Giriş:
Kapı uykulu bir kedinin düşük perdeden hafif bir mırıltısını andıran bir sesle açıldı; elinde parlak metalden bir tabanca, üzerinde sol kolu kırmızıya çalan deri bir ceket ile dağınık saçlı, tıraşı gelmiş ve kim bilir ne kadar zamandır uyumak gayretiyle kapanmamış gözleri kısık olduğu halde genç bir adam, bir hayaleti kıskandıracak kadar sessizce içeriye süzüldü. Kapıyı tekrar aynı uysallıkta kapatmayı ihmal etmedi.
Duvara yaslanıp el yordamıyla bir elektrik düğmesi arayan bu karanlık siluet sıkılmış dişlerinin arasından küçük bir küfrü salıverdikten sonra homurdanarak odanın içinde ilerlemeye başladı. Burası bir depoydu. Gözleri ile odayı şöyle bir kolaçan etti. Evet, içeride kimse yoktu. Derin bir nefes aldı çuvallardan birinin üzerine zıplayıp oturdu.
Başını öğe eğip elini ceketinin iç cebine soktu. Bir sigara, üzerinde saldırmak üzere olan bir kaplanın işlenmiş olduğu bir zippo çakmak ve sonra da küçük bir gazlı bez paketi çıkarttı. Başını tekrar havaya kaldırıp etrafına bakındı. Fazlaca büyük sayılamayacak depoyu kuşkulu gözlerle süzdü. Burada bir yerlerde küçük, şirin bir ecza dolabı olmalıydı; var olduğu kesindi.
Belki de tek sorun otuzlarından büyük görünmeyen bu kötü giyimli adamın onun nerede olduğunu bilmemesiydi. Gözlerini tavandaki düşük güçteki ampule çevirdi ve arsız iyilik perilerinden gelip kendisine yardım etmelerini diledi. Çuvalın üstünden kaydı ve dudaklarının arasına yerleştirmiş olduğu sigarayı yaktı. Derin bir nefes çektikten sonra gözlerini tekrar odada gezdirmeye başladı.
Deponun içi sağa sola yığılmış küçük çuvallar, birkaç eski püskü rafa dizilmiş nesnelerle doluydu. Gülümsedi, yaralı kolunun ucunda sarkan kanlı şeye, onu ilk kez görüyormuş gibi baktı.
“Elim…” diye mırıldandı. “Orospu çocukları beni ne hale getirdiler.”
Kolunda kocaman bir kurşun yarası vardı ve hatırı sayılır derecede kan kaybetmişti. “Hayal görmeye başlamadan önce şuna bir baksam iyi olacak,” diye düşündü.
Rafların arasında gezinirken aniden bir sütunun üst kısımlarına iliştirilmiş beyaz bir kutu gördü. Gözleri umutla parıldadı. Son üç yıldır ilk defa böyle mutlu oluyordu.
Nikel-krom kaplamalı silahını elbisesini daha fazla kana bulamamaya çalışarak beline soktu. Sağ elini uzatıp ecza dolabının kapağını açtı. Mutlu bir ses tonuyla mırıldanmaya başladı.
“Birkaç gazlı bez paketi, bir bant rulosu, antiseptik ve mikrop öldürücü solüsyonların olduğunu tahmin birkaç şişe; ayrıca ağrı kesiciler... Tanrım, burası bir cennet!”
Heyecanla iki elini uzatıp hepsini birden almak istedi.
Sol kolundan gelen kızıl bir gülümseme ona durmasını söylediğinde hissettiği acıdan nefesi kesilmişti. Durdu, dizlerinin üzerine çöküp duvara yaslandı. Birkaç saniye nefes almadan öylece bekledi ve sol kolundan yükselen acıya alışmaya çalıştı. Başka şeyler düşünmeye çalıştı; genelde hep böyle yapardı, suratını hiçbir zaman hatırlayamadığı ihtiyar bir adam daha o çocukken ona böyle öğretmişti. Ama ikide bir kötü anılarından fırlayıp duran ihtiyarında başka şeylerinde canı cehennemeydi. Burada acıdan geberiyordu ve aklına gelen her şeye küfür etmek istiyordu. Dişlerini sıkarak derin bir nefes aldı. Sonra bir tane daha ve sonra yeni bir tane daha aldı. Evet, acısı yavaşlıyor gibiydi. Acıya katlanmakta üstüne yoktu zaten. Sırıtmaya başladı. Son birkaç yıldır yolunda gitmeyen onlarca şey yaşamıştı. Bu kolundan gelen sancı da neyin nesiydi ki onların yanında? Havaya suya sıkılmış ucuz bir palavra; hepsi buydu…
“Ben aptalın tekiyim,” dedi eski bir şarkının bestesiyle. Bir süre o ahenkli kendini aşağılamalarının işe yaramasını bekledi. Yere düşen sigarasını sağ eliyle yerden aldı ve terlemiş suratını ceketinin koluyla sildikten sonra dudaklarına götürdü. Dudakları kuruydu.
“Dudak vücuttaki terlemeyen ve kurumayan iki bölgeden biridir,” diye mırıldandı. Sigarasını parmaklarının arasına aldı. Dilini dudaklarının üzerinde gezdirdi. “Hah, palavra...”
Sigarasından derin bir nefes aldı ve ağır hareketlerle ayağa kalkmaya çalıştı. Acısı gittikçe hafifliyordu.
“Bunun iki sebebi var…” diye söylenmeye başladı. “Birincisi,” kolu biraz yerinden oynamış ve tekmelenerek uyandırılmış bir sokak köpeği gibi şu an ona dişlerini göstermişti sanki; yutkundu ve devam etti; “…acının düzeyine karşı aniden geliştirmiş olduğum kısmi zihin bağışıklığı,” derin bir nefes aldı, “…yani benim ona alışmam.” Ayağa kalkmıştı. Sol kolunu hafifçe oynattı ve hangi noktadan sonra sancının tekrar etmeye başladığını kestirmeye çalıştı.
“İkincisi de küçük, haylaz delik.” Evet kolunu hareket ettireceği son noktayı ve açıyı hemen hemen anlamıştı. “Acının kaynağının, yani senin de buna alışman... Çünkü gördüğün gibi, senin s.kik canın sıkılmasın diye elimden geleni yapıyorum...”
Tekrar eski haline büründü. Evet, birbirlerine iyi davranacakları ortadaydı. Ama yine de buna bir son vermeliydi. Ecza dolabına baktı... Şişelerin ardından yeşil jelatin kaşelerde duran ağrı kesiciler sanki ona gülümsemeye başlamıştı.
Derin bir nefes daha aldı. Sigarasını dudaklarının arasında götürdü ve sağ elini uzatıp dolaptan yarayı temizlemek için gerekenleri toparlamaya başladı. Plastik bir su şişesi ve cam bir ilaç şişesini ceketinin sağ cebine özenle yerleştirdi. Sigarasını yere atıp çiğnedi ve kurumuş dudaklarını diliyle tekrar ıslattıktan sonra ağzına büyük bir gazlı bez poşeti sıkıştırdı. Sol eline baktı. Kan içinde kalmasına rağmen onu halen oynatabiliyordu. Yara bandı rulosuyla pamuk poşetini özenle sol eline yerleştirdi ve ağrı kesici haplarla koyu kırmızı plastik şişeyi sağ eline alıp tekrar çuvalların yanına döndü.
Biraz önce buraya bir sıçramada çıkmış olmasına hayret ediyordu. Çünkü şu an sol kolundan süzülen kanların işaret ettiği üzere son derece ağır hareket ediyordu. Kendisine inanamıyordu.
“Bunu birine anlatsam bana kesinlikle inanmaz…” diye düşündü. Ağzındaki poşeti çuvalın üzerine doğru tükürdü. Sağ elindekileri de çuvalın üzerine koydu. Sol elindeki ruloyu ve pamuğu yavaşça yere bıraktı ve ağır hareketlerle ceketini çıkartmaya koyuldu. Bunu hem cebindeki cam şişeye, hem de koluna zarar vermeden yapmalıydı. Her ikisinin de başına gelebilecek herhangi bir şey acısını katlanılmaz hale getirebilirdi. Gündüz saatleri olmasına rağmen sığındığı kuytu yerdeki tek ışık kaynağı olan lambaya umutsuzca baktı. Ceketin sol kolunu da sıyırmayı başardı ve siyah gömleğinin altındaki yarayı gördü.
“Merhaba!...” dedi dehşet içinde.
Aslında bu onun şanslı olduğunu gösteriyordu. Belinde şu an bir süs aleti gibi duran silah sadece yarım gün içerisinde tam dokuz kişiyi öldürmüş ve birkaç defa da hayatını kurtarmasına neden olmuştu. Parlak metal bazen öldürmekten daha çok işe yarıyordu. Kaçarken karşısına çıkan otomatik silahlı bir grup adamın açtığı ateşten ve o kıyamet yerinden sadece bu sıyrıkla çıkmış olduğu için kendisini şanslı bile sayabilirdi.
Hem mucizelere hiç inanmamış bir adam olarak bütün ömrü boyunca mucize bekleyen onlarca kişinin bir anda önüne geçmiş olmak onu mutlu etmeliydi. Ama nedense o halinden hiç de memnun değildi. Olduğu yere çöktü ve ceketi yavaşça yere bıraktı.
Elini ceket cebine sokup şişelerden birini aldı, tekrar ayağa kalktı. Şişeyi çuvalın üzerine koydu. Pantolon cebinden bir çakı çıkartıp onu da çuvalın üstüne attı. Önünde duran zorlama sağlık gereçlerine bir göz gezdirdi. Birazdan çekeceği acıya kendisini alıştırmaya çalışarak çakıyı açtı ve keskin çelik ile gömleğinin kolunu yavaşça kesti.
Kestiği kana bulanmış bez parçası başta biraz inat ettiyse de sonra hafifçe yere doğru süzüldü. Hayal görüyordu, kana bulanmış bir bez parçası genelde ağır olurdu ve yere düşerken süzülmezdi. Alnında biriken teri sağ elinin tersi ile sildi. Ateşi çıkıyordu. Her şey daha kötüye gidiyor gibiydi.
Çuvalın üzerindeki ağrı kesici haplardan iki tanesini kaşelerinden çıkartıp ağzına attı. Hapları dişleri arasında ezmeye başladı. Dili uyuşmaya başlıyordu. Hapları çiğneyip ezdikten sonra yutmaya çalıştı. Su şişesini açıp büyük bir yudum aldı. Biraz rahatlamıştı.
Şöyle bir etrafına bakınıp umutsuzca tekrar kolundaki yaraya döndü. “Neden burada bir hemşire yok?!” diye mırıldandı. Etrafı açılan yarasına bir göz attı. Parmaklarıyla ağır hareketlerle yaraya ve etrafına dokunmaya başladı. “Evet…” dedi. “Evet, Kral binayı terk etmişe benziyor...”
Parçalanmış olması muhtemel kol kasının üzerini saran morarmış dokuya ve onun yanık içerisindeki kısımlarına baktı. Bu onun ilk yarası değildi. Görünen oydu ki sonuncusu da olmayacaktı. Keyfi biraz yerine gelmişti.
“Hemşireyi unutabilirsin…” Hafifçe inledi. “Şimdi burada olmasını gereken tek kişi Johny Rambo...” dedi sırıtarak. “O yüz metreden düşüp buna benzer bir yarayı tek eliyle dikebilecek tek adam ne de olsa!”
Plastik şişeyi eline alıp ağzına götürdü. Kapağı dişleriyle açıp yere tükürdü. Ağzına o koyu sıvıdan bir parça gelmişti. Birkaç kez daha yere tükürüp ağzındaki tattan kurtulmaya çalıştı. Şişeyi çuvalın üzerine bırakıp oradaki pamuğa uzandı. Pamuktan bir parça alıp şişenin ağzına dayadı. Şişeyi yana devirdi ve pamuğun üzerine o koyu sıvıdan bir parça akmasını, sonra da pamuğun sıvıyı emmesini bekledi. O anda şişenin üzerine yazan şeye hiç bakmadığını hatırladı. Şişenin üzerinde bir kağıt parçası yada marka aramaya başladı; ama bulamadı.
Kahverengi sıvıya bulanmış pamuğu gözlerinin önüne götürüp söylendi. “Şampuan ya da saç boyası olmasan çok iyi olur.”
Pamuğu yaraya götürdü ve yaranın üzerine bastı. Korkunç bir yanma hissi ile beraber acının tekrar bedenine hakim olmasını izledi. Olduğu yerde zıplamaya başladıysa da pamuğu daha derine bastırmaya çalışıyordu. Canı gerçekten yanıyordu; ama dayanılmaz acıya bir süre katlanması gerektiğini bilecek kadar yaralanmıştı.
Birkaç metre öteye bir sandalye koyup oturuyor olsanız bile gerilen boynundaki damarları tek tek sayabilirdiniz. Pamuğu hızla çekti ve sakinleşmeye çalıştı. Derin bir nefes aldı ve uyuşan koluna aldırmadan diğer şişeyi eline aldı. Onu da ağzına götürüp kapağını açtı. Gözünü şişenin ağzına yaklaştırıp içine baktı. Cam şişedeki mikrop öldürücüye birazdan canını yakacağı için okkalı bir küfür savurduktan sonra şişeyi kolundaki yaraya boca etti.
“Tanrım, bu cidden yakıyor!” diye inledi. “Bütün bunları hak edecek ne yaptım ben?!”
Başını çevirip kolundaki yaraya baktı. Yaradan kocaman bir köpük yükseliyordu. Gülümsedi. Canı çok fena yanıyordu. Düşük perdeden kahkahalar atıyordu artık. “Kolum kuduz olmuş…” diye mırıldandı. Bir an durdu ve içinde bulunduğu acıklı duruma baktı. “Ne diyorum ben?!” diyerek şişeyi tekrar koluna dayadı...
Birkaç dakika sonra gözlerini açtığında kolundaki yaranın daha fazla dayanacak hali kalmamıştı. Gözlerini hafifçe kırpıştırarak çuvalların dibine oturmuş olduğu yerden baktığı tavandaki lambanın zayıf ışığına alışmaya çalıştı. Bayılmış mıydı? Hatırlamıyordu; ama herhalde kolunda böyle ciddi bir sorunu varken uyuyakalmamış olacaktı.
Yaraya tekrar göz gezdirdi. Büzüşmüş deri parçalarını dikkatle süzdü. Kanama durmuştu. Yeniden başlamadan parçalanmış kılcalların çaresine bakmalıydı. Kanın hava ile temasından sonra dokudan çıktığı noktaya birikmesi ve orada katılaşmaya başlamasını düşündü.
“Amma çok şey biliyorum ben de!” diye söylendi. Hiç yaşamadığı lise yıllarında görmesi gereken temel düzeyde biyoloji bilgisinin (bu kitapları lise yerine hapishanede okumuştu) kolundaki yara konusunda on beş yıl uzaktan yardımına koşması onu duygulandırmalıydı. Ama şu an duyguları değil , sinir uçları ağırlıklı olarak zihnini meşgul ediyordu. Kendine daha sonra yeterince duygusal olacağına dair söz verdi. Kendisine kazık atan o Don Corleone bozuntusuna karşı çok, çok fazla romantik davranacaktı. Kendi kendine söz verdi. Adamı hayalarından tavana asarken şiirselliğe önem verecek, tüm kişisel ve duygusallığını ona olabildiğince hissettirecekti.
Çakmağını pantolon cebinden çıkartıp yaktı. Ayağa kalkarak çuvalların arasında açık vaziyette duran çakıyı aldı. Çakmağın yanına çöktü. Bıçağı ateşin üzerinde gezdirmeye başladı.
“Hiç dürüst adam kalmadı bu dünyada…” diye mırıldandı, “Yani sadece adam gibi işini yapıyorsun ve sonra paranı alıp gitmek isterken başına gelenlere bak!” Çakının ucu hafifçe kızarmaya başladı. “Ama bunu ödeyecekler… Hepsini...” Sinirini kontrol etmeye çalıştı. “Kâbus gibi üzerlerine çökeceğim, merhamet göstermek yok!” Çakıyı hızla sol koluna bastırdı. “Bana kazık atmak demek!...” Artık acıyı hissetmiyordu, aklında intikam senaryoları yönetimi tamamen ele geçirmişti. Son üç yıldır her gün düzenli olarak kendini kaybettiğinde yaptığı gibi etrafındaki hiçbir şeyi umursamadı. İntikam orada bir yerlerde ona göz kırparken şu yaşadığı acı ona ne ifade edebilirdi ki?
Çakıyı hızla yaranın üzerinden çekti. “Görecekler, bana kazık atmanın ne demek olduğunu öğrenecekler!” Kolundan ince bir kan damlası süzüldü. Bunu başka damlaların da takip edeceğini biliyordu.
“Yine ne var?!” dedi bıkkın bir halde. Tüm o intikam sahneleri zihninde dağılmaya başlıyordu. Kahverengi sıvıdan küçük bir pamuk yumağına bir parça döküp yaraya bastırdı. Yaradan yükselen sancı ve süzülen kanın peş peşe yavaşlayışını hissedebiliyordu. Elini uzatıp çuvalın üzerinden bir ağrı kesici daha alıp ağzına attı. Su şişesinden büyük bir yudum aldı.
“Seninle anlaşamayan sevgililer gibi olduk iyice... Hep ilgi bekliyorsun; ama benim aklım başka şeylerle dolu.” Pamuğu kaldırıp attı ve sargı bezinin paketini dişiyle parçalayıp bezi çıkarttı. Büyük bir bez parçasını dizinin üzerinde katlayıp kahverengi sıvıdan üzerine biraz döktü. Koluna bastırdı ve diğer parçayla kolunu sarmaya koyuldu.
“Farkındasındır, bu ilişki yürüyecek gibi görünmüyor...” Gülümsedi. Hapse girmeden hemen önce terkedilmişti. Belki de o zamanki sağlıksız ruh hali onu hapse bu kadar kolay sokmuştu. Eskimeye başlayan mutlu anıları olmasa daha önce hiç kimseye aşık olmadığını iddia edecek kadar ileri gidebilirdi yalnızlığının son zamanları. Başka bir bez daha çıkarıp yaranın üzerini daha sıkı bir şekilde sardı. Ve şimdi de bir depoda oturmuş kolundaki yarayla konuşuyordu.
“Umutsuz görünüyorsun…” diye mırıldandı. Dişleri ve sağ eliyle bezi düğümledi. Evet olmuştu. Derin bir nefes aldı ve ceketini üzerine çekti. Artık uyuyabilirdi. Göz kapakları ağırlaşıyordu.
Zihni uzun zamandır ilk defa bu kadar temizdi. Bir anda durumunu değerlendirme gereği duydu. Kolunda bir yara, belinde bir altı-patlar ve etrafında bir sürü antiseptik kokan eşyayla odanın bir köşesinde kıvrılıp uyuyamazdı.
İstemeye istemeye ayağa kalktı. Çuvalın üzerindekilere baktı ve onları şimdi toparlamak yerine üzerilerine bir şeyler örtmenin daha kolay olacağına karar verdi. Kenarda duran boş bir çuvalı alıp tedavi gereçlerinin üzerini örttü. Etraftaki şişe kapaklarından şişelerine takmadıklarına, pamuk ve bez parçalarına, paket artıklarına birer küçük tekme savurarak sağa sola fırlattı. Etraf temiz görünüyordu. Çakısını katlayıp cebine koydu. Ceketini omuzlarının üzerine atıp bir sigara çıkarttı. Sigarasını yaktıktan sonra deponun kapısına bakmaya başladı.
Herhangi bir sürgü yoktu. Bu dışarıdan gelen birine son derece gafil avlanabileceğini gösteriyordu. Düşündü; evet, kapıya küçük bir uyarıcı koymalıydı, kendi halinde masum bir alarm hazırlayabilirdi. Yerde duran boş bir tenekenin yanına çöktü. Parmak uçlarıyla ona hafifçe vurmaya başladı. Sesi iyi geliyordu. Tenekeyi kapının hemen kenarına, en ufak bir sarsıntıda düşecek şekilde yerleştirdi.
Suratında kurnaz bir gülümseme ile omuzlarına yerleştirdiği ceketini düzeltti. Etrafa tekrar bir göz attıktan sonra ışığı kapatıp kapı tarafından görülemeyeceği kör bir nokta buldu. Bu yeni korunağının yakınındaki birkaç çuvalı ağır ağır sürükleyip üzerlerine uzandı. Kendi üzerine de büyük bir çuval serip yorgunluktan bitap düşmek üzere olan zavallı vücudunu gizledi ve huzurlu bir uykuya daldı.
Rüyâsında yaptığı ilk iş kendisine kazık atan adamı ortadan kaldırıp güzel bir kızla aşk yapmak oldu.
Onun gerçek adı Cemil Yanık ve sanırım şu anda neden orada olduğunu bilen tek kişi benim...
Gerçek adı Cem olmayan bir serseri
Henüz on altısındaydı ve tartışmasız yaşadığı semtin en güzel kızı olarak anılmaya başlamıştı bile. Eskiden küçük bir bakkal olan bu yeri babasının emeklilik ikramiyesi ile biraz büyütüp kendi halinde bir markete çevirmesinin üzerinden sadece birkaç yıl geçmişti. Ama gerek onun parıldayan masum güzelliği, gerekse babasının sevilen bir adam olmasından dolayı sanki yıllardır oranın büyük, göz alıcı, görkemli ve tek süpermarketiymiş gibi saygı duyulan bir mekanı işletiyorlardı.
Üvey annesi, üvey kız kardeşleri ve arada sırada babası ile paylaştığı kasa arkası onun hayatında önemli bir yer tutuyordu. Bir de lise tabii ki. On altı yaşındaki genç kızlar bu ülkede, bu yaşlarda genelde liseye giderlerdi. Dinledikleri müzik tarzının değişmesi, aşklar, üzüntüler, kötü giden aile ilişkilerinin sebebi hep liselerdir. Liseler olmasa bu ülkede tek bir sorunlu genç kız bile kalmazdı ona göre. Ama o halen liseye gidip arkadaşlarıyla çok fazla derin olmamak kaydıyla takılmaktan zevk alıyordu. Kötü bir alışkanlık, bir tür sahte cenneti ruhuna üfleyen uyuşturucu gibiydi lise onun gözlerinde. Ama o yaştaki kızlar bu ikisi arasındaki farkı bilemezler, öyle değil mi?
Çocukken güzel yüzlü annesinin kendisine anlattığı masalları bitene kadar gözünü kırpmadan dinleyen ve daha o küçücük bir çocukken ölen annesinin ardından, masallardaki diyarlara onu yollamadan hemen önce yeterince gözyaşı dökmüş iyi bir kızdı o. Babası annesinin ölümünden sonra sanki gidip cehennemin bilmem kaçıncı katında tanıştığı ve oradan çıkartıp buraya, mutlu evlerine getirdiği üvey annesi ile kendisinden büyük zebani üvey ablaları yüzünden şu sıralar canını fazlaca sıkıyorsa da, o iyi bir kızdı.
Babasının deyimi ile siyah saçlı, donmuş nehir gözlü, dünyalar tatlısı Külkedisi’ydi o... Birkaç kez istemeden sebep olduğu böcek ölümleri, babasına ispiyonladığı için ablalarının aptal sevgililerinin babası tarafından çırılçıplak soyulup dövülmesi gibi karıştığı olayları ve ebeveynlerinden birini kaybetmiş yetim çocuk hırçınlığını yok sayarsak gökyüzünden dünyaya inmiş bir melek kadar temizdi; zaten öykünün bu kısmında gökyüzünde yaptıkları ve buraya gönderilme sebebi bizi hiç ilgilendirmiyordu...
Yaşadıkları semtin ilginç dokusu nedeniyle başına istemediği şeyler gelmeye başlayacak olan zor bir yıla girmek üzereyken olabildiğince saf ve dokunulmamış olmaya çalışıyordu. Ama hem mahallenin yakışıklısından çirkinine, gencinden yaşlısına kadar birçok erkeğinin; bazen üvey kardeşlerinin sevgililerinin alıcı ve taciz edici bakışları arasında yaşamak gerçekten zor bir hal almaya başlamıştı. Ona gözlerinde cinsellik dürtüsü olmaksızın bakan son iki arkadaşıyla birlikte fırsat buldu mu kendini huzurlu, ulaşılmaz ve rahatsız edilemez hissettiği tek yer olan depoya koşturmak bu sıralar en sık yaptığı şeydi.
Yine öyle yapıp dış dünyadan kurtulmak için kendini marketin alt katına güçlükle attığı günlerden biriydi. Çok kızmıştı; kardeşlerinden her zamankinden daha çok nefret ediyordu. Onlara bir şeyler yapmak istiyordu. Aslında şu an bunu fark edemese de su götürmez bir şekilde onların ölmesini diliyordu. Böylesi bir yaşantıya sahip on altı yaşında bir genç kız birini öldürmek isteği duyduğunun nasıl farkında olabilirdi ki zaten?
Deponun özel oluş sebeplerinden bir başkasıysa kimseye açıklamadığı bir sırdı. Arkadaşları (kapı komşularının disiplin, örf, adet gibi geleneksel temaların ağır baskısı ile büyümüş ve bunları özümseyerek ilginç birer efsane kahramanı karakteristiğine sahip olmaya çalışan, dürüst, namuslu oğulları) bunu ona hep sorarlardı; ama gerçek adı Zerrin olan Majesteleri Külkedisi, tüm ağır başlı ve aristokrat edasıyla bu tarz tehlikeli sözleri kibarca savuştururdu.
Bunun bir sır olarak kalması gerekliydi belki de. Sırrından en fazla ‘bu’ diye bahsetmeliydi uzun bir süre. Nasıl olsa bir gün onu anlayabilecek birisi çıkacaktı. O zamana kadar çenesini kapalı tutsa iyi olacaktı. Herkesin ona deli zannıyla bakmasını hiç mi hiç istemezdi.
Zerrin marketin alt katındaki deponun kapısına uzandı. İçinde küçük bir ürpertinin yayıldığını hissetti. Ağustos’un ortalarında olmalıydılar; bu çok garipti. Nedense Zerrin için burası Aralık, Ocak ya da her ikisinden ve hatta Mart ayından bile daha soğuk olan Zerrin ayında (bunu annesinin onu uyutmayı başaramadığı bir gece uykulu bir şekilde mırıldandığı masal bitince, hemen orada uydurduğu bir başka masaldan hatırlıyordu), sıradan bir Temmuz ya da Ağustos ayı kadar sıcak hatta daha da kötüsü, özenli bir üvey annenin onu göğsüne bastırması kadar kavurucu bir Kum (annesinin uydurduğu o masalda geçen başka bir ay daha) ayında zorlukla nefes alırmış gibi hissederdi. Ama şu an böyle hissetmiyordu. Aniden içindeki ürperti kaybolup gitti ve onun yerine üvey kardeşlerine olan kininin de katışmasıyla kocaman bir öfke belirdi. Buraya girmeye nasıl cesaret ederlerdi?! Arkadaşları ile en nadide sırlarını (tabii ki birisi dışında) hep burada paylaşırdı. Ve onlar kesinlikle o olmadan depoya girmezlerdi. Masal anlatan kızıl gözlü bir cin, onlara ait olan yere giren bir yabancıdan ve onun kafatasının süsleyeceği bir şatonun güzelliklerinden bahsederken kısılan gözleri depo kapısının yanında duran çekice ilişti. Sağa sola atılmış onca eşyanın arasında Masal Anlatan ona bunu işaret ediyordu. Güzel dudaklarında hiç de masum olmayan bir gülümseme ile ona uzandı. Masal Anlatan’ın attığı kahkahalar ve övgü dolu sözleri bozuk iç dünyasında dalgalar halinde yayılırken usulca kapının kolunu tuttu ve sinsice çevirdi.
* * *
Cemil (ki herkes onu Cem olarak tanırdı) kanlı rüyâsından ani bir gürültü ve ardından gelen fısıltı halindeki küfürle uyandı. Kemerine sıkıştırdığı silahı el yordamıyla bulup aldı, usulca üzerinde yattığı çuvaldan aşağı süzüldü.
Fısıltıyla çıkan ince bir sesin ettiği küfrü nasıl olup da duyabildiğini düşünürken silahın horozunu kaldırıp derin bir nefes aldı. Belki de gürültüyle bozulan rüyâsında o esnada seviştiği yeni kız arkadaşı bu küfrü etmişti ve o küfürle gürültünün aynı yerden geldiğini sanmıştı. Yoksa hâlâ rüya mı görüyordu? Sol kolunun sızlaması karışan kafasında oluşan buna benzer bir sürü soru işaretini kapı dışarı ettikten sonra gözünü çuvalların arasındaki bir aralığa iliştirip kapı yönüne baktı.
İçeri süzülen ışığın ortasında kocaman ve elinde kalın bir silah tutan ürkütücü bir siluet vardı. İsteksiz ve mutsuz bir şekilde silahına baktı. Kaç mermisi kaldığını hatırlamıyordu. Lanet olsun, yeni uyanmıştı işte! Nerden hatırlayabilirdi ki?! Kendini haklı çıkartacak birkaç şey daha düşündükten sonra sağ elinde duran silaha nefret dolu gözlerle bakmaya başladı. Bu hain, parlak ve içinde kaç mermi olduğunu hatırlayamadığı silahın topunu acilen sol yanına düşürüp kaç mermi kaldığına bakmalıydı.
Derin birkaç nefes alıp içinde bulunduğu tehlikeyi anlamaya, aynı anda da silahını doldurmaya karar verdi. Silahını sol avucuna sıkıştırıp sağ elini cebine götürdü. Gözünü o taraftan ayırmadan birkaç tane mermi çıkardı, dudaklarının arasında sıkıştırdı. Silahı tekrar sağ eline alıp mekanizmasına bastı ve topu sol tarafa düşürdü. Bunu görmemişti; ama daha önce yüzlerce defa yaptığı için olup olmadığını bilecek kadar tecrübeliydi. Gözleri kapı tarafında olduğu halde elini mermi kovanlarının ateşleme tıpalarının üzerinde gezdirip kaç tanesinin dolu olduğuna baktı. Sadece iki mermi dolu gibiydi. El yordamıyla biraz önce üzerine örttüğü büyük çuvalı yanına çekti ve silahı ters çevirip mermileri onun üzerine döktü. Çok ses çıkarmamış olduğu için kendisini tebrik etti.
Aniden kapıdaki siluet içeriye doğru süzüldü. “Biraz daha ışık olsa ne olurdu sanki?!” diye söylendi. Bulunduğu noktayı seçerken de hata yapmıştı. Kapıdaki her kimse, içeri girene kadar onu göremeyecekti. Silahını sol eline sıkıştırıp hızla elini ağzına götürdü. Mermilerden iki tanesini alıp silaha koydu. Sonra aynı işlemi üç kez daha tekrarladı. Siluet ilerliyordu. Silahın topunu yavaşça eski konumuna getirdi ve silahı tekrar sağ eline aldı.
Küçük ve hızlı bir değerlendirme yapmalıydı. Uzun bir gölge deponun içlerine doğru ilerlemeye devam ediyordu. Küçük bir nefes aldı ve düşünmeye başladı.
Buraya öğlen saat iki sularında girmişti ve koluyla uğraşırken yaklaşık yirmi dakika harcamıştı. Uyuduğunu varsaydığı (düpedüz uyumuştu; hatta rüyâ bile görmüştü) sürede üç saatten fazla olamazdı. Güneş ışığını bulunduğu yerden göremediği için bunu kestirmesi çok zor olmalıydı. Kolundaki yaradan hafif sızılar gelmeye başladığına göre ağrı kesicilerin etkisi geçiyordu. Bütün bunları ve kolundaki parçalanmış kas dokusunu da hesaba kattığı zaman toplam dört saat etmeliydi.
“Evet saat altı, dışarıda bir iki damla kan izi bırakmış olabilirim…” diye düşündü. Ama tenekenin patırtısından uyandıysa kendisi için gelebilecek olan bir sürü adamın sesiyle hayli hayli uyanmış olurdu. Demek ki, bu gölgenin sahibi bildiği bir düşmanı değildi. “Başarılı bir keşif,” diye mırıldandı. Silahının horozunu tekrar kaldırıp kapıya doğru yanaştı. Kapının arkasına ilişebilirse oradaki her kimse ona, küçük bir sürpriz yapabilirdi. Derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Sessizce ilerledi. Artık kapının arkasında ve hazırdı.
* * *
Zerrin kapıyı usulca açmak için ittiğinde yüksek tondan bir patırtı ile karşılaşıp bir inlemeyi andıran küfrü dudaklarının arasından bıraktı. Çekici daha da dik tutup durdu. İçeriden gelebilecek sesleri dinlemeye çalıştı. Hayatında onca gereksiz şey varken şu an onların hiçbirini umursamamasına hayret ediyordu.
Sözgelimi kasada oturup bu sıcak Ağustos öğleden sonrasının müşteri kuraklığında sinek avlarken dinlediği radyo programında en beğendiği (Beğenmek mi? Neredeyse taptığı!...) Rock yıldızının sahne arkasına bir çift bilet kazanmış olması hiç umurunda değildi. Ya da o biletler için telefona sarılıp kazandıktan sonra attığı çığlığın başına açtığı belayı, biletleri ablalarının elinden kapıp kendi isimlerini vererek kayıt yaptırmalarını da umursamıyordu. Garip bir ruh haliyle kendi hükümdarlığına sızmış olan bu kötücül, zavallı, pis koktuğundan emin olduğu iğrenç çifte (Evet; içerisi derdi olan kızışmış çiftler için ideal bir yerdi ve babası değişik zamanlarda birkaç çifti buradan yaka paça kovduktan sonra anahtarı bir tanecik kızına emanet etmişti…) bütün nefretini kusacaktı. Onlara acımayacaktı, tabii en fazla çekici elinden alacak olan yarı çıplak delikanlıya bir iki çimdik atmak geçiyordu aklından; ama olsundu! Onun küçük morluklarını ve şikayet edeceği babasını hesaba katan hiç kimse bir daha buraya girmeyi göze alamazdı. Aslını söylemek gerekirse bu iki ayda bir olan bir şeydi. Kimsenin, özellikle de aşık delikanlılarla kızların ders aldığı falan yoktu. Ama yine de Zerrin böyle düşününce daha mutlu oluyordu.
İçerden hiç ses gelmediğini duyunca ağırca ilerlemeye başladı. Belki de kapının yakınına bir teneke koyma ahmaklığını kendisi yapmıştı ve Masallar Anlatan Peri Annesi’ni gözü dönmüş bir ifrite çeviren şey onun hatasıydı. Yine de Kızıl Gözlü Cin ona dikkatli olmayı sürdürmesini söylüyordu. İçeride yaşayan bir tek şey varsa bile onun canını yakmak Masal Anlatan’a karşı kendisini affettirecek bir sebep olabilirdi.
Çekici her yönden savuracak bir şekilde arkasına götürüp tüm kasları gerilmiş olduğu halde ilerlemeyi sürdürdü. Kapının bittiği yerden beyaz çoraplı ve kırmızı pabuçlu ayakları göründüğü anda karanlığın içinden kanlı bir el ona doğru uzandı ve onu hızla karanlığın içine çekti. Şaşkınlıktan gözlerinde birer damla gözyaşı belirip çekiç elinden düşüp deponun dışına doğru sekerek uzaklaşırken Zerrin’in kocaman açılmış ağzından en ufak bir inilti bile çıkmamıştı.
Bu hiç de olmasını düşündüğü bir şey değildi.
* * *
Cem (bilinmeyen adıyla Cemil) kızı içeriye çekip kapıyı ayağıyla kapattı. Omzuyla lambanın düğmesine dokunup onu yere doğru itti. Yaralanmak diğer uzuvlarına hareket etmek ve varlıklarını gösterme şansı vermişti sanki. Bir anda her taraf aydınlandı, kapıda çekiçle beliren Zerrin’in saçları ve düşünceleri birbirine karışmış kafası bile…
Cem hemen silahını sol eline sıkıştırıp kapının mandalını çevirdi. Tekrar silahı sağ eline alıp kıza doğrulttu. Sol elinden kan damlayan, sağ elinde ise pırıl pırıl bir silah tutan adamı görünce; silahın namlusunun baktığı tarafta oturan Zerrin iyice afallamıştı.
Adama masumca baktı. Sol kolu vücuduna iyice yapışık duruyordu. Deri ceketinin kolunda bir delik vardı. Sakinleşmeye çalıştı. Belki de bundan faydalanabilirdi. Zihnindeki kızıl gözlü bir hâyâl onu takdir dolu bakışlarla süzerken durdu ve adamın gözlerinin içine baktı.
Önce sanki vurulmasına sebebiyet verecekmiş gibi; ama vermemesi için yalvardığı küçük bir nefes aldı ve nefesini salarken gözlerinden artık tutamadığı gözyaşları süzülmeye başladı.
Kesik kesik hıçkırarak ağlamaya başladı.
Cem dehşetle kıza bakıyordu.
“Dur…” dedi kısık bir sesle. Kız sustu ve yumduğu gözlerini hafifçe aralayarak ona baktı. “Ağlama, sakın!”
Kız onun gözlerinin içine baktı. Onu vuramazdı. Silah sesi kesinlikle duyulurdu ve böyle zavallı bir haldeyken yine kaçmak zorunda kalırdı. Üstelik kurtulma olasılığı yok denecek kadar az olurdu.
Zerrin ne olduğunu anlayacak durumda değildi. Tekrar ağlamaya başladı. Hıçkırıkları artık daha yüksek bir perdeden çıkıyordu.
Cem silahını havaya kaldırıp seslendi. “Dur, sana zarar vermeyeceğim; sus!”
Zerrin başka tarafa çevirdiği gözlerinden küçük ve masum bir bakış atıp daha yüksek sesle ağlamaya başladı.
Cem yanına çöküp sağlam olan eliyle kızın omzundan tuttu. “Sana zarar...” cümlesini tamamlayamadan sol kolunda inanılmaz bir acı hissetti. Kız bir anda yaralı koluna bütün gücüyle vurmuştu. Kendini yere atıp kıvranmaya başladı. Hâlâ içinde bulunduğu durumun farkında olan zihninin kontrolünde olduğu için bağırıp çığlıklar atamıyorsa da kolundaki acı ona her türlü komik hareketi yaptırıyordu.
Kız hızla ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Genç adamın kocaman açılmış gözleri artık eskisi kadar sevimli durmuyor olmalıydı. Kapının sürgülü olduğunu fark etmesinin ardından mandala uzandı. Onu çekmek için tüm gücüyle mandala asılırken aniden geriye doğru düştü. Adam ayaktaydı ve o tekrar yerdeydi. Adamın sol kolu biraz daha büzüşmüştü, sol elinden kan damlıyordu ve sağ elini belinde duran parlak silahın üzerinde tutuyordu.
“Ne kadar tanıdık bir sahne…” diye söylendi.
Adam kesik kesik soluyorken kısık ve öfkeli bir ses tonuyla cevap verdi. “Evet… Evet!”
Zerrin’in gözleri tekrar dolmuştu. Adam kıza tekrar baktı, şok geçiriyor olmalıydı.
“Dur,” dedi. Canı yanıyordu. Kız tekrar sustu ve yumduğu ıslak gözlerini hafifçe aralayarak ona baktı. Öncekinden daha masum ve kabullenmiş bir tavrı vardı. “Sakın ağlama...” diye mırıldandı Cem. Bu defa hiç de önceki gibi bakmıyordu.
Kız tekrar ağlamaya başladı. Cem hızla silahını çekti ve mümkün olabildiğince düşük bir perdeden bağırdı.
“S.ktir et; ağla... İstediğin kadar ağla. Nasıl olsa bu silah senin sesinden daha az gürültü yapıyor...” Zorlukla kıza doğru ilerleyip silahı tam iki kaşının arasına dayadı. “Haydi durma! Ağlasana, haydi!”
Zerrin artık bu oyuna bir son vermenin zamanı geldiğini anlayabiliyordu. Önce sustu, sonra da uysalca ayaklarını ve etekliğini toplayıp dizlerini karnına çekerek olduğu yerde durdu. Dudaklarını büzüştürüp genç adamı tekrar süzmeye başladı. Başka bir şey denemeliydi.
Cem sancıyan koluna aldırmadan yüzüne mutlu bir ifade takınarak silahını kızın alnından çekti. Silahı onun kafasının üzerinden deponun içlerine doğru uzatarak oraya gitmesini işaret etti.
Masal Anlatan Peri Annesi’nin sığınağında tam anlamıyla bir yabancı vardı ve yabancı ona hayatı üzerine bir anlaşma sunuyordu. Kabul etmekten başka bir şansı olmadığına karar verdi ve usulca ayağa kalkıp deponun içine doğru ilerledi.
Bir çuval bulup oturmak üzereydi ki; genç adam ona durmasını işaret etti.
“Orası olmaz.” dedi genç adam. Zerrin bıkkın bir şekilde ona baktı. “Örtüyü kaldır…” diye devam etti.
Zerrin soran gözlerle ona bakmaya devam etti. Masal Anlatan’ın sesi aklını parçalara ayırmaya çalışırken elini uzatıp eski püskü boş çuvalı kaldırdı. Altından çıkan şişelere ve bandajlara şaşkın bir halde bakmaktan kendisini alamadı.
Genç adam konuşmaya başladı. “Olabildiğince açık olacağım küçük hanım. Dediklerim bitene kadar konuşmayacaksın, tamam mı?” Zerrin başıyla onayladı.
Cem kolundan gelen sızıyla buna devam edip edemeyeceğini kestirmek için birkaç saniye bekledikten sonra devam etti.
“Birincisi ben bir katilim,” gözlerini kocaman açarak devam etti; “…hem de en kötüsünden...” Zerrin içinde bir ürperti hissetti. Cümlenin devamında adamın yapacağı diğer açıklamayı bekliyordu. Sonuç olarak kendisine herkesin baktığı haliyle bakıp bakmayacağını ya da bu kötü başlayan; ama tarafların birbirlerine silah zoruyla da olsa maksimum saygıyı gösterdikleri ilişkinin bir şekilde cinselliğe dayanıp dayanmayacağını bir an önce anlamalıydı.
Çünkü Zerrin tam bir monogamdı. Yaşadığı zamanın antika olarak nitelendirebileceği cinstendi. Beyni ve genç cinsel organı bir müzeye konulup sergilenebilirdi. Üstelik böylesi bir şey her şekilde ilgi de çekerdi. Entelektüeller beyninin karşısına geçip saatler boyunca pipo içerek onu anlamaya çalışırken “terim”in uzağında ve “terim”le ilgilenmeyenler de diğer şeye yönelip ilk defa böylesi bir şeye Akademik olarak bakabilirlerdi. Her kesime ulaşabilecek bir gösteri olurdu. Pankart açmaya benzemezdi; üstelik TV’de hep gördüğü haliyle gösteri yapanlara karşı acımasız olan güvenlik güçleri onun gönüllü korumaları olarak çalışırlardı. Ne eylem olurdu ama?! Tüm dünya onun bu salt fiziksel başkaldırısından ilham bile alıp doğru yolu görebilirdi...
Aniden bu yoğun kurgulu tepkisel düşünceleri aklından kovmayı düşündü. Olayın daha masum bir yanında durmalıydı! Henüz “lanet olası” on altı yaşındaydı; anlıyorsunuz değil mi?
Yine de tecavüz edilmeyi kaldıramayıp kendini öldürecek bir tip olmasa da; buna katlanmak onu deli edecekti. Hem babasının, ablalarının ve en kötüsü de cana yakın, mükemmel eş olan babasını aldatan üvey annesinin bir sürü saçma sapan ilişkisine her gün şahit oluyordu. Herkes bir araya geldiğinde dürüst ama; kendi başlarına kaldıklarında ölümcül derecede dolandırıcı oluyordu nedense. Özellikle konu seks ise insanlara güven olmazdı. En yakın arkadaşları bile bazen onun masumca açılmış bacaklarına yoğun bir suçluluk duygusuyla da olsa bakmaktan kendilerini alamıyorlardı. Hem o daha on altı yaşında bir kızdı...
Ayrıca belirtmek gerekirse, adamın (kendisine göz dağı vermek için yapmış olsa bile) dürüstlüğü hoşuna gitmişti. Üstelik onu süzmeye devam ettikçe yakışıklı bulmaya bile başlıyordu. Aklından bunlar geçerken adama karşı bakışlarının değiştiğini hissetti. İşin kötü tarafı bakış kelimesi için kullanılan iki anlamın ikisinin de aynı anda değişmiş olmasıydı. Yine de o böyle düşünmeye devam etti. Ona karşı olan tekil düşüncelerinin gelişimi hızını kesmeden devam ediyordu. Hem orada öyle sinirden köpürmüş bir halde durup kendisine acımasızlık nutukları atarken alnında biriken acı terleri ile ne kadar da sevimli görünüyordu!
Cem bunu fark edip bir anlam verememenin de etkisiyle daha ciddi bir şekilde konuşmasına devam etti.
“Seni öldürebilirim. Gözümü kırpmam!” istediği etkiyi bırakıp bırakmadığı hakkında çok sevimli fikirleri yoktu. Çünkü kız neredeyse ona gülümsüyordu.
Suratına daha korkunç bir ifade takındı. “Anladın mı? Düşünmem bile, bunu daha önce de yaptım.” Kız ona daha vahim bir şekilde bakmaya başlamıştı. Cem yutkundu ve çatılmış kaşlarının kendisine vermiş olduğu güvenle ona sordu, “İkincisi neden burada olduğum hakkında en ufak bir fikrin var mı?”
Zerrin aniden aklındaki pembe renkli sevimli düşüncelerden ve uzak gelecekle alakalı mutlu fikirlerden sıyrıldı. Gözlerini açıp kapatarak duymuş olduğu son cümleyi aklında yineledi. “Neden buradayım...” Ona bir cevap vermeliydi. Teknik olarak vereceği cevap ya da soracağı şey şu an içinde bulunmaktan garip bir şekilde zevk aldığı durumu bozmamalıydı. En ürkmüş ifadesini yüzüne yerleştirip sordu.
“Neden?”
Cem sözlerinin ve büründüğü yüz ifadesinin nihayet işe yaradığını görüp biraz rahatladı. Bunu belli etmekten uzak bir tavırla cevap verdi.
“Beni çok kızdıran birini öldürmek için hapisten kaçtım...”
Zerrin korkmaktan daha çok endişeli gibi bir ifade ile tekrar sordu; “Peki bunu yaptın mı?”
Birden kendine kızmaya başladı. Tavrını bu şekilde belirtmesi kendini daha kötü bir duruma sokabilirdi. Düpedüz açık vermek üzereydi. Aptallığını tam donanımı ile üzerine geçirmiş ve öylece depoya inmişti sanki.
Ve sonra soruyu çok kabaca sormuştu. Neden ‘Öldürdün mü?’ diye sormamıştı ki? Sonuçta o bir katildi. Bu onun işiydi ve söyleyeceği şeylerle biraz gururunu okşasa kendisine bir yarar bile sayabilirdi. Hem çok güzel bakan erkeksi gözleri vardı…
“Tanrım, ben ne diyorum?!” diye düşündü. Derin bir nefes aldı. O zeki ve aslında kim olduğunu bilen bir kızdı.
Zaten bunu bilen tek kişi oydu. Herkes onu on altı yaşında sanıyordu; ama o yüzyıllarca yaşamış birinin yaşındaydı. Bilinen bütün çağların bilgi, gizem ve romansıyla doluydu. Çünkü bütün masalları biliyordu ve onları tahlil edebiliyordu. İçinde bulunduğum durum sinirlerimi bozdu, diye düşünmeye devam etti. Olması gerektiğinden daha aklı başında biri olduğunu düşünürdü hep. Okumayı öğrendiği günden beri bir sürü kitap okumuştu ve bunların hepsi de masal kitapları değildi.
Felsefe, tarih, ekonomi; evet bir sürü yerini anlayamamış olsa da ekonomi kitapları bile okumuştu. Bütün bunlara rağmen sadece on altı yaşında görünüyordu. Üstelik bazen kendini on altı yaşında gibi hareket etmekten de alamıyordu. Belki de tüm bunlara rağmen o sadece babasının Külkedisi’ydi.
“Hayır, onu bulamadım…” dedi genç adam. Zerrin derin bir nefes aldı. Demek ki, henüz başı o kadar da belada değildi. Genç adam devam etti, “Ama yeterince adamını öldürdüm, tam dokuz tanesini!” Önemsemez bir tavırla kolundaki yarayı gösterdi, “Tabii onlarda boş durmadılar...”
Zerrin gözlerini kapattı. On altı yaşında görünüyorum ve o yaşta kalmalıyım, diye düşündü.
Belki de tüm sebep şartlardı. Yani beyaz atlı prensi şu an sol kolu kan içinde siyah bir ceket giyiyor ve kötü görünüyor olabilirdi; ama kim mükemmeldi ki?! Sonuçta herkes böylesi şeyler yaşayabilirdi, ölebilirdi bile. Ama o yaşamayı başarmıştı. Üstelik dokuz kişiyi öldürmüştü. Üzerine çullanan dokuz kötü adamı, kötü yürekli ejderhaların çağımız reenkarnasyonlarını, umutsuz tipleri... Bunda ne vardı ki? Bunu herkes yapardı.
Zerrin hafifçe başını salladı ve tekrar gözlerini kırpıştı. Gittikçe daha salak bir kız oluyorum, dedi ve aklındaki tüm bu romantik fikirlerden hızla kurtulmaya çalıştı.
“Peki yaran nasıl?” diye sordu mümkün olduğunca duygusuz bir şekilde.
Cem sakince koluna baktı. Canı gerçekten yanıyordu. Şu an bayılmak, bunu daha fazla hissetmemek için neler vermezdi. “Fena değil, temizleyip pansuman yaptım. Artık acımıyor bile.” dedi ciddi bir şekilde.
Şu an bunun bir yalan olduğunu hepimiz biliyoruz öyle değil mi?
* * *
Zerrin derin bir nefes alıp ellerini başına götürdü. Şakakları zonkluyordu. İçinde bulunduğu duruma, en azından gerçek olan kısımlarına, hayal etmediği bölümlerine alışmaya çalışıyordu. Ellerini başından çekip beline koydu. Genç adama sordu.
“Adın ne?”
Kötü giyimli, başı beladaki prens ona sakince cevap verdi.
“Cem…”
Zerrin Masal Anlatan’ın isterik “Öldür onu!” çığlıkları arasında kafasını toparlamaya çalışarak cevap verdi.
“Benimki de Zerrin,” dedi. Masal Anlatan artık rahatsız edici boyutlara gelen ifrit sesleri çıkartıyordu. Depoda onun seslerini daha fazla duyardı. Buranın sırrı da buydu zaten. Aniden başını yana çevirip hafifçe mırıldandı. “Yeter artık anne!”
Cem gözlerinin içine bakarak sordu; “Anlamadım?”
“Adım Zerrin, memnun oldum,” dedi.
Cem gülümsedi. “Hah, evet...” Zerrin de ona gülümsedi. Cem’in gülümsemesi aniden kesildi. Zerrin yaşadığı iç mücadelelerden yorulmuş ve onlara bir yenisini ekleyecek herhangi bir şeyi daha duymak istemeyen bir tavırla ona baktı. Mutlu gülümsemesi, “Yine ne var?” gibisinden bir hale bürünmüştü.
Cem yavaş yavaş konuşmaya başladı. “Aslında adım Cemil; ama çocukken bir arkadaşımın bana Cem dediği günden beri herkes Cem der.” Zerrin sözlerin devamında ne olacağını kestirmeye çalışarak ses çıkartmadan dinlemeye devam etti.
Cem tekrar gülümsedi ve silahını kemerine soktu. “Yani gerçek adım Cem değil, bilmeni isterim.”
Zerrin derin bir nefes aldı ve gülmeye başladı. Sesi aniden yükselmeye başlıyordu ki, Cem elini dudaklarına götürüp susmasını işaret etti. Zerrin elini kaldırıp sustu. “Özür dilerim. Peki sen hangisinin söylenmesinden hoşlanırsın?”
Sözlerindeki gereğinden fazla olan duygu tonu bir taş parçası tarafından bile anlaşılabilirdi ve böyle olması onu aniden rahatsız etmişti. “Yani sana ne demeliyim?” diye düzeltti.
Cem o sırada sol koluyla ilgileniyordu. Ona baktı ve cevap verdi. “Önemli değil, istediğini diyebilirsin.”
Zerrin çuvalın üzerinde duran pamuk poşetini ve kahverengi solüsyon şişesini eline alıp Cem’e doğru ilerlerken mırıldandı:
“Yani gerçek adın Cem değil?”
Cem gülümseyerek başını salladı.
Zerrin de tüm içtenliğiyle ona karşılık verdi. “Anladım.” Pamuğun üzerine biraz kahverengi sıvıdan döküp ona doğru uzattı; “Tanıştığımıza memnun oldum.”
*
Sebepler ve Sonuçlar Üzerine
Saat yediye gelirken Zerrin aniden olduğu yerden doğruldu. Cem, ne olduğunu soran gözlerle ona bakıyordu. Zaten bu garip kızın pek anlaşılabilecek bir yanı olmadığını az çok kavramıştı. Yine de saat yediyi göstermek üzereyken kolunda orta derecede bir mermi yarası ile bu köhne depoda onunla çene çalmak hoşuna gitmişti.
Birçok şeyden konuşmuşlardı. Zerrin onun yanında kendisini daha büyük; Cem ise, Zerrin’in yanında kendisini daha küçük hissediyordu. Garip bir saat geçirmişlerdi.
Zerrin hızla ayağa kalktı. Elini başına götürdü. Cem sağ elini kaldırıp durmasını işaret edene kadar saçlarını kurcalamaya başlamıştı bile. Cem’in sol kolundaki yara bir öncekinden daha zorlu bir hal almıştı ve yarayı temizlemek hiç de kolay olmamıştı. Kanlı elleri ile kurcaladığı siyah saçlarında hafif bir ağırlık hissediyordu artık. Küçük bir çığlık attı ve küfür etmeye başladı.
Cem daha sakin şekilde ona baktı ve susmasını işaret etmekten başka bir şey yapmadı.
Kız gülümseyerek yere çöktü eline geçirdiği bir bez parçası ile ellerindeki kanı silmeye başladı.
Genç adam ona karşılık verdi ve ceketinin cebinden bir sigara çıkartıp ona uzattı. Kız, “Henüz on altı yaşımdayım,” diyerek geri çevirdi; “…bana iyi örnek olmalısın…” dedi.
Cem sigarasını yakıp başını geriye attı.
“İyi örnek olunacak bir dünyada yaşamıyoruz küçük hanım. Sizi sigara içmeniz ya da içmemeniz konusunda zorlayamam...”
Zerrin ayağa kalktı ve elindeki bezi yere bıraktı. “Yukarı çıkmam lazım, sana bir şeyler getireyim…” dedi.
Cem silahını tekrar eline alıp ona doğru uzattı. Sonra onu aşağı indirdi. “Bana kazık atanların başına ne gelir biliyorsun, değil mi?”
Kız başını salladı ve eliyle hayali bir tabanca yapıp onu Cem’in suratına doğru tuttu. Gülmeye başladılar.
Zerrin kapıya doğru yürüdü. Çıkmak üzereyken Cem arkasından seslendi. |