bedenlerini sarmaya başladı.
Buradan çok uzakta, güneyde, ekinlerini kutsayan köy adamlarının aksine kıyı şeridinde yaşamak gerçekten zordu. Her aklına esen egemen obanın ilk uğradığı, ilk yağmaladığı ve hatta kendilerine Kara Ölüm’ün Fedaileri diyen hırpani korsan grubunun bile ilk uğrağı olan bu yerler tarlalarla süslü iç kesimler gibi olmamıştı hiçbir zaman. Böylesi bir uğraşla büyümelerinin ve onlarca çatışmada uçlarına kara cam tutturulmuş, deri bağcıklarla süslenmiş ölümcül mızrakların zoru ile keskinleşen duyularının yardımı ile köyün girişindeki çitin üzerinden atlayan tuhaf giyimli adamı tanıyabildiler.
Tanrı vergisi uzun boyları ile savaşçıların irkildikleri anda yitirdikleri heybeti kalabalığın ön sıralarında yaramazlık yapan üstü başı kirli köy çocukları kolayca görebiliyorlardı.
Dağdan aşağıya süzülen karanlık gölgenin gittikçe yaklaşan kanat sesleri ile irkilen kalabalık ise ikiye ayrılarak yeni gelene yol veriyordu. Kara bir siluet hiç kimseye yaklaşmadan, selam vermeden kendisi için ayrılan yolun ortasında belirdi ve hızlı adımlarla otağa doğru yürümeye başladı.
Muhafızlardan yaşça büyük olanı gırtlağını temizleyerek ağzına gelen pisliği çadırın yanına tükürdü. Bu ondan korkmadığı anlamına geliyordu. Ama havada süzülen kara dehşetin öncüleri gelip de onlara doğru ilerleyen genç adamdan hemen önce yanı başlarındaki çite tüneyince içini saran ürpertiye mani olamadı.
Genç adam, yaşlı muhafızın yanına gelince kuş sürüsünden bir başka iri ve kara kuş aşağıya süzülüp cüretkar bir tavırla heybetli Beylik Otağı’nın direklerinden birine kondu. İçeriden gelen büyü sözleri bir an kesildi. Güçlü direk kuşun şiddetli kanat çırpmaları ile dalgalanır gibi oldu. Lanetli kuş Kara Ölüm’ün ötesinden gelmiş gibi duran sarı gözlerini kocaman açarak muhafızlara baktı. Onlar gibi bir muhafız edasına bürünüp efendisinin kendi korumasında olduğunu belirtmek ister gibi gakladı.
Her iki muhafız da, içlerindeki serin korkuyu biraz olsun bastırıp ellerini otağın keçi kılından kapısına doğru uzattılar. Kara cam sarılı mızraklarını daha bir dik tutup gururla yana çekildiler.
Muhafızlardan genç olanı gözlerini yanlarındaki çite tüneyen kuştan alamıyordu. Kanatlarının ucundaki garip şeye takılan gözleri bir anda kocaman açıldı. Diğer muhafızın sertçe omzuna vurması ile kendine geldi. Şaşkınlıktan kocaman açılmış gözlerini yaşlı muhafıza çevirdiğinde ise genç adamla burun buruna gelerek irkildi. Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Sıkıca kavradığı mızrağının yere saplı tersinden aldığı kuvvetle ayakta kalmayı başardı.
Kalabalıktan hafif bir mırıltı yükseldi. Genç muhafız kendisini toparlamaya çalıştı. Aklında binlerce düşünce vardı. Ve dağdan gelen genç adam gözlerinin içine bakıp gülümsediğinde bunlar bir anda ikiye katlandı.
Gelen kara siluet çok genç bir adamdı. Elin parmakları kere elin parmaklarınca kıştan fazlasını görmemiş yarasız ve parlak teni bunu açıkça belli ediyordu. Ama yüzündeki o duygusuz ve umursamaz görünüm onun yaşı hakkındaki fikrini doğrulamıyordu genç muhafızın. Gözlerindeki şeytani parıltı ise aklının çok uzaklara, Kara Ölüm’ün ötesindeki cehennem çukurlarına gidip gelmesine neden oluyordu. Bu bakışlar genç adamı gerçekten korkulacak biri, tehlikeli bir "şey" yapıyordu.
Genç muhafız o anda çok bilinen bir sözü hatırladı. En korkusuz olan savaşçılar bile bir şeyden korkarlardı. Korkunun kendisinden. Korkulacak bir şey ile karşılaştıklarında ne yapacaklarını bilememekten...
Ve sonra, sonu gelmeyecek kadar uzun süren savaş gün ve gecelerinden sonra, dinlence zamanlarında Kara Tepeler’in Çocuk Tanrısı’nın öyküsü anlatılırdı. Gözlerinin önüne gözleri fal taşı gibi açılmış onlarca yiğit savaşçı geldi. Pür dikkat dinledikleri; ama kendisinin hiçbir zaman inanmadığı o korkunç öyküleri hatırladı.
Yüce Tanrılar’dan Eştu’nun kurumuş öküz başından putunu sadece bakışları ile parçalara ayıran, yıldırımlarla dünyaya gelen efsanevi dev savaşçı İnla’yı kara camdan hançeri ve acımasız bir vuruşu ile ikiye ayıran Kuş Çobanı’nın öyküleri... Güttüğü kara kuş sürüsünün kanatlarında dev İnla’nın bitmeyen kanını taşıdıkları ölümsüz çocuğun Kara Tepeler’de geçirilen her davetsiz gecede kafataslarından içtiği koyu kızıl kanla kararan gözlerini ve onun uğruna bakireler kurban eden dağın öbür yanındaki köylülerin başına gelen ilginç olayları hatırladı...
Demek ki doğruydu. Kara Tepeler’i bilen, uzaktan da olsa gören, en azından adını duyan bir sürü yaman savaşçının çekindiği ay yüzlü, kara gülüşlü Çocuk Tanrı, diye düşündü. Anlatılanların çocukça abartılmış şeyler olduğuna inanmıştı hep. Savaşçı kulaklarının küçümseyerek dinlediği öykülerdeki çocuk vücudundaki şeytan karşısındaydı. Ve o şimdi anlatılanları kendi gözleri ile görmese bile hepsine inanabiliyordu. Tek istediği şey beynini kemiren o müthiş dehşetin bir an önce sona ermesiydi. Elini usulca belindeki orak biçimli bıçağa götürdü. Kendi boğazını kesmek için onu Çocuk Tanrı’ya sunacaktı. Uğuldayan kulaklarında bir kuzgun çığlığı yankılandı ve düşünceleri genç adamın kısık sesiyle bir anda dağıldı.
"Bütün dolandırıcılar içeride mi?" diye sordu genç adam yanında duran yaşlı muhafıza.
"Hepsi geldiler İnla’yı katleden," dedi gururla muhafız.
"Savaşçılar ve onların gururlu zırvaları!" diye söylendi genç adam keçi kılından kapının açılan aralığından içeriyi süzerken. "İnla olacak gözü dönmüş aptal kadar aklın yok senin de..."
Genç muhafız onu süzmeye başladı. Garip giyiminde fark edilen ilk şey siyahtı. Siyah bir renk değil de, sanki ürkütücü görünümünün bir yansımasıydı. Çok parlak bir nesnenin gölgesi gibi etrafı pusla sarılmış gibi duruyordu. Siyah bir dokuyu andıran her bir yanı beyaz teninin tezadıyla ona daha korkutucu bir hava veriyordu. Saçları kısacıktı; belinde duran eski işçilik kara cam hançer, göğsüne sardığı kurt derisi, üzerinden onlarca kara iplik geçirilmiş çizmeleri, dikiş yerleri ve onarılmış onlarca deliği ile uzun deri yağmurluğu; hepsi baştan aşağı simsiyahtı. Gözleri ise sonsuzluğu ve ışığı yutmak istercesine açılmış ve görünümünden daha karanlıktı. Gecenin güneşi yerinden kovduğu gün batımının kızıllığından uzak bir güçle etrafını ve etrafındakileri saran tek şeyin rengi siyahtı. Gözlerinin kızıl duygular kadar keskin bir hali varsa da karanlık kadar kendinden emin duruyorlardı.
Kendisi için açılan keçi kılı kapıdan içeriye süzüldü. Otağın tepesine tünemiş olan iri kuş bir anda havalanıp koruyucusu olduğu genç adamın ardından içeri süzüldü. Yaşlı muhafız içine garip bir ürperti salan kuşun, genç efendisinin yeni yetme allı karalı sakallarına benzeyen kanatlarına bakarak mırıldandı.
"İnla’nın kanı..."
Kara camdan mızrağını düzeltirken yanında duran genç muhafıza dönerek sırıttı. "Doğruymuş..."
Genç muhafız irkildi. Başını içeriye uzatıp kendi gözleri ile görmeyi istedi kuşun kanatlarında duran şeyi. Ama buna cesaret edemeden durdu. Yeni Bey bunun için kendisini çok kötü bir şekilde cezalandırırdı. Kaldı ki Kuzgun Güden’in ne yapacağını da bilmiyordu. Hızla başını geriye çekip yutkundu. Dudaklarından sadece bir hayret nidası döküldü.
"Kara ruhların beşiği..."
İçeriden kısık bir ses muzip bir kahkaha attı.
* * *
Otağın içi, açılan deri kapıdan içeriye süzülen ışıkla beraber garip bir sessizliğe büründü. Genç adam içeride yakılan tütsülerin oluşturduğu ağır sisin merkezine doğru ilerlemeye başladı yüz adım genişliğindeki dev otağın içerisinde.
Hemen arkasından gelen büyükçe kuşun kanat çırpışları etrafındaki sisi dağıtıyordu. Kuş omzuna kondu ve genç adam büyük çadırın ortalarında duran küçük toplulukla göz göze geldi.
Sisin içerisinde omzunda kızıl kanatlı kocaman bir kara kuş ile bir anda beliren bu genç adamı gören büyücüler sessizce doğruldular. Yutkunan göz boyayıcılar, sahici büyücüler, duacılar, cinlere ve şeytanlara hükmedenler teker teker ona selam verdiler.
Genç adam onlara aldırmadan ilerleyişini sürdürdü ve kendisi için ayrılan kurt postunun üzerine kirli çizmeleri ile basarak durdu. Ellerini iki yanındaki ceplere soktu ve gülümsedi. Diğerleri ondan gelen bu harekete karşılık kaldıkları yerden gösterilerine devam ettiler.
Genç adamın yanında duran başı sarıklı adam ona gülümsedi ve yere çömelmiş garip giyimli adamı göstererek söylendi. "İnla yüzünden sana halen kızgın," dedi. Genç adam omuz silkti. Yerdeki adam elindeki uzun, deri keseyi okşayarak gözlerinin içine bakıyordu.
Genç adamın bir anlığına donuklaşan bakışlarından memnun olduğunu göstererek sırıttı ve elindeki keseyi sallamaya başladı. Bu adam otağın içinde toplanmış olan bütün bu büyü adamlarının içinde belki de en tehlikeli olandı. İnla’yı dünyaya getiren oydu. Şeytanlara hükmetme gücü onu yenilmez ve vazgeçilmez yapıyordu.
Kuzgun Güden bir anda içinde oluşan küçük bir sinir dalgasını aklından defetmeye çalışarak adama ve keseye bakıp dişlerini sıktı. Sonrada gülümsemeye çalışarak gevşedi. Belinden çıkarttığı üzeri garip şekillerle işlenmiş, dövmeli sağ elini adama doğru uzatarak devam etmesini işaret etti.
Obanın yeni Beyi’nin talihi için karıştırılan, sallanan torba tütsülerle ve nazarlıklarla bezenmiş, keçi kılından uzun kilimin üzerine boşaltıldı. Yuvarlanan irili ufaklı kemikler kilimin üzerinde bir süre dolandıktan sonra hareketsiz kaldılar.
Yere çömelmiş olan adam garip birkaç söz mırıldandıktan sonra kemikleri teker teker eline almaya, gözlerini kapatıp kehanetlerde bulunmaya başladı.
Dediğine göre obanın yeni beyi uzun ömrü boyunca sayısız savaşlar görecek, onlarca bakireyi yatağına alıp kanlı gerdek geceleri yaşayacak, düşmanlarının mallarına ve kadınlarına en son toz zerresine ve en ufak kız çocuklarına kadar sahip olacaktı. Uzun hayatı bir savaş meydanında son bulacak ve her şerefli atası gibi sert kara camdan mızrağı ve tanrıların kendisine armağan ettiği tunç baltası ile uzun seneler sonra Kara Tepeler’in yamacına gömülecekti. Otağın içerisindeki kalabalıktan bu mutlu kehanetler için yerdeki Şeytanlara Hükmeden’e övgüler yağmaya başladı.
Yerdeki adam, Şeytanlara Hükmeden, işini bitirdikten sonra diğer büyücülerde oluşturdukları halkadaki sıralarına göre kemiklere bakıp kehanette bulundular. Kimisi ilk büyücüyü övüyor, kimisi de diğerlerinin söyledikleri kehanetlere yeni birkaç şey ekliyordu.
Herkes sırayla kehanetini açıkladıktan sonra obanın yeni beyi gözleri memnuniyetle parıldayarak genç Kuzgun Güden’e döndü. O henüz hiçbir şey söylememişti.
Garip bir şekilde her sözden ve alkışlardan sonra sırıtıyordu. Ama obanın yeni beyi bunu öfkesinden mi, neşesinden mi yapmış olduğunu kestiremiyordu. Bey, tehditkar bir bakışla onu da kehanette bulunmaya davet ediyordu. Genç adamın önce öfkeyle ve hızla büyüyen kara göz bebekleri göz aklarını neredeyse tamamen içine alıp göz oyuklarında karanlık bir bakış belirdikten sonra yüzüne yavaşça bir sakinlik yerleşti. Kuzgun Güden gülümsedi.
Eliyle otağın içine yayılan dumandan kendi payına düşen sisi dağıtarak keçi kılından kilime doğru yürüdü. Omzundaki iri kara kuş hafifçe havalandı ve efendisinin etrafını saran dumanı çadırın içine iyice dağıttı. Kuş uçup bacanın iskelelerinden birine yerleşti ve kalın, çirkin bir ses çıkarttı.
Genç adam garip işlemelerle dolu olan diğer elini de çıkartıp iki elini birden Beye uzatıp birleştirdi. Yerde dağınık duran kemik parçaları hafifçe havalanmaya başladılar.
Şaşkınlık içindeki birkaç büyü adamı dışındaki diğerleri bunu çok şatafatlı bularak genç adama karşı hasetle baktılar.
Genç adam garip şekiller ve diğerlerinin bilmediği lisanlarda her bir kuşunun isminin dövüldüğü ellerini ve parmaklarını havada hareket ettirirken mırıldanmaya başladı.
"Burada sadece bunları görüyorsunuz değil mi: Gelecek ve geçmişteki iyi günler?..."
Kemikler havada dönmeye başladılar. Halkalar ve eliptik yörüngeler oluşturarak Kuzgun Güden’in etrafında dönüyorlardı.
"Kazanılacak savaşlar, zevk ve kanla geçecek kanlı gerdekler; uzak diyar bakirelerinin acı ve zevk çığlıkları... Fethedilecek köyler... Mutlu bir hükümdarlık..."
Kalabalıktan tek bir nefes alma sesi bile çıkmıyordu. Herkes pür dikkat dinlemeye başladı. Biraz önceki kıskanç bakışlı büyü adamları bile ilgiyle genç adamın söyleyeceği şeyleri bekliyorlardı.
"Ama hepsi ucuz yaşamla ilgili şeyler. Gereksiz görüntüler, saçma düşler... Hepsi bu!" Kemikler havada dönmeye devam etti.
Bir anda garip bir şey oldu ve genç adamın etrafını saran irili ufaklı kemikler dönmenin dışında farklı bir şey yapıyorlardı sanki. Kemiklerin bir kısmı yere doğru inmeye başladı dönerken. Genişleyerek açılan halka sanki bir şeklin tabanını oluşturmaya çalışıyordu.
"Ben ise bambaşka bir şey görüyorum..."
Kemikler nihayet seçilebilen bir şekle geliyorlardı dönerlerken. Bu bir piramit, hatta bir koniydi. Alttan yukarıya doğru daralarak yükseliyor ve Kuş Çobanı’nın başının hemen üzerinde dönen iri bir kemik parçası ile tepe noktasına geliyorlardı.
Genç adam sağ elinin işaret parmağını başının üzerine götürerek işaret etti. Başının üzerinde dönen kemik parçasını gösteriyordu.
"Bunu!"
Bey ve muhafızları, danışmanları büyülenmiş gibi ona bakarken büyü adamlarından biraz önce genç adamla konuşan adamın gözleri kocaman açıldı. Kuzgun Güden’in güçlü büyüsünün etkisinden kurtulmak için çırpındı. Ama bu işe yaramayacaktı.
Genç adam mırıldandı.
"Beyin yazılmamış sonunu..."
O ana kadar sakin ve neşeli bir hal içinde bulunan genç adam büyük bir öfke ile bağırdı...
"Ve bu sadece benim kuşlarımdan birinin kanat kemiği!"
* * *
Güneş batmaya yakındı. Otağdan gelen seslere rağmen hiçbir muhafız cesaret edip de içeriye giremedi. Çocuğun kızıl savaş boyalı kara kuşları yeterince caydırıcı duruyorlardı. Sayıları birkaç bini bulan bu iri, allı - karalı yaratıklar bütün köyü ve gökyüzünü kaplamışlardı. Binlercesi bir anda gelip köye yerleşmişlerdi ve nefes alan köylülere bile tehditle bakıp gaklıyorlardı sanki...
Genç adam, Kuzgun Güden, Kuş Çobanı, İnla’nın Katili, otağdan hışımla çıkıp hızla uzaklaştı. Hırsla sıkmış olduğu sağ yumruğunun içinde duran kurumuş kuzgun kanat kemiğinden kan sızıyordu.
* * *
Köylüler ve savaşçılar, güneş battıktan ancak iki gün sonra cesaret edip Bey Otağı’nın içine girebildiklerinde bel kemikleri yerlerinden çıkartılmış, kolları dirseklerinden geriye katlanmış, önce ikiye sonra da dörde bölünmüş, gözleri yuvalarında kurumuş, kafatasları açılıp parçalanmış beyinleri etrafa saçılmış, boyunları parçalanmış, kalpleri sökülmüş, karınları deşilmiş bir düzine büyü adamını ve Oba Beyi ile korumalarını dehşet içinde gördüler.
Sonraki bir elin parmakları kadar günün ardından kapının önünde duran ihtiyar muhafız, savaşçıların başbuğu olduğu ve Bey’in soyundan gelen olmadığı için yeni oba beyi seçildi. Genç muhafız ise savaşçılar başbuğ olarak bunu herkese kabul ettirirken o gün otağın önünde hissettiği duygulardan kimseye bahsetmedi. Savaşçılar bir kez daha mızraklarının zoruyla istediklerini yaptılar ve her şey yeniden eski haline döndü.
İnla, Yıldırımla Gelen Devle birlikte tüm büyücüleri ve Oba Beyi’nin adını çabucak unuttular.
Kara Tepeler’in Kuzgun Güden’inin adı ise etrafını saran binlerce kızıl kanatlı kuzgun ile oradan uzaklaştıktan sonra, Kara Ölüm’ün, karanlık ve uğursuz denizin, Pont Euksinos’un ötesinden gelen büyük tehlikeye kadar bir daha asla anılmadı. |